Dünyanın dört bir yanında sürekli olarak ikamet eden yaklaşık altı milyonluk bir Türk varlığı bulunmaktadır. Yarım asırdan fazla bir süre önce Almanya’ya daha sonra da Avrupa’nın yabancı uyruklu işgücü talebi olan diğer ülkelerine çalışma amacıyla giden Türklerin büyük çoğunluğu o ülkelerde kalarak aile kurmuşlar ve genç kuşaklar yetişmeye başlamıştır. Avrupa’da olduğu gibi başka coğrafyalarda da yerleşik olarak yaşamını sürdüren ve gittikleri ülkelerin toplumlarının ayrılmaz bir parçası haline gelen Türklerin sayısı günümüzde yaklaşık olarak altı milyonu bulmaktadır.[1] Nüfusumuzun 75 milyon olduğu düşünülecek olursa bu nüfusun yüzde 8’i büyüklüğünde bir Türk varlığı da yurtdışında yaşamaktadır. Bu varlığın sorunlarının giderilmesi maksadıyla uygun önlemlerin alınması Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından devlete verilmiş görevlerdendir.[2]
 
Yurtdışında yaşayan her kuşaktan, her yaştan ve sosyal statüden Türklerin yaşadıkları ülkelerde mevcut eğitim, istihdam ve sosyal alandaki imkânlardan yararlanmaları şimdiki halde ve gelecekte mevcudiyetlerinin korunması bakımından büyük önem arz etmektedir. Fakat asıl sorun, aynı zamanda bir insan hakkı olarak kabul edilmesi gereken öz kimliğin korunmasıdır. İçinde yaşanan toplumda yabancı kökenli toplulukların milli kültürel aidiyetlerini korumakta bazı ciddi zorluklarla karşılaşmalarına sık rastlanmaktadır. Yabancı kültürlere karşı en liberal ve saygılı görünen toplumlarda bile düşük düzeyde olsa bile yabancı kültürü kabul etmeme ve bu kültürün mensuplarını ötekileştirme eğilimine girenler bulunmaktadır. Bu eğilim bazı hallerde yabancı düşmanlığına ve bundan kaynaklanan şiddet kullanımına dahi varmaktadır. Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerin başında gelen Almanya’da son dönemde güncel hale gelen Türk düşmanı akımlar ve cinayetler bu ülkedeki vatandaş ve soydaşlarımızı ziyadesiyle tedirgin etmiştir.[3] İnsanlarımızın sırf Türk oldukları için yaşadıkları ve toplumun bir parçası haline geldikleri yabancı ülkelerde katledildikleri düşünülecek olursa milli ve kültürel aidiyetin günümüzde de ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yabancı bir kültür ortamında doğup büyüyen ve sürekli ikamet eden Türklerin kimlikleri için en büyük tehdit özellikle Avrupa ülkelerinde gelişen ırkçılık ve çeşitli biçimlerde baş gösteren Türk düşmanlığı değildir. Kimliğin yitirilmesine neden olabilecek ve gerekli düşünsel, siyasal ve kurumsal önem verilmediği takdirde ortaya çıkabilecek boşluğun başka değerlerle doldurulması sonucunu verebilecek bir yaklaşım esas itibariyle Türk kimliğinin korunmasında en ciddi unsurdur. Özellikle genç kuşaklar kimlik kaybı tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bu kesimin Türk kültürüne bağlılığının pekişmesi maksadıyla öncelikle Türkçe öğretimi önemli rol oynamaktadır.
 
Yurtdışına Türk işçilerinin gitmeye başladığı ilk yıllarda olmasa bile vatandaşlarımız ve soydaşlarımızın zaman içerisinde gittikleri ülkelerde yerleşik olmaları ve aile fertlerinin de çoğalmasıyla eğitim ve kültür hizmeti ihtiyaçları artmıştır.  Türkiye, muhatap ülke hükümetleri ile yürüttüğü müzakereler sonucunda Türk çocuklarının eğitimi için önlemler almaya başlamış, bu ülkelerde öğretmenler görevlendirmiştir. Türk öğretmenler eliyle verilen Türkçe ve Türk kültürü dersleri, sorunun istenen düzeyde çözümüne tam olarak yarar sağlamamakla birlikte en azından meydan boş bırakılmamıştır. Fakat çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin farklı aşamalarda Türkçe ve Türk kültürü ile bağlarının güçlendirilmesi amacını taşıyan kapsayıcı bir yaklaşım gerçekleştirilememiştir. Kapsayıcı yaklaşımdan kasıt, öncelikle her kuşaktan yurttaşlarımız ve yaşadığı ülke uyruğuna geçen soydaşlarımız için Türkçe ve Türk kültürünün öğretilmesi, yaşatılması ve yaşanmasına yönelik planlı ve kurumsal faaliyetlerin mümkün kılan yaklaşımdır. Bu alanda Türkiye’nin Avrupa ülkelerinde ve dünyanın farklı coğrafyalarında sürdürülebilir yapılanmalara ve faaliyetlere giriştiğini söylemek güçtür.
 
Bununla birlikte, son yıllarda Türk kültürünün dış dünyaya tanıtımı amacıyla devlet eliyle bazı kıpırdanmalar olduğu görülmektedir. 2010 yılında kurulan Yunus Emre Vakfı ve çeşitli ülkelerdeki Yunus Emre Enstitüleri dilini ve kültürünü dış dünyaya aktarma amacını taşıyan birçok ülkenin öteden beri uygulamakta olduğu bir modelin Türkiye’ye uyarlanmasıdır.[4] Örneğin Almanya’nın Goethe Enstitüsü, İngiltere’nin British Council, Fransa’nın Maison Française, İspanya’nın Cervantes Enstitüsü ve İtalya’nın İtalyan Kültür Merkezleri vasıtasıyla gerçekleştirdiği faaliyetler bu ülkelerin kültür diplomasilerinin yıllardan beri en önemli aktiviteleri olmuştur. Ancak, bu kurumların faaliyetleri bulundukları ülkelerin toplumlarına yöneliktir. Başka bir deyişle, kültür ve eğitim faaliyetleri kendi vatandaşları için düzenlenmemektedir. Yunus Emre Enstitüleri’nin de temel işlevinin vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde onlar için dil ve kültür eğitimi vermek olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bu kurumun örgütlenmesine Türk nüfusun yoğun olduğu ülkelerden başlanmamıştır.
Bu görüşlerden hareketle Türkiye’nin yurtdışında farklı coğrafyalarda yaşayan Türkler ve özellikle de genç kuşaklar için acilen kapsamlı ve kapsayıcı programlar geliştirmesi gerekmektedir. Günümüzde sınır aşırı iletişim imkânları eğitim alanında da önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde internet üzerinden ileri eğitim teknikleri kullanılmak suretiyle coğrafi uzaklıkların ortadan kaldırıldığı programlar hazırlanmakta ve uygulanmaktadır. Bunların arasında yükseköğrenim kurumlarının lisansüstü öğretim programları da bulunmakta, giderek uzaktan ve karma teknikli eğitim yöntemleri kabul ve itibar görmektedir. Fiziki mekân ortaklığı gerekmeksizin sanal ortamda arz edilen eğitimin özellikle yaşam boyu eğitim anlayışı çerçevesinde yüksek maliyetler ödenmeden verilmesi bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir husustur.
 
Türkiye, yurtdışında yaşayan Türklerle ilgili rasyonel ve etkin yaklaşımlarla bezenmiş yeni kültür politikaları oluşturmak zorundadır. Bu zorunluk, devlete verilmiş anayasal görevin ötesinde aynı zamanda bir moral gerekliliğin ifadesidir. İnsanların yaşadıkları yabancı ülkelerde beraberlerinde getirdikleri kültürel değerlerini koruma hakkına sahip olmaları üzerinde tartışılamayacak bir husustur. Bu, Türkiye’nin kültürel değerlerini dış dünyaya aktarması ve böylece kurulacak diyaloglarla uluslararası planda barışçı ilişkilerin oluşmasına katkıda bulunmasının ötesinde kendi insanlarının öz kültürlerine sahip çıkmaları ve kimliklerini korumalarına destek vermesi meselesidir. Sonuç olarak dünyada bize özgü değerleri ve kültürümüzü tanıtma çabalarımızın, öncelikle kendi insanlarımıza sunulacak ve onların milli kimliklerini koruyarak kendilerini geliştirmelerini sağlayacak bir sistemin oluşturulması üzerinden başlatılması birincil görev olarak düşünülmelidir. Türkiye’nin bu işlevi nitelikli biçimde yerine getirebilecek kurumları ve yapılanmaları mevcuttur. Eksik olan ise kapsamlı programları başlatacak olan siyasi iradedir.

Dipnotlar

[1] T.C. Dışişleri ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları  Verileri
[2] 1982 Anayasası, Md. 62
[3] “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı bir Neo Nazi terör örgütü 2000-2007 yılları arasında sekiz Türk ve bir Yunanlı göçmen ile bir de Alman kadın polis memurunu katletti. En az 14 bankayı soyan ve çok sayıda bombalı saldırı da gerçekleştiren üç kişilik ırkçı terör çetesinin işlediği suçlar 2011 yılında başarısız bir banka soygununun ardından iki erkek üyenin intiharı ve kadın olan diğerinin teslim olması ile gün ışığına çıktı.
[4] 18.5.2007 tarih ve 26526 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 5653 sayılı Yasa