Enflasyon, en basit şekliyle belli bir dönemde fiyatlar genel seviyesindeki artış olarak tanımlanabilir. Enflasyon, Türkiye için çok uzun yıllardır başlıca ekonomik sorunlardan birini teşkil etmektedir. Tüketim alışkanlıkları, düşük yurtiçi tasarruflar ve yüksek dış finansman ihtiyacı üzerinden ülke ekonomisinin dış etkilere karşı kırılgan yapısı ile ekonomi yönetiminin basiretli para politikası uygulama konusunda muktedir olup olmaması önemli unsurlar arasında bulunmaktadır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, enflasyonun nedenleri arasında kronik yüksek enflasyonun oluşturduğu katılık da bulunmaktadır.

 

2018 yılında TÜFE Mart ayından ÜFE ise Ocak ayından itibaren sürekli artış eğilimi göstermiştir. Mevcut durum itibarıyla TÜFE Ağustos ayındaki yüzde 2,30 artış ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,90 seviyesine, ÜFE ise Ağustos ayında yüzde 6,60 oranında artışla bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 32,13 seviyesine yükselmiştir.

 

ÜFE, üretim aşamasındaki fiyat düzeyini göstermekte olup zamanla TÜFE’yi de yukarı yönlü etkileyecektir. Serbest piyasa düzeninde piyasa fiyatı arz ve talep üzerinden belirlendiğinden yükselen girdi fiyatlarına bağlı olarak yeni denge noktası daha yüksek fiyat düzeyinde oluşacaktır. Bu durum sürecin teknik boyutunu oluşturmakta olup sıkça dile getirildiği üzere alım-satım sürecinde yer alan aktörlerin fırsatçılık/stokçuluk yapmaları da yükselişi körükleyebilecektir. Geçmiş dönemde olduğu gibi ithalata bağlı üretim yapısı Türk Lirasının değer kaybına bağlı olarak girdi fiyatlarını artırmaya devam etmektedir. Girdi fiyatları üzerinden üretim maliyetlerindeki artışın yanı sıra TL’deki değer kaybı tüketime yönelik ithal malların yurtiçi fiyatını da artırmaktadır. Tüketime yönelik ithal mallardaki yükselen fiyat gerek artan talep gerek fırsatçılık yoluyla söz konusu malların ikamesi konumunda olan yerli malların fiyatlarını artırmaktadır.

 

Türkiye enflasyonla mücadele konusunda esasında belli bir aşama kat etmiş bu çerçevede enflasyon belli dönemler için tek haneye indirilmiştir. Söz konusu süreçte 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası başta mali sektör olmak üzere gerçekleştirilen yapısal reformların etkisi büyüktür. Ancak sürdürülebilirlik bakımından gerekli adımlar atılmamıştır. Genel itibarıyla kırılgan nitelikteki Türkiye ekonomisi seçim dönemlerine girilmesi ve 15 Temmuz menfur darbe girişiminin etkisiyle daha kırılgan hale gelmiştir. Bu dönemde ekonomik büyüme öncelenerek enflasyon, büyümenin sektörel boyutu, gelir dağılımı gibi diğer unsurlar arka planda bırakılmış ve sonucunda sağlıklı bir ekonomik büyüme elde edilememiştir. Özellikle 15 Temmuz sonrası büyümeye yönelik ekonomik tedbirler olumlu karşılanmakla birlikte Anayasa referandumu, sistem değişikliği geçiş dönemi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri söz konusu politikaların zamanında gözden geçirilerek kademeli şekilde uygun bir politika karmasına geçilmesine engel oluşturmuştur. Bu dönemde Merkez Bankası’nın basiretli bir politika yürütememesi liyakat ve bağımsızlık konularını tartışmaya açmıştır.

 

Enflasyonun, sağlıklı ekonomik büyüme anlamında temel sorunlardan biri olduğu açıktır. Bu bağlamda enflasyon oranlarının kalıcı bir biçimde düşük ve tek haneli rakamlara indirilmesi hedefi Türkiye için önemini korumaktadır. Gelinen nokta itibarıyla Türkiye bir enflasyon sarmalına girmiş bulunmaktadır. Enflasyon normal şartlarda alınan tedbirlerle bir nebze dizginlenebilse de mücadelesi uzun süreli ve tutarlı politika uygulanmasını gerektiren bir sorundur. Nitekim enflasyonla mücadele konusunda nispeten başarılı addedilebilecek 2012-2013 yıllarında hazırlık süreci yürütülen 10. Kalkınma Planı’nda (2014-2018 Dönemi) enflasyonla mücadelede başarı elde edilmesi hususunda gerçekleştirilen reformlara değinilmiş güçlü kamu maliyesi ve bankacılık sisteminin 2009 küresel kriz döneminde Türkiye’nin benzer durumdaki diğer ülkelerden olumlu anlamda ayrışmasına katkı sağladığı ifade edilmiştir.

 

Bu çerçevede kısa vadede tabiri caizse esaslı bir kemer sıkma politikası uygulanmalıdır. Öncelikle cari giderlerde tasarruf tedbirleri alınmalı ve bunlara uyum yakından takip edilmelidir. Sonrasında başta hibeler olmak üzere cari ve yatırım transferleri ile gidişata bağlı olarak verimlilik düzeyi düşük yatırımların gerekliliği de gözden geçirilmelidir.

 

Cari giderler bağlamında kullanım etkinliği uzun süredir tartışma konusu olan kamu taşınmazları özel önem arz etmektedir. Bu bağlamda yüksek yapım bedelleri ile yeni bina yapımına çok zorunlu haller dışında izin verilmemeli benzer şekilde yüksek kira bedellerinden kaçınılmalıdır. Diğer taraftan mevcut taşınmazların tahsisi ve kullanımı konularında etkinlik temin edilmelidir. Özel bütçeli olsa da üniversitelerin gelişmesini daha geniş kapalı kullanım alanına sahip olmak sanan zihniyet de sona erdirilmelidir.

 

Göze çarpmamakla birlikte önemli miktarlara ulaşan kamu taşıtlarına ilişkin masraflar, gerek katılımcı sayısı, gerek ulaşım gerekse konaklama masrafları bakımından yurtiçi ve yurtdışı seyahat harcamalarına dikkat edilmelidir. Kamu personelinin kişisel dikkatle katkı sağlayabileceği kırtasiye malzemesi, taşınır malların kullanımı ile elektrik tüketimi gibi konularda bilgilendirme yapılmasının dahi hatırlatma ve dikkat çekme bakımından fayda sağlaması mümkündür.

 

Başlıca tasarruf kalemlerinden birisini de devlet teşvikleri oluşturmalıdır. Bu bağlamda verimliliği artıracak ve rekabeti yükseltecek projelere kaynak aktarılmaya devam edilmeli ancak özellikle mükerrer destek kullanımı önlenmelidir. Ek olarak sıkı izleme ve değerlendirme faaliyetleri ile kaynakların etkinliği yakından takip edilerek gereksiz kaynak kullanımı önlenmelidir. Kısa vadede üretime dönük olmayan devlet destekleri askıya alınmalıdır.

 

Yatırım harcamalarına cari ve transfer harcamaları sonrası durum göz önünde bulundurularak müdahale edilmelidir. Zira niteliği itibarıyla gerçekleştirilmesi uzun zaman almakta olan yatırım harcamaları verimlilik artışı bakımından da gerekli altyapıyı sağlamaya imkan vermektedir. Bu çerçevede verimlilik düzeyleri düşük olandan başlanarak kamu yatırım harcamalarında da tasarrufa gidilmesi gündeme alınmalıdır.

 

Orta ve uzun vadede ise zamanlı ve birbiriyle uyumlu şekilde para ve maliye politikası geliştirilerek ülkenin büyümesini devam ettirecek ancak yapısal sorunlarını da bertaraf edecek bir politika seti ortaya konmalıdır. Yapısal reformalar, gerçekleştirilmesi maliyetli olduğu için genellikle ekonominin en iyi olduğu dönemlerde yahut zorunlu olarak kriz dönemlerinde yapılmaktadır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, ekonomik açıdan iyi olduğu dönemde fırsatı kaçıran Türkiye, ekonomik açıdan olumsuz bir durumda söz konusu reformları yapmak mecburiyetindedir. Bu nedenle hamaset siyasetinin bir kenara bırakılması ve ülkenin kalkınması için yapısal reformların yapılmasına odaklanılması gerekmektedir.[1]

 

[1] Yapısal reformların her biri ayrı başlıklar halinde incelenmesi gereken konular olduğu için bu yazı kapsamında içeriğe dahil edilmemiştir.