Tohumu da bakımı da ithal etnik Kürt milliyetçiliği aramıza bölücülüğün derin uçurumunu yerleştirmeye çalışıyor. Başlardakinin aksine Kürtçülük zamanla kendi etnik ideolojisini yarattı. PKK’lı teröristler sayesinde silahlı birime de sahip oldu. Üzerinde egemenlik iddiasında olduğu bir toprak parçası ve tabanı da bulunuyor. Şimdi sıra artık dünyadaki diğer örneklerine bakarak etnik milliyetçi esaslı devlet kurmaya gelmiş bulunuyor. Bu nihai hedefin ilk adımı ise Türkiye’nin doğusundaki batısındaki örgütlenmesini tamamlayan KCK ile atılmış oldu. Henüz bizzat anılmasının zamanı erken olan etnik Kürtçü bir devletin adıdır bu.

 

KCK’nın kurucusu ve fiili başkanı Abdullah ÖCALAN’dır. Sanki çağdaş, demokratik bir devletmiş gibi yasama, yürütme ve yargı organları bulunmaktadır. Aşağıya doğru inildikçe toplumsal yaşamı, hukuku, ekonomiyi, ekolojiyi, kültür-sanatı düzenleyen alt birimlerin oluşturulması öngörülür. En üst birim olan eyaletten en alt birim olan köy ve mahallelere kadar örgütlüdür. Türkiye’deki örgütlenme PKK’ya göre sözde “Kuzey Kürdistan” adıyla İstanbul’dan Hakkâri’ye kadar Kürdün bulunduğu her yeri kapsar.

 

Henüz adı “Apocular” olduğu günlerde PKK’lıların dillerinden hiç düşürmedikleri bir tekerleme vardı: “Dımırım, dıkujim Kurdistane dıgrım” derlerdi. Türkçesiyle; “ölürüm, öldürürüm Kürdistanı kurarım” idi. Günümüzün zorlamalarıyla demokratiklik postuna bürünmüş olsa da PKK, o günden bugüne bu tekerlemede söylenenlerden hiçbir surette vazgeçmedi.

 

Görmek isteyenler için PKK’nın ve ÖCALAN’ın ikiyüzlülüğü ortadadır. Ama ille de kanıt diyenler olursa onlar da Ankara eski DGM Savcısı Talat ŞALK’ın sözlerine kulak vermek zorundadırlar. ÖCALAN’ın sorgulamasını yapan savcı ŞALK: “Güvenilir biri değil, zamana ve zemine göre konuşur. Amacı bir Kürdistan kurmaktır.” diyor. Daha açık bir ifadeyle Şam’da konuşan ÖCALAN ile İmralı’da konuşan ÖCALAN aynı şahıslardır. Amacında, hedefinde değişen hiçbir şey yoktur.

 

Uçakta söylediklerinde samimiydi. Bugün bile çoğu kimse onun yalan söylediğine hükmederek yanılıyor. İşbirliğine hazır olduğunu söylerken artık somut bir hal almış olan planına dayanarak konuşmuştu. Öncelikli hedefi idamdan kurtulmak sonra da siyasi zemine çekeceği PKK ile bölgesel bir egemenlik alanı yaratmaktı. Dün de bugün de terör-siyaset ortak zemininde yaşanan her gelişmede değişmeyen tek ve en güçlü silah kan dökmenin ayarlanabilen ölçüsüdür.

 

Silahlı faaliyet ile siyaseti gayet güzel birleştiren PKK, taktik hedefinin durumuna göre bazen silahı bazen de siyaseti öne çıkarmak suretiyle belirli bir bölgede devlet otoritesine paralel ikinci bir güç haline geldi. Halen var olan bu çift başlı otorite ile yetinmeyerek ileride bölgenin tek egemeni olmak üzere siyasi devamlılığı olan eşiklerden geçmeye çalışıyor. Özellikle seçim dönemlerinde zora sokmak, yükselttiği terörle oy kaybı telaşı yaşatmak yoluyla iktidarı kendisiyle işbirliği yapmaya itmektedir. PKK, yarattığı terörün farklı tanımla olsa da “Kürt sorunu” olduğu, tezini iktidara kabul ettirmek sonra da bu sorunun sözde çözümüne yönelik ortak çıkarlara hizmet edecek yasal değişikliklere destek vermek suretiyle siyasi taktik hedeflerini birer birer ele geçirmektedir.

 

Büyükşehir Belediyesi Kanunu bu güzergâh üzerinde varılan şimdilik en son noktadır. Bu yasal düzenlemeyle ülkemizin birlik ve beraberliğinin bölücülerin eline teslimi anlamına geleceği düşüncesiyle karşı çıkanlar bulunuyor. Tasarının yasalaşması halinde, yerel yönetimlerin başındakilerin seçimle gelecek olmaları nedeniyle devletten çok halka bağımlı olacaklarını, tek bir partinin bölgelerde egemenlik kuracağını, yerel yönetimden özerk yönetime geçişin önündeki tüm engellerin kalkacağını değerlendiriyorlar.

 

Taslak Türkiye'de Yerel Yönetim Reformu Uygulamasının Devamına Destek Projesi (LAR 2. Aşama) adıyla BM Kalkınma Programı tarafından hazırlandı. Türkiye’de merkezi yönetimin yerellerin önünü tıkaması sorununu ortadan kaldırmak amacıyla hazırlandığı öne sürülen projede çok özet olarak, yerel yönetimlerin halkın tercihlerine göre belirlenmesinin ve “sivil toplumla” ortak oluşturulmasının hedeflendiği anlatılıyor. Temel olarak “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” alınıyor.

 

Söz konusu çerçeve anlaşma, Avrupa’nın ortak mirası olan ilke ve ideallerin Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin birbirleriyle daha geniş ölçüde kaynaşmaları amacıyla Strasbourg’da 15.10.1985 tarihinde imzaya açılmıştır. Ülkemiz yerel yönetimlerin merkezin oluru olmaksızın faaliyet yürütecekleri alanları kapsadığı gerekçesiyle Şart’ın tümünü imzalamamıştır. Yerel yönetimlerin yetkilerini arttırarak merkeze olan bağımlılıklarını azaltmayı, böylelikle yerel halkın ihtiyaçlarının daha etkin bir şekilde karşılanmasını amaçlamaktadır. Halkın demokratik ve özgür tercihiyle seçilen temsilcilerden oluşan meclis ve komisyonların çalışmaları sırasında anayasa ve diğer yasaların içerisinde kalmalarını, mali kaynaklarının yine aynı çerçeve içerisinde oluşturulmasını zorunluluk olarak öngörmektedir. Temel olarak bağımsız ve hür iradeyle seçimi ve yasaların içerisinde faaliyet gösterilmesini istemektedir.

 

Burada dikkat edilmesi gereken birkaç husus bulunmaktadır:

 

Şart’ı imzalayan ülkelerde etnisiteyi temsil eden, şiddet ve nefreti özendiren siyasi partilerin bulunmayışıdır. Dolayısıyla Türkiye’de etnik siyaset yapanların bu Şart’ı savunmaları dürüstlük değil ikiyüzlülük olmaktadır.

 

Hür ve serbest iradeyle seçilecek temsilcilerin, terörün devlete paralel yönetim haline geldiği bölgelerde görev yapmaları mümkün değildir. Çocuk yaştaki teröristlerin aç-kapa talimatlarıyla hareket eden bölge halkının düşüncelerini sormaları beklemenin gerçekle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Baskı ve tehdit altındaki yerel halkın gerçek düşüncesini açıkça ifade etmesi beklenemez.

 

PKK’nın siyasi uzantısı Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılması, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve “Kürt Sorunu”nun demokratik çözümü için Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın lehinde çalışmalar yapılmasının hazırlıklarını uzunca bir süreden beri yürütmektedir. Bu doğrultuda özerkliğe giden yolun bir aşaması olan “demokratik özerklik” için Şart’ın uygulanmasını ve yerel yönetimlerin halka (!) devredilmesine yönelik hazırlıkların yapılması istemektedir.

 

Ülkemizin terör açısından içinde bulunduğu bugünkü durumunda yerinden yönetimin önünü açması kesinlikle PKK’nın “demokratik özerklik” hedefine hizmet edecektir. Terör yok edilmeden güçlendirilmiş yerel yönetime geçilmesi halinde bölgede zaten ikinci bir otorite olan PKK’nın istediği doğrultuda özerkliğin önündeki engeller kalkacak ve bağımsızlık ölçüsünde bir yapı ortaya çıkacaktır. PKK tabanının bulunduğu şehirlerin yerel seçimler zamanı büründürüldükleri görüntüler unutulmamalıdır. Sayılamayacak kadar örneklerden biri olan 28 Mart 2004 yerel seçimlerinden önce Diyarbakır’ın DEHAP’lı adayının açıklandığı toplantıda atılan ÖCALAN sloganlarıyla yerel seçimin hangi amaca hizmet edeceği ortaya konmuştu. Terör örgütünün yasallaşmasını sağlamasından ayrıca ÖCALAN’ın İmralı’dan çıkma hayallerinin gerçekleşmesinde önemli bir aşama olacaktır.

 

Doğuda veya batıda kurduğu denetim sayesinde PKK, özerklik konusundaki planlarını buna dayalı olarak oluşturuyor. Merkeziyetçiliğin terk edilmesini, 18-20 civarında özerk bölgenin yaratılmasını, yapılacak seçimde kazanan tarafın o bölgeyi yönetmesini ortaya atıyor. Terör örgütünün iddiasının bir diğer temel dayanağı özerkliğin etnik kimliğe dayalı olmayacağıdır. Böylelikle Kürtün Türke kesinlikle üstün olmayacağı ve aynı haklara sahip olunacağı öne sürülüyor. Masum görünen bu plana göre etnik kimliklerin dışarıda tutulduğu ve halkın isteklerini esas alan özerk yönetim yaratılacak bölgelerde PKK baskısının oynayacağı etki dikkatlerden kaçırılmaktadır. Dolayısıyla etnik kimliğe dayalı olmayacağı iddiasının hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çünkü terör örgütü bizzat şekillendireceği özerk bölgeyi kullanacak, ülkenin diğer bölgelerindeki organize suç şebekelerini, Kürt vasatını, Kürtçü siyasi ve kitle örgütlenmelerini kullanarak her tarafa kolunu uzatacaktır. Buralardaki ekonomik, siyasi ve toplumsal hayata kendi dayatmalarını kabule zorlayacaktır. Kısaca yerinden yönetimi bölgenin dışında kalan yerlere de taşıyacaktır.

 

PKK, şu anda bile Demokratik Toplum Kongresi çalışmalarıyla halkın günlük hayatına nüfuz ediyor. Yarın özerk bir bölgede çok daha serbest bir şekilde kendi bildiğini okuyacaktır. Hep dediğimiz gibi kendisine rakip bir başka hareketin oluşmasına izin vermeyecektir. Kısaca özerk bölge demek PKK yönetimi demek olacaktır. Bu bakımdan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, etnik terörün yasallaşmasına hizmet edecektir.

 

Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları şehirlerin dışında ülkenin diğer şehirlerinin birkaç istisna hariç nerdeyse tümünde PKK’nın siyasi parti ve dernek vs çatısı altında örgütlenmesi bulunmaktadır. Şu anda istediği şekilde bu şehirlerde şiddet eylemlerini de kitle gösterilerini de hatta cezaevlerinde açlık grevlerini ateşleyebiliyor. Kısaca buralardaki Kürt halkı üzerindeki etkisi gözler önünde. Özerkliğin sağlayacağı serbestlikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde tek olma özelliğini tam anlamıyla gerçekleştireceğini belirttik. Güçlülüğü sayesinde diğer bölgelerdeki etkisi de buna paralel olarak artacaktır.

 

Terörün baskısı altında mezra ve köylerden boşalan göç akımı bölgenin şehirlerinin nüfusunu şişiriyor. Çekirdek yerleşim birimlerinden ve göçün şişirdiği kentlerden çıkan bir diğer göç dalgası Türkiye’nin diğer şehirlerine yönelmektedir. Bu anlamda Diyarbakır, Van, Elazığ gibi bölgenin önde gelen şehirleri bugünkü nüfus yapısından çok farklı bir durumdaydı. Ne var ki PKK’nın terörü ve devletin terörle mücadelesindeki taktik hataları bu şehirlerden kaçışı hızlandırdı. Kaçışın en önemli bölümünü ise bu şehirlerin Türk halkı oluşturdu. Batının göç alan şehirlerinin nüfus yapısı da bunlardan çok farklı değil. Adana, İzmir, Aydın, Bursa, İstanbul, Mersin ve daha birçoğu terörden kaçan ancak tekrar teröre yakalananlarca sarılıyor. PKK göç güzergâhındaki kontrolünü hiç kaybetmeden sürdürüyor ve terör bölgesinin dışındaki batı kentlerinde de Kürt vasatını rahat bırakmıyor.

 

Yurt çapında örgütlenmiş sendika, dernek ve meslek odalarındaki PKK egemenliğinin özerk bölgelerden taşacağından kuşku duyulmamalıdır. PKK’nın büyük ölçüde elinin altında tuttuğu eğitim veya petrol sendikalarının genel merkezleri üzerinde baskısı kaçınılmaz olacaktır. Söz gelimi Batman’dan yapılacak örgütsel bir eylemliliğin ucu Mersin’de ortaya çıkacaktır. Böyle bir yapının içinden ancak ülkenin genelini hiç ara vermeden süren bir terör ve çatışma ortamına sürükleyecektir. Doğu ve güneydoğu PKK’nın merkez üssü olarak terörü, şiddeti ve çatışmayı ülkenin pek çok noktasına dağıtacaktır. Bu gidişi durduracak bir sınır bulunmuyor. Özerk bölgedeki nüfus artışı diğer bölgelere göçü zorlayacaktır. Bugün bile ülkenin pek çok yerinde oluşmuş olan Kürt gettolarının sayısı az değildir. Bu yerler PKK’nın oy deposu halindedir. Yarın doğuda veya batıda güçlendirildiği öne sürülen yerel yönetimlerdeki politik rekabetin kazanan tarafının yerel halk mı yoksa etnik terör mü olacağı bugünden bellidir.

 

Bugün bile ülkenin güneyinde, ortasında ve batısında hatırı sayılır ölçüde bir Kürt sermaye ve işgücü bulunuyor. Niteliksiz işgücünü militan, Kürt işadamını ise para kaynağı olarak görüyor. Her Nevruz meydanlarda topladığı kalabalığın niteliğine dikkat edilmelidir. Göçün yükü altında ezilen şehirlerin kenar mahallelerinden çıkan işsiz veya günlük işlerde çalışan, genç ve hepsinden önemlisi hınç ve öfke yüklü Kürtler büyük çoğunluğu oluşturuyor. Korsan gösterilerin eylemcileri, otoları kundaklayanlar hep bu karakterdeki insanlar. Kumrular Caddesi’nin bombacı katili alış-veriş merkezlerinde hiç dikkati çekmeden gezebilen bir batılı gençten farksız olmanın rahatlığıyla onca cana kıydı. Onun gibi PKK’nın düğmesine basacağı birçok şehirli terörist olduğunun düşününce özerk bölgenin nelere kadir olduğu daha açık anlaşılacaktır. Kandil’den gelen küçük bir işaret, Diyarbakır’da olduğu kadar İstanbul’da karşılık bulmaktadır. Göçün terörü ülkenin diğer bölgelerinde taşıyan en başlıca unsur olduğu hep akıllarda tutulmalıdır.

 

2010 yılında Türkiye’yi ayağa kaldıran bayrak yakma eyleminin yaşandığı Mersin’deki Kürt vasatı buna bir örnektir. Son derece yanlış bir kararla terör bölgesindeki boşlatılan köylerin yoksul halkının işgaline uğrayan bu şehrimiz, 1980’lerden sonra kontrolden çıkan bir hızla büyüdü. 2009 yılındaki bir araştırmanın sonucuna göre Mersin’e göç edenlerin yüzde 83’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan. “Çok genç, çok yoksul, eğitimsiz, vasıfsız ve bir de “Kürt sorunu” nedeniyle politikleşme eğilimi büyük bir nüfus…” (1)

 

İlk hedefleri terör belasından yakalarını sonrada yoksulluktan kurtulmak umuduyla doğudan güneydoğudan göç eden aileler gittikleri şehirlerde beklediklerini bulamamışlardır. Aksine çocukları, erkekleri Kürt yer altı ve organize örgütleri için birer sermaye olmuştur. Doğrudan veya dolaylı yer almak suretiyle PKK’nın sosyal hastalıktan pay kaptığı yapılan araştırmaların sonuçlarında görülmektedir. 1990’lardan başlayarak hiç hız kesmeden devam eden göçün yoğunlaştığı şehirlerde suç oranlarının devamlı yükseliş göstermesi bunun kanıtıdır.

 

KCK iddianamesinde yer alan bir değerlendirme PKK’nın şehirlerdeki faaliyetinin temel amacını açıklaması bakımından önemlidir. Bu konuda yapılan; “KCK yapılanmasıyla birlikte terör örgütünün kırsalda bulunan ve uzun vadede elinde tutamayacağını bildiği mensuplarının aşama aşama kent merkezlerine dönüşünü kontrollü sağlamayı, yeniden inşa etmeye çalıştığı toplumsal yapıyı kent medeniyeti üzerine kurgulamayı, ülke içindeki ve uluslararası alandaki konjoktürel gelişmelerden ve fırsatlardan yeni bir kimlikle istifade etmeyi, ilk aşamada özerk, nihayetinde de birleşik bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedeflediği” değerlendirmesi PKK’nın geleceğe yönelik planlamasını açıklamaktadır.  (2)

 

Dipnotlar

 

(1) Milliyet 16.05.2010 Kadri Gürsel Mersin’deki “Kürt sorunu”

(2) Zaman 04.04.2012 Zaman Yeni strateji: şiddete dayalı, kitlesel eylemler