Bölgemizdeki en köklü devlet geleneğine sahip ülkelerden birisi olan İran son yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri ile beraber yeni bir yol ayırımı sürecine girmiştir. İran’da 12 Haziran 2009 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri birçok Batılı gözlemci tarafından sürpriz olarak değerlendirilmiştir. Ancak İran’da rejimin yapısını yakından bilenler için bu sorun aslında pek sürpriz sayılmaz. Seçim çalışmalarının ve seçim öncesi anketlerin en favori isimlerinden birisi olan eski başbakanlardan Mir Hüseyin Musevi, Mahmut Ahmedinejad’ın oldukça gerisinde kalmıştır. Bu durumu hazmedemeyen Musevi ve yanlıları seçim sonuçlarına itiraz etmiştir. Yapılan gösterilerde 10’a yakın can kaybı olmuştur.

 

İran’daki gösterilerde yaşanan can kaybı Türkiye’de de tartışılmaya başlanmıştır. Bazı yorumcular İran’daki can kaybını normal göstermekte ve hatta Türkiye’de 29 Mart yerel seçimlerinde yaşanan can kaybının bile İran’dan fazla olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu iddiayı ileri sürenler İran’da olduğu gibi can kayıplarının rejim ile muhalefet arasında yaşanan çatışmalardan kaynaklanmadığı, yerel düzeyde adaylar arası husumetten kaynaklandığını dikkate alamamaktadırlar. Zira burada yaşanan can kaybının sayısından ziyade nasıl olduğu daha fazla önem arzetmektedir. Hatta mevcut rejimin sert tutumu ve olası can kayıplarından Musevi’yi sorumlu tutması üzerine Mir Hüseyin Musevi taraftarlarına sokak eylemlerine katılmamaları uyarısında bulunmasına sebep olmuştur.

 

Ülkede itiraz seslerinin şiddete dönüşmesi ve yaşanan kaos üzerine Anayasayı Koruyucular Konseyi Musevi'nin seçimlerin iptali için yaptığı başvuruyu reddetmiş ancak, ülkedeki durumun ciddiyetine binaen bazı bölgelerde oy sayım işlemlerinin yeniden yapılabileceğini açıklamıştır. Ancak bu açıklamalar göstericilerin sokaklara çıkmasına engel olamamıştır. Musevi’nin çağrılarına rağmen göstericilerin hala sokaklarda bulunması İran’da çok daha büyük bir tehlikeyi gözler önüne sermiştir. Zira olaylar bir taraftan rejimin kontrolünden çıkma eğilimi gösterirken, diğer taraftan da gösteriler Musevi’nin kontrolünden çıkmaya doğru bir sürece girmektedir. Parlamentodaki bir kısım milletvekilleri de yaşanan olayların acilen araştırılmasını istemiştir.

 

İran’da gösterilerin giderek şiddete dönüşmesi ve kontrol edilebilirlilik sınırını zorlaması rejimin bazı tedbirler almasına da sebep olmuştur. İran hükümeti, Tahran'da ve ülkenin diğer bölgelerinde yabancı gazetecilerin çalışmalarına kısıtlama getirmiş ve sokaklardaki mitinglerden görüntü alma yasağı da koymuştur. Ayrıca ülkede internet girişlerine kısıtlama getirilmiş ve göstericilerin iletişimini sağlayan SMS mesajlarına da kısıtlama uygulanmaya başlanmıştır. Ülkede kısmi bir grev de devreye girmiş durumdadır. Durumun kontrolden çıkması durumunda İran rejimi, sıkıyönetim ilan edebilir.

 

İran televizyonu, gösterilerde çok sayıda provokatörün silah ve patlayıcılarla birlikte yakalandığını bildirmiştir. İran İstihbarat Bakanı Golamhuseyin Muhseni Eceiye ise sınırdan giren ve yabancı istihbarat servislerince yönlendirilen bir gurubun da yakalandığı açıklanmıştır. Diğer taraftan göstericilerin, kitleler halinde tutuklanması dalgası da sürmektedir. Aktif göstericilerle beraber önceki cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi’nin öğrenciler arasında son derece popüler olan eski danışmanı Said Hacariyan ve eski devlet başkan yardımcısı Muhammed Ali Abtahi gibi bazı muhalif liderler de tutuklananlar arasındadır.

 

Gösteriler sadece başkentle sınırlı değildir. Tahran dışında Tebriz Şiraz, Erdebil, Zencan gibi şehirlerde de itiraz mitingleri yapılmakta ve güvenlik güçleri ile zaman zaman çatışmalar yaşanmaktadır. Bazı mitinglerde Ahmedinejad yanlıları ile Musevi yanlılarının çatıştığı da görülmektedir. İran’daki çatışmalarda meydana gelen can kayıpları daha ziyade Azadi Meydanı'nda paramiliter Besic güçlerinin gösteri yapan kitlelerin üzerine ateş açmasıyla meydana gelmiştir.

 

İran Devrimlerinde Güney Azerbaycan’ın Rolü

 

İran seçimleri hem renkli seçim kampanyaları ve hem de yüzde 85 gibi yüksek bir katılımla devrim sonrası İran’ın en farklı seçimi olmuştur. Musevi taraftarları seçimlere katılımın yüksek olması için önemli çalışmalar yapmışlardır ve seçimlerde katılımın yüksek olmasının Ahmedinejad’ın kazanmasını güçlendireceğini açıklamışlardır. Ancak seçime yüksek katılım bile seçimlere gölge düşmesini engelleyememiştir. Seçimleri şüphe altına alan en önemli göstergelerden birisi Aslen Azerbaycan Türkü olan Mir Hüseyin Musevi’nin resmi seçim sonuçlarına göre Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Güney Azerbaycan’da Mahmut Ahmedinejad’ın gerisinde kalmasıdır. İran’da bilindiği gibi yaklaşık 35 milyon Azerbaycan Türkü yaşamaktadır ve Azerbaycan Türkleri seçim kampanyaları esnasında Musevi’ye destek vereceklerini göstermiştir.

 

İran aslında tarih boyunca olduğu gibi son dönemlerde de önemli mitinglere ve gösterilere her zaman açık olmuştur. İran devrimi de bu gösterilerin giderek artması ve çatışmaya dönüşmesi sonrasında yaşanmıştı. Ayrıca zaman zaman İran rejim güçleri ile reformcular arasında çatışmalar yaşanmaktaydı. Çatışma ve mitinglerin en çok yaşandığı bölgelerin başında Güney Azerbaycan gelmektedir.

 

İran’ın tarihine baktığımız zaman gösterilerin ve devrim ateşinin fitilinin genelde Güney Azerbaycan’dan ateşlendiği görülmektedir. Bu seçimler ve sonrasında yaşanan olaylarda da Tebriz şehri kilit noktalardan birisi haline gelmiştir. Her şeyden önce muhalefetin adayı Mir Hüseyin Musevi Azerbaycan Türkü’dür ve Güney Azerbaycan bölgesindedir. Özellikle bu bölgede ciddi desteğe sahiptir. Musevi genç nüfusun, kadınların ve şehirli kesimin oylarını daha fazla aldığı için başkent Tahran da Musevi’nin kalelerinden birisiydi. Ancak hem Tebriz’de ve hem de Tahran’da Ahmedinejad’ın Musevi’ye neredeyse iki katı fark atması seçimlere şüpheyle yaklaşılmasına sebep olmuştur. Daha da ilginç netice Musevi’nin doğum yeri olan Şebister’de ve Hamne’de alınmıştır. Zira resmi açıklamalara göre Ahmedinejad bu bölgelerde de Musevi’den fazla oy almıştır.

 

İran Seçimlerinde Etnik Kökenin Rolü

 

Bilindiği gibi İran birçok etnik unsuru içerisinde barındırmaktadır. Ancak genel olarak İran’da nüfus çoğunluğuna sahip iki etnik unsurdan bahsedilebilir. CIA verilerine göre İran nüfusunun yüzde 51'i Farslardan, yüzde 24'ü ise, Azerbaycan Türklerinden ibarettir. Bunların dışında Gilaki ve Mazandarani yüzde 8, Kürtler yüzde 7, Araplar yüzde 3, Lorlar yüzde 2, Baloçi yüzde 2 ve yüzde 1'i de diğer etnik gruplardan ibarettir.[1] İran resmi rakamları ülkedeki Azerbaycan Türklerinin sayısını yaklaşık 18 milyon olarak gösterirken, Azerbaycan Türkleri İran’daki nüfuslarının yaklaşık 35-40 milyon civarında olduğunu ileri sürmektedir.[2] Nüfusun dini yapısına baktığımızda ise Şii Müslümanların yüzde 90’dan fazla bir oranda olduğunu görmekteyiz. Ayrıca yüzde 8 Sünni Müslüman ve geri kalan yüzde ikilik kısım ise Bahailer, Sâbiîler, Hindular, Yezidiler, Ahli-Hak, Zerdüştçüler, Yahudiler ve Hıristiyanlardan oluşturmaktadır

 

Yaklaşık 71 milyon civarında nüfusa sahip olan ve nüfusunun yüzde 60’lık kısmı genç nüfustan ibaret olan İran’da aynı zamanda Irak savaşı sebebiyle kadın nüfusu erkek nüfusundan daha fazladır. Şehirleşme oranı açısından baktığımızda da İran dünyanın sayılı ülkelerinden birisidir. Şii inanış zaman zaman etnik kimliğin önüne geçse de son yıllarda ciddi bir etnik uyanış olduğu da bir gerçektir. Bu sebeple de İran’ın etnik ve nüfus yapısına baktığımızda Musevi’nin kazanma ihtimalinin Ahmedinejad’a göre daha fazla olduğu ileri sürülebilir. Zira Musevi nüfusun şehirli kesimini, kadın oylarını ve genç nüfusun sempatisini kazanma konularında Ahmedinejad’a göre çok şanslı sayılabilir. Ayrıca Azerbaycan Türklerinin tercihi de Musevi’den yanadır.

 

Yaklaşık 40 milyon seçmenin oy kullandığı 12 Haziran seçimlerinde iç ve dış politik şartlar, ekonomik durum ve benzeri şartlar ile beraber yukarıda sayılan etnik yapı, şehirleşme oranı ve nüfusun yapısının da bu seçimlerde etkili olduğu ileri sürülebilir.

 

Yukarıdaki şartlara rağmen 12 Haziran 2009 tarihinde yapılan seçimlere baktığımızda karşımıza ilginç ve şüpheleri güçlendirecek sonuçlar çıktığını görmekteyiz. Mevcut Başkan Mahmut Ahmedinejad bütün rakiplerinin doğum yerlerinde ezici bir üstünlük kazanmıştır. Şöyle ki; İran İçişleri Bakanlığınca açılanan neticelere göre katılımın yüzde 85’e ulaştığı seçimlerde genel olarak şöyle bir tablo ortaya çıkmıştır: Mahmut Ahmedinejad: yüzde 62,6, Mir Hüseyin Musevi: yüzde 33,8, Muhsin Rızai: yüzde 1,7, Mehdi Kerrubi yüzde 0,9. Liderlerin doğum yerlerinde ise şöyle bir tablo karşımıza çıkmıştır:

 

Bir tarafı Türk olduğu dahi iddia edilen ancak Farsi/Talış olduğu daha yüksek bir ihtimal olan Mahmut Ahmedinejat’ın doğum yeri olan Aradan kasabasındaki on bin oydan dokuz bin oyu Ahmedinejat alırken diğer adaylar sadece bin oy alabilmiştir. Aslen Türk olan Musevi'nin doğum yeri olan Şibester kasabasındaki yedi bin oydan beş bin oyu Ahmedinejat alırken Musevi kendi doğum yerinden ancak iki bin oy alabilmiştir. Lor etnik mensubiyeti olan Muhsin Rızayi'nin köyü olan Lali'deki 900 oydan 830 oy Ahmedinejat’a çıkarken, 70 oy diğer adaylara gitmiştir. Aynı şekilde Lor olan Kerrubi'nin doğum yeri olan Eliguderz kasabasında Ahmedinejat 39.690 oy alırken, Kerrubi 14.512 oy almıştır. İran gibi yerelin etkin olduğu bir ülkede bu sonuçlar muhalefetin şüphelerini artıran en önemli faktörlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. İran seçimlerinde yukarıdaki etkilerin yanı sıra diğer bazı faktörlerin de etkili olduğu söylenebilir. Bu etkileri aşağıdaki başlıklar halinde değerlendirebiliriz.

 

Seçimlerde Patates Etkisi

 

Ahmedinejad’ın halk adamı kimliği onun bu seçimlerdeki en büyük kozu idi. Ahmedinejad bu kozunu başarılı bir şekilde hayata geçirdi. En büyük rakibi Musevi seçimlerde kadınların, gençlerin ve şehirli nüfusun sempatisini kazanmıştı. İran dünyada en yüksek şehirleşme oranlarından birine sahip olmasına rağmen şehirlerin etrafında oluşan gettolar ve varoşlar neredeyse merkezi şehir nüfuslarına yaklaşmaktaydı. Bu sebeple de Musevi zengin ve orta sınıf tüccar ve şehirli nüfus arasında popülerlik kazanırken Ahmedinejad bu şehirlerin varoşlarında zor yaşam şartları sürdüren nüfusun ve kırsal kesimin adayı haline gelmiştir. Bu noktadan bakıldığında Musevi yoksul kesimler tarafından zenginlerin adayı olarak algılanmaktaydı. Musevi yoksul kesimlere inememişti ama tam tersine Ahmedinejad’a bu kesimlerin desteği hala devam etmekteydi. Ahmedinejad seçim kampanyalarında bu kesimlerle irtibatını sürekli besledi. Hatta ülkedeki üretim fazlası patatesler bu kesimlere ücretsiz dağıtıldı.

 

Patates, seçim kampanyalarının en çok konuşulan konularından birisi olmuştu. Ama yoksul kesimlere patates dağıtımı aynı şekilde etkili bir seçim propaganda metodu da olmuştu. Türkiye’deki yerel seçimler öncesinde dağıtılan gıda yardımı, kömür yardımı ve beyaz eşya yardımının seçim sonuçlarında ne kadar etkili olduğu bilinmez ama İran seçimleri ve dağıtılan patatesler bu yönüyle Türkiye’deki yerel seçimlerle özdeşleştirildi.

 

Seçimlerde Obama’nın “Kelebek Etkisi”

 

Lübnan seçimlerinde aşırılık yanlısı Hizbullah’ın kaybetmesi ve 14 Mart gurubunun beklenmedik bir şekilde başarı sağlamasında George W. Bush’tan farklı bir politika uygulamaya başlayan Barack Hüseyin Obama’nın etkisi yadsınamaz. Ortadoğu’daki bütün radikal rejimler en büyük gücü Bush rejiminin saldırgan tutumu ve açık bir şekilde yürüttüğü İslam karşıtı faaliyetler ile İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği zalimane tutumundan almaktaydı. Şimdi Obama’nın iktidara geldiği günden beri verdiği olumlu mesajlar ile Ankara ve Mısır ziyaretlerinde İslam dünyasına yönelik iyimser konuşmalarının bölgedeki etkisinin, gözle görülür bir hale geldiği anlaşılmaktadır.

 

Obama’nın “kelebek etkisi” olarak da ifade edilebilecek olumlu ve ılımlı tavırları ile İslam dünyasına elini uzatmasının Ortadoğu bölgesindeki ikinci etkisi İran seçimlerinde görülmüştür. Dış politikasının ana eksenini Amerikan ve İsrail düşmanlığı üzerine inşa eden İran’ın bu tavırları ABD’nin yeni politikaları karşısında eski radikalliğini sürdürmekte güçlükler yaşayacaktır. ABD’nin İran seçimlerini değerlendirmede ilk günlerde olukça ihtiyatlı davranması ve hatta “başkan yardımcısı Jeo Biden’ın “bu konuda yorum yapmak istemiyorum” demesi yeni dönem Amerikan politikaları hakkında fikir verebilir. Ancak seçimlerin sonucuna yapılan güçlü itiraz sonrasında Başkan Obama’nın İran’ı ihtiyatlı bir şekilde eleştirdiği ve göstericilere cesaret verici bir değerlendirme yaptığını görmekteyiz. İran seçimlerinin sonucunun değişmemesi ve Ahmedinejad’ın önceki dönemde olduğu gibi nükleer santral yapımına ve uranyum zenginleştirme programına devam etmesi durumunda, kısa vadede olmasa bile orta vadede İran ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.

 

Seçimlerin gidişatına göre tutum belirleyen ABD’nin İran ile ilgili açıklamalarında ihtiyatı elden bırakmadıkları ve/fakat AB’den gelen uyarıların tonunun daha sert ve endişe içerdiğini görmek mümkündür. İsrail’in ise Ahmedinejad’ın seçilmesiyle diyalog yerine askeri seçeneği daha güçlü bir şekilde vurgulamaya çalışacağını söyleyebiliriz.

 

Seçimlerde Rejimin Etkisi

 

İran’daki seçim sistemi kendine has bir nitelik taşımaktadır. Zira seçime giren adaylar bizzat rejimin kendisi tarafından onaylanmaktadır. Sistemin onaylamadığı herhangi birisinin aday olma şansı bulunmamaktadır. Bu seçimler aslında mevcut rejim için bir beka sorunu haline gelmiştir. Aslında basına yansıdığı gibi bu seçimlerde Ahmedinejad Muhafazakarları ve Musevi’de reformcuları temsil etmemektedir. Bu seçimlerde aslında sistem içi bir çatışmanın yaşandığı söylenebilir. Bu seçimlerde mücadelenin Mahmut Ahmedinejad ve Mir Hüseyin Musevi arasında geçtiği şeklinde gösterilse de aslında bu rekabetin arka planında sistem içindeki derin bir iktidar kavgasının olduğu görülmektedir. İran’daki iktidar mücadelesini reformcu ve muhafazakâr çatışması olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Çünkü bu çatışma muhafazakâr ve reformcu ikilemenin ötesindedir. Bu iktidar savaşı aslında mollaların merkeziyet teşkil ettiği statüko ile askerlerin ve radikal mollaların desteklediği genç muhafazakar kuşak arasında devam etmektedir. Bu iç çatışma 2005’de Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından daha da derinleşmiş ve çok boyutlu hale gelmiştir.[3]  Diğer yandan şu hususu da vurgulamak gerekir ki, Musevi seçim çalışmalarına başladığında yukarıda da ifade edildiği gibi daha çok statükocu kanata ait edilebilirdi. Ancak seçim çalışmalarında Musevi’nin eşi Zehra Rahnavard’ın etkin tutumu ve reformcu söylemleri ile Musevi’yi etkilemesi, bu söylemlerin bazı etnik kesimler ile gençler, kadınlar ve Batı ile uzlaşma isteyen şehirli nüfus üzerinde etkin olması sebebiyle Musevi’nin seçim kampanyasının sonlarına doğru reformculara yaklaştığı ve hatta seçim sonuçlarının beklentilerini karşılamaması sebebiyle de statükocu kimliğini muhafaza etmekte zorluklar yaşayacağı ve reformcu kanada doğru bir kayma eğilimine girebileceği iddia edilebilir. Aynı şekilde İran’daki Reformcu kanadın önde gelen isimlerinden birisi olan diğer aday Mehdi Kerrubi’nin de beklentilerinin çok altında oy alması sonrasında Musevi’yi desteklemeye başlaması da Musevi’nin reformculaşma evriminde etkili olacağı söylenebilir.

 

İran seçimlerindeki mücadele statükocu mollalar ile askerlerin ve radikal mollaların desteklediği genç muhafazakar kuşak arasında başlamıştır. Ancak statükocuların reformist evrimleşmesi sürecinin olabileceği ihtimali rejimin kendisini koruma güdüsü ile hareket etmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla da bugün gelinen noktada başta dini lider Ayetullah Hamaney olmak üzere rejimin etkili güçleri seçimleri Ahmedinejad’ın kaybetmesinin tetikleyeceği sürecin aslında 30 yıl önce başlayan devrim sürecini farklı bir mecraya sürükleyebileceği endişesine kapılmıştır. Bu endişe ise bu kesimlerin Ahmedinejad’ın arkasında saf tutmalarına sebep olmuştur.

 

İran İslam rejiminin beka içgüdüsü sandıklardan yüksek bir oranla Ahmedinejad’ı çıkarmıştır. Ancak her zaman realist politikalar izleyen İran’ın içeride yükselen itirazların rejim için arzettiği tehlikeyi anlayacağı ve buna uygun politikalar uygulayacağı öngörülebilir. Burada yeni dönem İran yönetimi dış politikada iki ihtimalli bir dış politika izleme olgusu yüksektir. Bunlardan ilki İran’ın yumuşama sürecine girmesidir. Diğer ihtimal ise dış politikada daha da sertleşmesi ve Rusya-Çin ekseni ile daha yakın mesai içerisine girmesidir. Zaten ülkedeki karışık duruma rağmen Ahmedinejad’ın Rusya ziyareti buna delalet edebilir.

 

Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad olaylar yüzünden ertelediği ve iptal edeceği beklenilen Rusya gezisine 16 Haziran 2009’da başlamıştır. Rusya’nın Ekaterinburg kentinde yapılan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) toplantısına katılan Ahmedinejad Çin, Rusya, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan liderleri tarafından yeniden seçilmesi dolayısıyla kutlamıştır. ŞİÖ zirvesinde Amerikan düzenine karşı çıkan ve ŞİÖ ile daha sıkı işbirliği mesajı veren Ahmedinejad’ın yeni dönem politikaları hakkında bazı ipuçları yakalanabilir. Aynı şekilde Ahmedinejad’ın Rusya’daki ŞİÖ toplantısında kendisine destek aradığı ve istediği desteği bulduğunu da belirtmek gerekir.

 

İran’da yaşanan seçim krizinin görünürdeki kaybedeni Musevi gibi görünse de bu krizde asıl kaybedenin mevcut rejim ve onu en üst noktada temsil eden dini lider Ayetullah Hameney’dir. Zira bu krizden Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığını koruyarak çıkması durumunda pozisyonunun iç politikada zayıflamış olmasına rağmen dini lidere karşı güçleneceği öngörülebilir. Aksi durumda da statükocular ile reformistlerin koalisyonu olacaktır ki, bu durumda da rejimin bekası ile teokratların ve dini liderin konumu sorgulanmaya açık hale gelecektir.

 

İran Seçimleri ve Turuncu Devrimler[4]

 

Devrim Muhafızları İran için en büyük tehlikeyi ABD ve/veya İsrail olarak değil de Turuncu Devrimler olarak görmekte ve bunu açıklamaktan da çekinmemektedirler. Öyleyse Turuncu Devrimlere daha yakından bakılması ihtiyacı hasıl olmaktadır.

.

Bir dönem dünyaya devrim ihraç etmeye çalışan İran bugün acaba bir devrimin kucağında mıdır? Veya İran’da bugün yaşanan gerginliği son yıllarda dünyada moda haline gelen Turuncu Devrimler silsilesinin bir parçası olarak kabul edebilir miyiz? Bu ve benzeri sorulara bulunacak cevap bugün İran’ın içine düştüğü durumu daha kolay anlamamıza ve bundan sonraki beklenti analizlerimizi daha isabetli yapmamıza sebep olacaktır.

 

İran’da yaşananların Turuncu Devrim olup olmadığını anlamak için ilk önce yapacağımız işin Turuncu Devrimlerin ne olduğu ve hangi aşamaları kapsadığını bilmemiz gerekir. Türkiye’de yayınlanan Turuncu Devrimler kitabının yazarı da olan bu satırların yazarı bugün İran’da yaşanan devrim sancılarının dış uzantı ve destekten ziyade iç dinamiklerin zorunlu olarak ortaya çıkardığı bir deneme olduğunu düşünmektedir.

 

"Devrim"in birçok Hint-Avrupa dilindeki karşılığı olan kelime ("Revolution", "Revolucion", "Rivoluzione" vs.), orijinal anlamında gök cisimlerinin dönüş hareketlerini ifade eden bir astronomi terimiydi. Kopernikus'un eseri “De revolutionibus orbium coelesetium”dan sonra bilimde yaygınlaşan bu kavram, 17. yüzyıldan itibaren sosyal ve politik altüstlüklere de işaret etmekte kullanılır olmuştur. Batı literatürüne “non-violent revolution” olarak geçen bu yeni devrim türüne çok genel anlamı ile Sivil Devrim denilmektedir. Bilindiği gibi tiranların devrilmesi ve demokrasinin yerleştirilmesi için uygulanan metotların başında sivil itaatsizlik yöntemi gelmektedir. Devrime kadar varabilecek bir eylem silsilesinde, amacı ve yöntemi bakımından sivil itaatsizlik özel bir kategori oluşturur.[5] Kadim dönemlerden beri kullanılan bu metot Batılı toplumlarda aktif olarak son 150 yılda sıkça başvurulan yöntemlerden birisi haline gelmiştir. Bir zamanlar ‘sol cenahın’ literatüründe başat kelimeler olan “devrim”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramlar artık küresel güçlerin literatürüne girdiği görülmektedir. Bugün demokrasi aynı zamanda hegemon güçlerin başka ülkelere müdahale edebilmek için önemli dış politika araçlarından birisi haline de gelmiştir. Devrim bir değişimdir ve bu nedenle değişime taraftarlar olduğu gibi karşı çıkanlar da bir o kadar çoktur.

 

Bugün Yugoslavya’dan Gürcistan’a; Ukrayna’dan Kırgızistan’a kadar geniş bir coğrafyada hayata geçirilen Turuncu Devrimlerin adeta “el kitabı” haline gelen Prof. Dr. Gene Sharp’ın “Diktatörlükten Demokrasiye” (From Dictatorship to Democracy) ve yine “Şiddet İçermeyen Hareketin Politikası” (The Politics of Nonviolent Action) isimli çalışmalarında 198 farklı sivil itaatsizlik eylem metoduna yer vermektedir. Gene Sharp’a göre; “İktidar monolitiktir. Diktatörün kredisi azaldıkça ona itaatsizlik edecek olan bürokratların ve güvenlik güçlerinin sayısı da artar. Bu kitle kritik bir seviyeye ulaştığında ise diktatör iktidarı kaybeder. Muhalif güçler, işte bu anlayışa uygun nitelikte bir program uygulamalıdırlar.”[6]

 

Doğu Avrupa’da başlayan ve bugün eski Sovyet coğrafyasına ve hatta Orta Doğu’ya sıçrayan devrimler birer “şablon” devrimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devrimler her ne kadar halk hareketleri olarak gözükse de, devrimlerin yapılış şekli ve Kırgızistan örneğinde olduğu gibi birkaç bin kişiyle baskıcı rejimlerin devrilmesi bu hareketleri nasıl isimlendirmemiz açısından bir kavram kargaşası yaşanmasına sebep olmaktadır. Ancak bütün alternatif görüşlere rağmen bu hareketlere sivil devrimler denmesini daha uygun bulmaktayız.

 

Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan, Moldova ve Lübnan’da yapılan sivil devrimler ayrıntılı incelendiği zaman bu devrimlerin birçok ortak noktalara sahip olduğu pratikte de tespit edilebilmektedir. Seçimler, kadrolar, etnik ve dinî ayrılıklar, savaşlar, yolsuzlukla mücadele sloganı, jeopolitik tercihler, dış güçler, gençlik örgütleri, medya, ortak imgeler, gibi ortak noktalara aşağıda değinilmektedir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki, tespit edilen bu ortak noktalar bir genellemedir ve her sivil devrimde benzer özellikler bulunmayabilir. Zira sivil devrimler coğrafi konumunun da etkisiyle her ülkenin kendi iç ve dış şartları çerçevesinde şekillenmektedir.

 

Bir yönetimin demokratik olarak nitelendirilebilmesinin birinci şartı “bağımsız ve açık seçimlerle” işbaşına gelmesidir. Bu nedenle sivil devrimlere neden olan iç ve dış baskı söz konusu ülkelerde seçimler üzerinde yoğunlaşmakta ve direnişle karşılaşması durumunda geniş katılımlı halk hareketlerine dönüşebilmektedir. Bu açıdan bakıldığında sivil devrimlerin olması için seçimler olmazsa olmaz şartlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Nitekim şimdiye kadar gerçekleştirilen sivil devrimlerin tamamı bir seçim sonrasında ortaya çıkmıştır. Devrim deneyimini tadan her ülkede aynı senaryo gözlemlenmiştir. Düzenlenen seçimler hem uluslararası gözlemciler hem de seçmenler tarafından eleştirilmekte ve bu eleştiriler muhalefetin sokaklara dökülmesine neden olmaktadır. Sivil itaatsizlik giderek genişlerken, mevcut iktidara yönelik uluslararası baskılar da giderek artmaktadır. Sonrasında ise durumun gidişatına göre ayaklanan halk parlamento, devlet başkanlığı, radyo tv binası stratejik noktaları ele geçirerek iktidara el koymaktadır. Ardından yapılan seçimleri ise elbette ki, devrimi yapan güçler kazanmaktadır.

 

Yukarıdaki şartlar çerçevesinde İran’da bugün yaşanan olayları değerlendirdiğimizde birçok parametrenin benzeşiyor gibi gözükmesine rağmen İran’daki sürecin temelde diğer sivil itaatsizlik girişimlerinden farklı dinamiklere sahip olduğu ve daha ziyade iç şartların zorladığı hareketler olarak değerlendirebilir.

 

Sokaklara hakim olan taraf Turuncu Devrimlerde galibi belirler. Bu dersi Ahmedinejad iyi terennüm etmiş olsa gerek. Zira ilk hazırlıksız dönemi atlatan Ahmedinejad taraftarları da yavaş yavaş sokaklara çıkmaya başlamıştır. 16 Haziran 2009 tarihinde Tahran’ın en büyük meydanlarından birisi olan Azadi (Özgürlük) Meydanında büyük bir miting yapmışlardır. Aynı meydanda yakın saatlerde miting yapmayı planlayan Musevi ise taraflar arasında çatışma çıkabileceği endişesi ile mitingi iptal ederek taraftarlarına mitinge gitmeme çağrısında bulunmuştur. Bu ise artık meydanların ve sokakların tek hakiminin Musevi ve yandaşları olmadığını göstermektedir. Sokaklara ve meydanlara hakim olmayan unsurların ise ismi ve tarzı ne olursa olsun devrim yapabilmeleri pek kolay değildir.

 

Musevi’nin Batı destekli bir Turuncu Devrim komplosu içerisinde olmadığı gözükse de Batılı metodları ve tekonolijinin bütün imkanlarını kullanmaktan da vazgeçmediği görülmektedir. Facebook, Twitter gibi internet siteleri, bloglar ve SMS’ler gibi araçları etkin bir şekilde kullanmaktadır.

 

Musevi’nin ayrıca simgelere de önem verdiği ve kampanyası için yeşil rengini seçtiği de gözlemlenmektedir. Yeşil rengini etkin bir şekilde kullanan Musevi, sadece Ahmedinejad karşıtlarını değil aynı zamanda rejim karşıtlarını da tek bir şemsiye altında toplanmasını sağlamaya çalışmış ve bunda da önemli mesafeler alınmıştır. Ancak bütün bunların batı tarafından desteklenen bir Turuncu Devrim olduğunu söylemeye yetmediği ve iç dinamiklerin daha ön plana çıktığı anlaşılmaktadır.

 

Sonuç Yerine: “Cin Artık Şişeden Çıktı” Mı?

 

Bugün aslında İran Cumhurbaşkanlığı makamı için mücadele eden figürlerin hepsi önceki dönemlerde İran’daki en yüksek postlarda görev almış kişilerdir. Cumhurbaşkanlığı için mücadele eden en güçlü isim olan Musevi, 1981 yılından itibaren önce dışişleri bakanı ve ardından da uzun yıllar başbakanlık yapmıştır. Savaş yıllarının tüm imkansızlığında başarılı bir başbakanlık dönemi geçirmiş, sisteme bağlı bir isimdir. Kerrubi iki dönem İran Meclis Başkanı olarak görev yapmış reformist bir din adamıdır. Muhsin Rızai ise 1981-1997 yılları arasında Devrim Muhafızlarına komutanlık etmiştir. Mevcut Cumhurbaşkanı Muhmut Ahmedinejad ise önce Tahran Belediye başkanlığı ve ardından da cumhurbaşkanlığı yapmış bir halk adamıdır. Bu açıdan bakıldığında aslında sistemle en az entegre olan ismin Ahmedinejad olduğu görülmektedir. Ahmedinejad Cumhurbaşkanı seçildikten sonra sistem içerisinde yaptığı koalisyonlar ile kendisine bir yer edinmiştir. Ahmedinejad şimdi bu yerini genişletmeye çalışmaktadır. Ancak bunu yaparken de sadece seçimlerdeki rakipleri ile değil, aynı zamanda dini lider ile de nüfuz mücadelesini üstü kapalı yürütmektedir. Musevi ve onu destekleyen Hatemi, Rafsancani, sonradan Kerrubi ve statükocu mollalar İran İslam Devriminin ilk bürokratik kadroları ve Humeyni’nin talebeleri olarak uzun yıllar ülke yönetiminde etkin bir biçimde söz sahibi olmuşlardır. Ahmedinejad ise aslında bu ekipleri tasfiye ederek devrim içerisinde devrim yapmaya çalışmaktadır.

 

Peki bundan sonra ne olabilir? Bu sorunun cevabını vermek oldukça güçtür. Anayasayı Koruyucular Konseyi seçimlerin iptal edilmesi talebini kabul etmese de bazı tartışmalı bölgelerde oyların yeniden sayılacağını açıklamıştır. Ancak Ahmedinejad ile onun en yakın rakibi arasındaki oy farkının son derece yüksek olması sebebiyle bütün itiraz edilen yerlerde Musevi kazansa bile bunu seçimlerin toplam neticesini değiştirmeye yetmeyeceği söylenebilir. İran’da Ahmedinejad’ı muhafazakar genç mollalar ile ordu ve diğer güvenlik güçleri desteklemektedir. Ahmedinejad bu desteği almaya devam ettiği sürece de İran’da büyük bir değişimin olması çok kolay gözükmemektedir.

 

Öyleyse İran’da güvenlik güçleri desteğini Ahmedinejad’dan çekebilir mi? Bu soru aslında İran’ın kaderini belirleyecek hassasiyetdedir. Kanaatimizce yaygın ismi ile İran Devrim Muhafızları Ordusu ya da diğer adıyla İslami Devrim Muhafızları Ordusu İran’da rejimin en etkin gücü durumundadır. Yönetimden bürokrasiye, ticaretten güvenliğe kadar her alanda etkinliğini sürdüren Devrim Muhafızları ve paramiliter Besic güçleri İran’ın en etkin gücüdür ve bu gücü koruyabilmeleri için Ahmedinejad’a şimdilik ihtiyaç duymaktadırlar. Ahmedinejad ile beraber siyasal ve ekonomik iktidarı da ele geçiren bu güçlerin İran’daki konumu Putin sonrası Rusya’daki Silovikileri hatırlatmaktadır. Ahmedinejad hükümetinde 21 kabine üyesinden 14’ü Devrim Muhafızları ve Besicçilere bırakılmıştır. Aynı şekilde ülkedeki valilerin ve üst düzey bürokratların önemli bir kısmı eski Devrim Muhafızları mensubudur. Ahmedinejad’ın kendisi de bir dönem Devrim Muhafızı olarak çalışmıştır. Bugün İran’da Devrim Muhafızları ve Besic güçleri İran’daki en büyük fiili güçtür ve hatta sadece muhalefet için değil, aynı zamanda dini lider için de bir tehdit haline gelmiştir.

.

Diğer taraftan şu husus da bilinmelidir ki, Mir Hüseyin Musevi bu sistemin bir parçasıdır ve ülkeyi bir kaosa sürükleyecek daha büyük çalkantılara sebebiyet verecek gösterilerine devam etmede isteksiz davranacaktır. İtirazlar bir süre daha devam etse de son tahlilde ülkeyi bir bölünme ve iç çatışmaya gitmesine izin vermeyecek isimlerin başına Musevi’nin kendisi gelmektedir. Musevi her ne kadar bir demecinde “modern dünyanın bir parçası olmamız gerekiyor” dese de, gerek İsrail’e bakışı ve gerekse de nükleer silahlar konularında rejime çok aykırı bir isim değildir. Bu anlamda Musevi’nin Ahmedinejad’dan en önemli farkı tüm bu söylemlerini daha diplomatik bir üslup içerisinde götürebilecek bir yeteneğe sahip olmasıdır. Ancak Musevi’nin sistem için zayıf ve belki de tehlikeli yanı ise reformist eğilimlere ve akımlara açık olması ve mevcut statükocu konumundan reformist noktaya doğru evrilebilmesi ihtimalidir.

 

Aslında İran’daki bugünkü durumu en net ortaya koyan ifadeler İran'ın devrik şahı Muhammed Pehlevi'nin oğlu Rıza Pehlevi’ye aittir. Pehlevi ülkedeki protesto gösterilerini değerlendirirken; “Cin artık şişeden çıktı” yorumunda bulunmuştur. İran’da 12 Haziran seçimleri yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Artık İran’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Ancak İran’da şişeden çıkan cinden mucizeler de beklememek gerekir.

 

Dipnotlar

 

[1] Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ran

[2] Babek Öztürk, İran’daki Türk Nüfusuna İstatistiksel Bakış, http://www.tebrizinsesi.com/02042005-38.html, 16 Haziran 2009.

[3] Bu konudaki tartışmalar için bkz. Arif Keskin, İran’daki Cumhurbaşkanlığı Seçimi: Molla ve Asker Çatışması, http://www.turksam.org/tr/a1684.html, 4 Haziran 2009.

[4] Dünyada yaşanan Turuncu Devrimler konusunda daha detaylı bilgi için bkz. Sinan OĞAN, Turuncu Devrimler, Birharf Yayınları, İstanbul 2006.

[5] Dr. Şükrü Nişancı, Sivil İtaatsizlik, Okumuş Adam Yayınevi, İstanbul 2003, ss. 24.

[6] Gene Sharp’ın bu eserinin tam metni için bkz: www.yox-net-no.org.