Sayın George A. Papandreou Elen Cumhuriyeti Başbakanı Atina Kral I. Paulos’un ve Kraliçe Frederika’nın 8 Haziran 1952 günü başlayan Türkiye’yi ziyaretinin Ankara bölümüne tanıklık ettiğim zaman 13 yaşında bir öğrenciydim. Yüksek misafirleri karşılamak üzere Atatürk Bulvarı üzerinde sıralanmış olan Ankara Koleji’nin izcileri arasında yer alıyordum. Misafirlerimizi ellerimizdeki Türk ve Yunan bayraklarını sallayarak coşkuyla selâmladığımızı hatırlıyorum. Türkiye ile Yunanistan arasında o gün yaşadığım bu dostluk olayının bir benzerine, aradan geçen 58 yıl boyunca ne yazık ki bir daha şahit olamadım.

 

Gazetelerde “ENOSIS” kelimesini gördüğüm ve bunun “Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi” anlamına gelen Yunanca bir deyim olduğunu öğrendiğim zaman Kral ve Kraliçe’nin Ankara’yı ziyaretinin üzerinden sadece 2 yıl geçmişti. Kısa bir süre sonra da, gazetelerde ve radyo bültenlerinde Kıbrıs adasında EOKA adlı bir terör örgütünün kurulduğuna ve EOKA’nın İngilizlere ve Kıbrıslı Türklere karşı şiddet uyguladığına dair haberleri okumaya ve dinlemeye başladım. 1955’de İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşandı. Bu olaylar aile, dost ve arkadaş çevremde derin bir üzüntü, nefret ve kaygı ile karşılandı. Devlet ve Türk basını hadiseyi kınadı. O yıllarda Türk basını Kıbrıs’taki vahim gelişmelerin haberleriyle dolu olarak çıkıyordu. Bu hava içinde Başbakan Adnan Menderes ile Başbakan Konstantin Karamanlis arasında Kıbrıs konusunda 1959’da Zürih’te varılan mutabakat; daha sonra Londra’da imzalanan Antlaşmalar Türkiye’de tasviple karşılanıyordu. Zamanın Dışişleri Bakanı Zorlu ve Başbakan Menderes verdikleri demeçlerde antlaşmaların Ada’da ebedî barış ortamı yaratacağına ve Türkiye ile Yunanistan arasında dostane ilişkilerde yeni ufuklar açacağına dair inançlarını dile getiriyorlardı. Daha sonra Türkiye’de işbaşına gelen Hükümetler de, 1964 yılına kadar programlarında Kıbrıs Antlaşmalarını aynı güven ve inançla değerlendirmişlerdir.

 

Kıbrıs Antlaşmalarının 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesinden 3 yıl 4 ay; Türkiye ile AET arasında hedef tam üyelik olmak üzere Ortaklık Anlaşmasının Ankara’da imzalanmasından 3 ay sonra, EOKA, 21 Aralık 1963’de, AKRITAS Plânını Kıbrıs’ta uygulamaya başladı. 1963 Noel’i Ada’da tarihe “Kanlı Noel” olarak geçti. Kıbrıs’ta 15-16 Kasım 1967 olayları yaşandı. 15 ve 20 Temmuz 1974 gelişmeleri vukubuldu. Daha sonra, Türk – Yunan İlişkilerini düzeltme yolunda zaman zaman yapılmış olan gayretler, iki ülkenin ilişkilerinde, 13 yaşındayken tanıklık ettiğim dostane manzarayı bir daha görmemizi sağlayamadı.

 

Benim de on yıllarca hizmet etme şerefine nail olduğum Türk diplomasisinin ana hedefi ve temel ilkeleri Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından tespit edilmiştir. Mustafa Kemal’in “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” vecizesi diplomasimizin düsturu olmuştur. İstiklâl Savaşımızı kazandıktan sonra Mustafa Kemal’in 1. Dünya Savaşında vatanımızı işgal etmiş olan güçlere dostluk eli uzatması ve bu çerçevede yaşanan Atatürk – Venizelos dostluğu, Türkiye’nin dış politikasının ilham kaynağını oluşturmuştur. Türk Hükûmeti’nin uyguladığı “komşu ülkelerle sıfır sorun” politikası, kuşkusuz Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” anlayışının ruhuna ve dış politikamızın bu anlayışa dayalı geleneklerine uygundur. Başbakan Sayın Erdoğan, Ekim 2009’da aldığı inisiyatifle ve 14-15 Mayıs 2010 tarihinde Atina’ya gerçekleştirdiği ziyaretiyle “sıfır sorun” hedefi doğrultusundaki politikayı Yunanistan’a yönelik olarak da uygulamaya koymuştur. Bu politikanın, 58 yıl önce yaşadığım dostluk olayının daha görkemlisini torunuma yaşatmasını ve kalıcı sonuçlar vermesini yürekten diliyorum. Zatıâlinizin Erzurum’a gelerek Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği 3. Büyükelçiler Konferansı münasebetiyle orada toplanacak olan Türkiye’nin güzide diplomatlarına hitap edeceğinizin açıklanması, ziyaretinizin, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin doğru yönde gelişmesini hızlandıracağı ve sorunların halledilmesini kolaylaştıracak müsait havanın oluşmasına ilâve katkılar yapacağı yolundaki umutları ve beklentileri kuvvetlendirmiştir. Erzurum’da halka yaptığınız hitapta dile getirdiğiniz “geçmişin önyargılarını bir kenara bırakmalıyız; geçmişin rekabetlerini unutmalıyız. Artık önyargıların duvarını yıkmak istiyoruz” şeklindeki sözlerinizin Türkiye’de herkes tarafından takdirle karşılandığına ve gönülden paylaşıldığına inanıyorum. Bununla beraber, Büyükelçilere hitabınızda Türkiye ile Yunanistan arasındaki ihtilâflı konuları açmanız; Türkiye’yi suçlayan ifadeler kullanmanız ve özellikle “Kıbrıs’ta işgal sürdükçe Türkiye AB üyesi olamaz” şeklinde konuşmanız, “önyargıların duvarını yıkmada” güçlüklerinizin ve hattâ imkânsızlıklarınızın bulunduğunu ortaya koymuştur. Erzurum’daki toplantıda dile getirmiş olduğunuz görüşlerin “bunlar Yunanistan’ın bilinen görüşleridir” şeklindeki bir düşünceyle geçiştirilmeğe müsait olduğunu sanmıyorum. Bu görüşlerinizi Yunanistan’da veya uluslararası forumlarda ifade etmiş olsaydınız, bu şekilde bir tevil belki yapılabilirdi.

 

Oysa, siz, Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl Atina’ya yaptığı tarihî ziyaretten sonra, Erzurum’da Türkiye’nin Başbakanı’nın ve bazı Bakanlarının da katılacağı ve ismi “3. Büyükelçiler Konferansı” olan bir toplantıda konuşma yapmayı kabul etmekle, Türk-Yunan ilişkilerinin tarihindeki bir ilk olayda baş aktör olmayı peşinen üstlenmiş bulunuyordunuz. Toplantıya katılan ev sahibi dostlarınız ve konuşmanızı TV’den canlı olarak izleyen milyonlarca Türk vatandaşı, bu rolünüzü ifa ederken, sizden, Türk – Yunan sorunlarına ilişkin konularda polemiğe yol açan sözler değil, Başbakan Erdoğan’ın iyi niyetli açılımına uygun bir mukabele teşkil eden ve münhasıran Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin geleceği hakkında tarihte yerini alacak olan akilâne sözler dile getirmenizi beklemekteydi. Zatıâlinizin mümtaz kişiliği de bu beklentiyi haklı kılmaktaydı. Halbuki, yaptığınız konuşmada Türk-Yunan dostluğunun önemine ilişkin birkaç olumlu cümleniz de, maalesef, polemik yaratan sözlerinizin arasında kayboldu gitti. İç ve dış basın, konuşmanızı, Erzurum’da Türkiye ve Yunanistan Başbakanları arasında sert tartışmalar cereyan ettiğini gösteren başlıklarla yansıttılar. Bununla beraber, Palandöken’deki konuşmanızın iç politika amaçlarınıza uygun düştüğü, Hükümet sözcünüzün Türk basınına da yansıyan açıklamasından anlaşılmaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların üstesinden ortak çıkarlar anlayışıyla gelinebilmesi ve karşılıklı güvene dayalı ilişkilerin kurulup sağlıklı biçimde geliştirilebilmesi için, öncelikle, iki Devlet arasındaki sorunların gerçekçi bir listesi üzerinde mutabık kalınması gerektiğine inananlardanım. Zira, iki Devlet arasındaki sorunlar sadece “Kıta Sahanlığının Sınırlarının Belirlenmesinden” ibaret değildir. Ayrıca, Türkiye’nin Yunan hava sahasını ihlâl ettiği yolundaki iddialarınızın da Yunanistan’ın, Ege’de 6 mil olan karasuyu genişliğine rağmen hava sahasını 10 mil olarak belirlemiş bulunmasından kaynaklandığını bilenlerdenim.

 

Türkiye’yi Kıbrıs’ta “işgalci” olarak niteleyen ve “işgal sürdüğü müddetçe Türkiye’nin AB üyesi olamayacağına” dair görüşünüze gelince: Kıbrıs sorununu yaratan tarafın Türkiye ve Kıbrıslı Türkler olmadığı tarihî bir gerçektir. Türkiye’nin dış politika hedeflerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak, “ENOSIS” kavramıyla eş anlamda Türkçe bir kavramın hiçbir zaman yer almadığı da bir başka hakikattir. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, 1960 Antlaşmaları Türkiye tarafından desteklenip benimsenmiştir. Buna karşılık, Yunanistan’ın 1960 Antlaşmalarına hangi gözle baktığı, müteveffa pederiniz Başbakan Andreas Papandreou’nun “Namlu’nun Ucundaki Demokrasi” adlı kitabında açık biçimde anlatılmaktadır. Yine, aynı kitapta, müteveffa dedeniz Başbakan George Papandreou’nun Makarios ile anlaşarak 1964 yılında Kıbrıs’a gizlice 20.000’den az olmayan sayıda asker sevkettiğine dair tarihe ışık tutan bilgiler yer almaktadır. Makarios, 19 Temmuz 1974 günü BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada Kıbrıs’ın istilâ ve işgal edildiğinden söz etmiş ve “işgalci” olarak Türkiye’yi değil, Yunanistan’ı zikretmiştir. Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’den itibaren yaşanan gelişmeler Yunanistan’ın Ada’da gerçekleştirdiği askerî darbenin sonucu olmuştur. Türkiye 1960 Antlaşmalarına dayanarak Ada’ya müdahale etmiş ve ENOSIS’i önlemiştir. 1963 -1974 arasında Ada’da her gün gerginlik ve şiddet yaşanırken, 1974’den sonra Ada’ya sükûnet hakim olmuştur ve istikrar kazanmıştır. Çözüm arayışları sürekli hale gelmiştir. BMGS’nin raporları ve BM Güvenlik Konseyi’nin kararları da bu gerçeği ortaya koyan değerlendirmeler içermektedir.

 

Kıbrıs’ta askerî darbe yapan Yunanistan bu olaydan iki yıl kadar sonra AB tam üyeliğine ehil görülebilmişse, Kıbrıs’ta ENOSIS’i önlemiş olan Türkiye AB’ne neden üye olamasın? Kıbrıs sorununa çözüm bulma girişimleri daima Kıbrıs Rum Tarafınca engellenmiştir. Bu da Kıbrıs ile ilgili temel bir olgudur. Bu olgunun en son örneği 24 Nisan 2004 referandumunda yaşanmıştır. Kıbrıslı Türkler kabul ederken Annan Plânı’nı reddeden, böylece, Ada’da çözümsüzlükten yana tercihini kullanmış olan Kıbrıslı Rumlar referandumdan sadece 1 hafta sonra AB’de tam üye olarak masaya oturabilmişse, Kıbrıslı Türkleri çözüm için açık biçimde yönlendirmiş ve teşvik etmiş olan Türkiye AB’ne neden üye olamasın? “Kıbrıs’taki işgal sona ermeden Türkiye’nin AB’ne üye olamayacağını” iddia etmenin, iyi niyeti yansıtan, Kıbrıs ile ilgili gerçeklerle bağdaşan, mantık ve adalet ölçülerine ve AB’nin değerler manzumesine ve AB’nin öz çıkarlarına uygun düşen bir izahı olabilir mi? Bu yersiz iddia karşısında Kıbrıslı Rumların Ada’da çözüme ihtiyaç duyması beklenebilir mi? Saygı ifadelerimin kabulünü istirham ederim, Sayın Başbakan.