Önce ilk defa bir NATO üyesi ülke olan Türkiye’de Anadolu Kartalı askeri tatbikatına Çin’in davet edilmesi ve ardından da Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun Türkiye ziyareti dünyada yükselen bir değer olan Çin’in daha yakından değerlendirilmesi gereğini ortaya koymuştur. Çin sadece dünyada değil aynı zamanda Türkiye’de de yükselen bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

2011 yılında Türkiye ile Çin arasındaki diplomatik ilişkilerin 40'ıncı yıldönümünün kutlanılmasına hazırlanmaktadır. 2009 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 10 milyar ABD Doları'nı geçmiştir. Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun ziyareti esnasında Türkiye’yi bir baştan bir başa donatacak hızlı demiryolu ağının kurulması, ticarette yerel para biriminin kullanımına geçilmesi, Türk devlet bonolarının alımı ve Çin’in Türkiye’ye diğer alanlarda yapacağı yatırımlar konuşulmuş ve büyük oranda da mutabakat sağlanmıştır.

 

Bugün bütün dünya Çin’de yer almaya çalışmaktadır. Türkiye de Çin ile arasında ilişkileri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Böylesi bir dönemde şu hususun bilinmesinde fayda vardır. Türkiye ile Çin benzer ürünler üreten ve aynı pazarlara hitap eden ülkelerdir. İki ülke ekonomik olarak birbirine rakip konumdadırlar. Diğer taraftan Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu gibi aynı yakın coğrafyaya yerleşmeye ve Afrika’ya ulaşmaya çalışan iki güç olarak da rekabet halindedirler. Türkiye ile Çin ekonomik ve coğrafi olarak birbirini ikame eden değil, birbirini tekrarlayan ülkelerdir. Bu sebeple de iki ülke arasında rekabet kaçınılmazdır. Diğer taraftan Çin’in Doğu Türkistan’ı eritmesi karşısında Türkiye sessiz kalamaz.

 

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de ve Türkiye’nin misyon coğrafyasında daha sık karşılaşacağımız, dünyada ABD ile bilek güreştirebilecek tek güç gibi gözüken Çin’i küresel sistem içerisinde değerlendirmekte yarar vardır.

 

Doksanlı yılların başlarında Çin bölgede büyük bir oyuncu olarak görülmüyordu. Sovyetler Birliği’nin mirasını devralan Rusya Federasyonu enerji nakil hatlarında belirleyici ülkelerden birisi olmak için elinde yeterince yerel politik ve askeri imkanlar hala mevcut idi. Rusya Federasyonu bu anlamda elindeki imkanları kullanmakta hiç de cimri davranmadı. Hazar Denizi’nin hukuki statüsü başta olmak üzere bir çok ülkede politik ve askeri imkanlarını devreye sokan Rusya, ABD ile bu alanda ciddi bir rekabete girişti. Rusya bir taraftan ABD ile rekabet ederken, diğer taraftan da ABD’nin desteğini alan Türkiye’nin bu bölgeye girmesine engel olmaya çalışıyordu.

 

Hazar bölgesindeki bu rekabet özellikle Kafkasya bölgesinde kanlı neticeler verse de bölgenin enerji kaynaklarının Batı hattı ile Türkiye üzerinden geçmesine engel olamadı. Ancak aynı şey Orta Asya için geçerli olamadı. Özellikle Hazar Denizi’nin hukuki statüsü ve bölge rejimleri üzerinde Rusya’nın Batı tarafından yeterince algılanamayan etkili imkanları bu bölgede devreye girdi ve sonuç aldı. Batı çok istediği halde Orta Asya enerji kaynaklarını Batı pazarlarına Rusya’yı by-pass edecek kanallar üzerinden çıkaramadı. Alternatif oluşturabilecek olan hatlardan birisi olan Afganistan hattı bu ülkenin içerisinde bulunduğu politik ve askeri sebepler dolayısıyla hayata geçirilemedi. Aslında en kısa ve ekonomik olarak da rantable hat gibi duran İran hattı ABD’nin tavrı sebebiyle ilgi göremedi. Türkiye hattının önünde ise hem Hazar Denizi’nin hukuki statüsü ve hem de Azerbaycan ile Türkmenistan arasında yaşanan bölgedeki tartışmalı kaynaklar sorunu vardı. Elbette ki, Rusya bu sorunların daha da büyümesi için elinden geleni yapmakta hiç de çekingen davranmadı.

 

Çin o dönemde yukarıda da ifade edildiği gibi ekonomik mucizeleri ile daha dünya gündemine gelebilmiş bir ülke değildi. Potansiyel bir ekonomi ve pazar olan Çin doksanlı yıllar boyunca bölgeyi izlemek ve uygun anı beklemek üzerine bir politika geliştirdi. Çin için bu dönemde bölgesel sorunlara bulaşmak yerine ekonomik kalkınmasını tamamlamak daha öncelikliydi.

 

O dönemde küresel hegemon güç olan ABD’nin asıl ilgi merkezi Orta Asya değildi. ABD daha çok Ortadoğu üzerine politikalar geliştirmekteydi. Orta Asya yedek bir alan olarak görülmekteydi. Bu sebeple ABD tarafından Büyük Orta Doğu Projesi geliştirilmişti ve hayat geçirilmesi için uygun zaman ve zemin beklenmekteydi.

 

ABD’nin istediği uygun zemin 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kule’lere yapılan terör saldırıları ile yakalanmış oldu. Bu dönemde küresel güç ABD öncelikle Afganistan merkezli yeni bir yapılanmayı düşünse de özellikle Neo-Con ekibin iknası ile kısa süre sonra bundan vazgeçerek Irak merkezli Ortadoğu’ya yöneldi. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD için Orta Asya ilk defa enerji kaynakları potansiyeli olan bir ülke yerine jeopolitik kazanımlar da sağlayacak ülkeler olarak görülmeye başlandı. Afganistan operasyonları çerçevesinde bu ülkeye komşu olan Özbekistan ve Tacikistan dikkat merkezine alındı. Ancak ondan daha da öte olmasına rağmen Kırgızistan ABD için daha elverişli şartların oluştuğu bir ülke olarak belirmeye başladı. Bu ülke hem Afganistan için bir askeri ikmal köprüsü konumundaydı, hem de Çin’i etki altına alabilecek mükemmel bir coğrafi yapıya sahipti. Nitekim bu nitelikleri sebebiyle Kırgızistan küçücük coğrafi ve ekonomik imkanlarına rağmen küresel güçlerin önemli rekabet alanlarından birisine dönüştü.

 

11 Eylül 2001 terör saldırılarında küresel terörizmle mücadele sloganı ile Rusya’yı ikna eden ABD hızla Orta Asya’da askeri üsler ve hava koridorları elde etmeye başladı. Bu çerçevede ABD ilk etapta Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan hava sahalarından yararlanmaya başlamıştır. ABD bu çerçevede Özbekistan'ın Termiz ve Hanabad askeri hava alanları ile Kırgızistan'ın Manas ve Tacikistan'ın Kulyab, Kurgan-Tyube ve Hokant havaalanlarını operasyon ve sevkiyatlar için kullanıma almıştır. Ancak ABD’nin küresel terörizmle mücadele sloganının Rusya’nın beklediği Çeçen “teröristleri” kapsamaması sebebiyle Rusya’da tam bir hayal kırıklığı yaşanmış ve 11 Eylül’ün ardından hızlı başlayan işbirliği süreci kısa sürede yarım kalmış ve yeniden rekabete dönüşmüştür.

 

Bütün bunlar yaşanırken ABD girdiği Irak’ta ciddi zorluklarla karşılaştı ve kısa sürede fethetmeyi düşündüğü Irak tam bir bataklığa dönüştü. ABD Irak’ı fethederek buradan diğer Ortadoğu ülkelerine örnek bir rejim sunma peşindeydi. ABD aynı zamanda buradan hareketle bütün Ortadoğu’da kendisi ve İsrail için tehlike arzetmeyen, enerji kaynaklarını ABD ile paylaşmakta cimri davranmayacak ve demokrasi tecrübesi yaşatabileceği ülkeler dizayn etme hayali de kurmaktaydı. Ancak işler hiç de ABD’nin istediği gibi gitmedi. ABD’nin diğer küresel güçlerin de dolaylı etkisiyle saplandığı Irak bataklığı onun dünyanın diğer bölgelerine, özellikle de Orta Asya bölgesine yeterince ilgi ve kaynak aktarmasına engel olmaya başladı. Bu durum elbette ki, başta Rusya ve Çin olmak üzere birçok bölgesel ve küresel gücün işine gelmekteydi. Bu güçler dolaylı yollarla da olsa ABD’nin Irak bataklığında debelenmesi için katkıda bulundukları dahi iddia edilebilir.

 

ABD Irak bataklığından kurtulmaya çalıştığı yıllarda iki bölgesel güç Rusya ve Çin ekonomik olarak önemli kalkınma hamleleri yaparak bölgesel ve küresel etkilerini de iyice artırdılar. Her iki güç de özellikle Orta Asya bölgesinde ABD için ciddi meydan okumalara giriştiler. Bu amaçla bölgede Şanghay İşbirliği Örgütünü (ŞİÖ) kurdular. 1996 yılında kurulan Şanghay Beşlisi ABD’nin Afganistan operasyonları ile Orta Asya coğrafyasında etkinliğini artırma yolunda olduğunu açık şekilde görmüş ve ŞİÖ’yü bölgede yeniden yapılandırmışlardır. Başlangıçta ŞİÖ özellikle Orta Asya ülkelerinin ABD etkisine girmesine engel olsa da bir süre sonra Çin’in ŞİÖ’yü bu ülkeler üzerinde etkisini artırmak için bir zemine dönüştürdüğü fark edildi. Özellikle Orta Asya ülkeleri ve Rusya adeta yağmurdan kaçarken doluya tutulabileceklerini gördüler. Bu sebepledir ki, Rusya özellikle 2008 yılından itibaren Çin’i Orta Asya’da kendisi için bir tehdit olarak görmeye başladı. ŞİÖ’yü daha pasifize hale sokacak ve Rusça’da ODKB olarak kısaltılan Kollektif Güvenlik Örgütü’nün Çin’i dışlayarak geliştirdiler. İlk başta ŞİÖ’nün üstlenmesi planlanan birçok misyon ODKB’ye yüklendi.

 

ŞİÖ’nün durumunu ele alırken Rusya-Çin ilişkilerine de Orta Asya kapsamında değinmekte fayda vardır. Batıda var olan yaygın kanaatin aksine Rusya ve Çin Stratejik Müttefik değillerdir. Her iki ülke liderleri şaşalı ziyaretlerde ve görüşmelerde kendilerini Stratejik Müttefik olarak algılasalar da Rusya için bugün ülkeler kapsamında bir numaralı dış tehdit Çin’dir. Aynı şekilde Orta Asya ülkeleri de pek ifade etmeseler de Çin’i özellikle bu ülkelerdeki ekonomik ve nüfus etkinliği sonrasında tehdit olarak görmeye başlamışlardır.

 

Yapılan hesaplamalara göre Çin’in ekonomik büyümesinde bir sorun yaşanmadığı takdirde Rusya Uzakdoğusu tamamıyla Çin etkisine girebilir. Rusya’da Sibirya bölgesinin bir ksımının 49 yıllığına Çin’e kiraya verilmesi bile bir seçenek olarak tartışılmış durumdadır. Rusya’da azalan nüfus sorunu Çin’i bu bölgede yüksek nüfusu ile daha da cüretkar hale getirmektedir. Bu durumda TÜRKSAM olarak bizim yaptığımız değerlendirmelere göre Rusya ister istemez Batı ile yakınlaşmak durumunda kalacaktır. Bu çerçevede yakın 15 yıl içerisinde bölgede yükselen Çin tehdidine karşın ABD-Rusya-Türkiye ve Japonya arasındaki ilişkilerde ciddi bir yakınlaşma ve işbirliği ortaya çıkabilir.

 

Çin’in bölgede artan ekonomik, siyasi ve askeri gücü ABD’yi de küresel ve bölgesel politikalarda yeniden muhasebe yapmaya sevketmiştir. Bu muhasebeyi iyi yapan ABD gecikmiş de olsa aslında Ortadoğu’da olmasının kendisine küresel hakimiyetinin devamı açıdan hiçbir getirisi olmadığını gördü. Hatta ABD’nin Ortadoğu’da sıkışıp kalması ve lokal sorunlarla uğraşması onun küresel güç statüsüne ciddi bir tehdit bile oluşturabilirdi.

 

ABD küresel güç statüsünü korumak için Ortadoğu’dan çıkmalı ve başka bir bölgeye yönelmeliydi. Bu bölge elbette ki, Orta Asya-Güney Asya ekseniydi. ABD’nin ve hatta Avrupa’nın bile 2020’lerde uğraşmak zorunda kalacağı güç Çin’di ve bunun için Çin’i çevreleyen coğrafyada yer almak önemliydi. Ancak küresel bir güç bu coğrafyada yer alarak sadece Çin’i değil aynı zamanda önümüzdeki dönemin küresel güç adaylarından Hindistan’ı, ilk ve tek atom bombasına sahip olan Müslüman Pakistan’ı, ABD ve İsrail için potansiyel tehdit olan ve nükleer silah elde etme arzusundan şüphelenilen İran’ı ve Orta Asya üzerinden Rusya’yı kontrol altına alabilirdi. Böylece ABD bu bölgeye yerleşmekle dünyanın en önemli güçlerini ekonomik, askeri ve siyasi olarak baskı altında tutabilecek, önemli enerji kaynakları üzerinde etkide bulunabilecek mekanizmalara sahip olabilirdi. Bütün bunları gören ABD artık yavaş yavaş Ortadoğu’yu terk ederek Orta Asya-Güney Asya eksenine doğru yerleşmeye çalışmaktadır.

 

Hem yükselen Çin tehdidi ve hem de Afganistan’daki istikrarsızlığı giderme adına bölgede yeni bir yapılanmanın oluşturulmasını şart gören ABD 2006 yılında Büyük Orta Asya Projesi’ni ortaya atmıştır. Bu proje ilk defa ABD Dışişleri Bakanlığı Orta Asya ve Güney Asya Bürosu sorumlusu Richard Boucher’ın 26 Nisan 2006 tarihli konuşmasında telaffuz edilmiştir. Proje, genel anlamda Afganistan’ın konumunu kuvvetlendirmeyi, Orta ve Güney Asya arasında yeni bağlantılar kurmayı ve bölge insanları arasındaki ilişkileri geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu proje ABD’de o dönemde yeterli ilgiyi göremese de bugün ABD açısından son derece ve öncelikli projelerden birisi haline gelmiştir denebilir. Yeri gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki, Irak’tan farklı olarak Afganistan’da ABD’nin başarılı olması Afgansitan’ın komşuları ve hatta Rusya tarafından da arzu edilen bir gelişmedir. Zira, istikrarsız bir Afganistan’ın bu bölgenin tümü için nasıl bir tehlike arzedeceğini bu ülkeler görmektedirler.

 

Orta Asya bugün Çin’in ekonomik olarak istila etmeye çalıştığı, bu bölgenin enerji kaynaklarının neredeyse tamamını alabilecek potansiyeli kendisinde barındırmaktadır. Çin bütün bölgesel ve küresel çatışmaların dışında kalmakla hem ekonomik kalkınmasını tamamlamakta ve hem de bölgenin enerjisini alabilecek boru hatlarını tamamlamaktadır. Kendisinin en zayıf yanının Orta Asya-Güney Asya ekseni olduğunun farkına varan Çin bu bölgeyi önce ekonomik olarak nüfuz altına almak ve daha sonra da bu bölgeyi ABD ve Rusya’nın siyasi nüfuz alanından çıkararak kendisi için güvenli bir alan yaratmaya çalışmaktadır. Ayrıca Çin’in Batıya açılan kapısının da Orta Asya olduğu unutulmamalıdır. Bu bölgeyi kontrol altına alabilecek bir Çin Avrupa ile komşu olan bir Çin anlamına da gelebilecektir.

 

Küresel kriz öncesi yüksek seyreden petrol fiyatlarını akıllı bir şekilde kullanan Rusya ise bir taraftan ABD’yi şimdilik bölgeden uzak tutmaya çalışırken, diğer taraftan da Çin ile uğraşması gerektiğinin farkındadır. Bu sebeple de Rusya Çin’in içerisinde olduğu ŞİÖ gibi kuruluşları zaman içerisinde pasifize etme yolunu tutmaktadır. Rusya bu arada Orta Asya ülkelerinde özelikle temel stratejik altyapı alanlarında yer edinmeyeçalışmaktadır.

 

ABD Orta Asya-Güney Asya ülkelerini dış politikasının ana eksenine almıştır ve bundan sonra bu bölgede bulunmak için elinden gelen her türlü imkanı kullanmaya çalışacaktır.

 

Küresel ve bölgesel çerçevede yaşanan gelişmeler elbette ki, bölgedeki kartların yeniden dağıtılmasına sebep olabilecektir. Bundan çok değil sadece birkaç yıl önce müttefik olan ülkelerin bugün ayrı kamplara doğru yönelebileceği yeni bir döneme geçmekteyiz. Daha açık bir ifade ile daha önce ABD’ye karşı doğal olarak oluşan Rusya-Çin dayanışması bu defa Çin’e karşı bir ABD-Rusya dayanışmasını getirebilir. Hatta bununla da kalınmayacaktır. Bölgede Çin eğer önce ekonomik ve ardından da askeri ve siyasi dönüşümünü sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebilirse ABD’nin bir numaralı rakibi haline gelecektir. Çin’in bu yükselişi Rusya, Japonya ve Türkiye’yi de tehdit edeceğinden bölgede doğal bir Türkiye-Rusya-Japonya ve ABD ekseni oluşabilecektir. Bu senaryo bugün için erken gibi gözükse de yarın için rahatlıkla hayatiyet bulacak yeterli doneye sahiptir.

 

Çin’i daha iyi tanımak ve bundan sonraki ipek yolu yolculuğunu daha iyi algılamak için Görktürk yazıtlarına bakınca çok önemli ipuçlarını yakalayabiliyorsunuz. Bakalım Türkiye Cumhuriyeti Devleti Göktürk devletinin nasihatlarına kulak verebilecek mi?