Türkiye’nin yeni yılbaşında dış politika uygulamalarında özellikle, Ortadoğu’da en üst düzeyde atağa geçtiğine şahit olmaktayız. Bu hafta içinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Yemen’i, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Katar’a resmi ziyaretlerini sürdürürken, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı El Faysal Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmuştur.

 

Bu ziyaretler Türkiye’nin Ortadoğu’nun yalnız kendisine yakın ve komşu ülkeleri ile ilişkiler kurma konusunun da ilerisinde bir takım amaçları olduğunu açık ve net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Geçen yıllar içinde İran, Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, BAE ve Mısır gibi. Neredeyse bütün Arap ülkelerine yapılan ziyaretler ve bunlarla kurulan siyasi ekonomik ilişkilere ilave olarak, Türkiye şu anda Ortadoğu’nun en Güney ülkesi olan Yemen’de siyasi ve ekonomik fırsatlar yaratma çabası içindedir. Anlaşıldığı kadarı ile ekonomik alanda Türk girişimcilerin yatırımlarına Yemen kucak açma arzusunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Diğer taraftan, Katar’da işadamları ile yaptığı çıkarma ile 2022 Dünya Kupası tesislerinin inşaatından pay alma ve Kuveyt’i ziyareti ile Körfez sermayesi konusundaki girişimleri önemli icraatlar olarak karşılanmaktadır.

 

Bunların yanı sıra, Ortadoğu Arap camiası içinde oldukça etkin bir coğrafyaya, ekonomik ve siyasal ağırlığa sahip olan Suudi Arabistan ile Türkiye’nin ilişkilerinin en üst düzeye çıkartılması, Türkiye’nin bu ülke ile birlikte Ortadoğu’daki bütün sorunlarda söz sahibi olmasında ve etkin bir rol oynamasında sorumluluk yüklenmesine etkin olacaktır. Nitekim yapılan basın toplantısında Türkiye ile Suudi Arabistan’ın Filistin sorunu konusunda İsrail’in tutumu ve çözüme yönelik daha fazla çaba sarf etmesi gerektiği hususunda aynı görüşü paylaştıkları, Lübnan’da oluşan hükümet krizinde Suriye ile Suudi Arabistan’ın ortak çözümünü Türkiye’nin de desteklediği ifadeleri gündemde yerini almıştır. Ayrıca Dışişleri Bakanı Davutoğlu Lübnan krizini çok yakından takip ettiklerini ve taraflar ile en üst düzeyde temasların devam ettiğini ifade etmiştir. Bu sözler açık bir şekilde sorunlarda Türkiye’nin çözüm unsuru olarak yer aldığına açık delil teşkil etmektedir.

 

Görüldüğü kadarı ile Türkiye artık Ortadoğu’da vardır ve özellikle İsrail dışında bölge ülkeleri ile 2000’li yılların ikinci yarısından sonra kurmuş olduğu iyi ilişkilerle Arap ülkeleri arasında birleştirici, sorun çözücü bir rol oynamaya başlamıştır. Bu demektir ki Türk dış politikası Ortadoğu’da başarılı bir strateji uygulamaktadır. Bu ifadeye karşı çıkacaklar mutlaka olacaktır. “Sıfır sorun” diye bir politikanın olamayacağı argümanı gündeme getirilebilir. Ama hiç değilse artık eskiden Osmanlı toprak bütünlüğü içinde yer alan Arap ülkeleri iler açık düşmanlıklar ortadan kalkmıştır. Ülkeler birbirinin söylediğini dinler hale gelmiştir. Ayrıca birçok siyasi ve ekonomik anlaşma imza altına alınmıştır. Bir ülkede güçlü ekonomik yatırımlarınız olursa, o ülkede dolaylı olarak yumuşak güç sahibi olduğunuz bir gerçektir. Ayrıca o ülke halkının gönlünü kazanmakta bu gücün unsurlarından biri olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyareti nedeniyle yapılan programlardan birinde Yemen’de Ezel dizisine ait koca posterlerin ve reklamların yol boyu panolarda yer aldığı belirtilmiştir. Buna benzer Yaprak Dökümü, Aşkı Memnu gibi diğer Tv. Dizilerinin de yumuşak güç yaratılmasında etken unsurlar olduğu mütalaa edilebilir. Bu suretle halkın beğenisini kazanmanın hasmane tutumu önleyeceği veya en azından tansiyonun azalmasına katkıda bulunabileceği söylenebilir.

 

Bizim buradan gördüğümüz bu manzara ABD ve Avrupa tarafından nasıl görülmektedir. Acaba? Türkiye’nin proaktif ve kendine özgü politikası ve uygulamaya çalıştığı Ortadoğu stratejisi Batı tarafından doğru bir şekilde yorumlanabilmekte midir? Bu konuda bir takım şüphelerim olduğunu ifade etmek isterim.

 

Şurası bir gerçek ki hem ABD, hem de AB zayıf kendi halinde ve kendini yalnız ve güçsüz hisseden bir Türkiye’nin varlığından son derece memnun olur. Nedeni, böyle bir Türkiye’yi istediğiniz gibi yoğurarak şekillendirmeniz mümkündür. Bu şekilde bir ülke ne NATO’da etkin bir rol oynaya bilir. Ne Kıbrıs sorununda haksızlıklara karşı çıkabilir ve ne de AB’nin oyalama taktiklerine, Türkiye’ye atmaya çalıştıkları çelmelere karşı koyabilir. Güçsüz bir ülke ancak güçlülere tabi olarak bir siyaset izleyebilir. Ekonomik girişimlerde bulunması, müsaade almadan hareket etmesi mümkün değildir.

 

Bildiğiniz gibi NATO yeni stratejik konseptigereği artık alan dışında da etkin olmaya çalışmakta ve daha da ötesi etkinliğini artırma çabası içindedir. Bu kapsamda Doğu Avrupa’da bir tek Ukrayna, Rusya’nın karşı koyuşu nedeniyle üye kaydedilememiştir. Bu genişleme yarın daha da ötelere yaygınlaşma temayülü gösterirse, muhtemelen sıra Ortadoğu’ya gelecektir. NATO bu bölgede Türkiye’nin etkin olduğu bir yapılanmadan mutlaka rahatsız olacaktır. Çünkü bu organizasyonun çekirdeğini ABD’nin yanı sıra İngiltere, Almanya ve Fransa oluşturmaktadır. Güçlü bir Türkiye bu ülkelerin bölgede at oynatmasına engel olacaktır. Bunların her türlü girişimine karşı Arap ülkeleri yarın “ama Türkiye var. O varken neden sizinle” diyeceklerdir. NATO’ya Ortadoğu ülkelerini dâhil olması halinde Türkiye ile güçlü bir taraf oluşabilecektir.

 

Bu konun aynıyla yansıması Avrupa Birliği içinde geçerlidir. Ortadoğu’da güçlü bir Türkiye AB için mutlaka üye yapılması gereken bir durum yaratacaktır. Çünkü bölgedeki kaynaklara AB’nin nüfus edebilmesi için transit yolu üzerinde bulunan Türkiye’ye ihtiyaçları vardır. Şimdilerde “AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı yok ama” teması Türkiye’nin etkin bölge politikası nedeniyle “olmaz ise olmaza” dönecektir. Bu nedenle AB’nin Ortadoğu’da ülkemizi etkin bir şekilde görmesi en son istediği şeydir. Diğer bir değişle; dış siyasette etkin bir Türkiye’nin artık AB’ne ihtiyacı olmadığı, ancak, Ortadoğu’da etkin olabilmek için AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğu gerçeği kabul edilmek zorunda kalınacaktır.

 

Türkiye’nin bu etkinliği Rusya, Çin ve diğer Orta Asya ülkeleri tarafından da dikkatli bir şekilde algılanacak ve Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda arzular ortaya çıkacaktır. Özellikle Çin Ortadoğu’da etkin olabilmek için ülkemiz ile işbirliğine eskisinden olduğundan daha fazla ihtiyaç duyacaktır.

 

ABD açısından bakıldığında ise, akıllı bir stratejik öngörüyle ABD’nin Türkiye’den istifadesi en iyi yaklaşım olacaktır. Bu kapsamda bölgede barış ve istikrarın sağlanması hususunda Türkiye’nin ilişkilerinden ABD’nin istifadesi mümkündür. Özellikle Filistin sorunu, Lübnan, Hizbullah gibi konularda ilgili ülkelerle görüşmeleri Türkiye üzerinden dolaylı olarak olgunlaştırdıktan sonra pişirmesi ABD için daha güvenli bir ortam sağlayacaktır. Bu suretle bölge ülkelerinin tepkilerini çekmekten imtina edebilecektir.

 

Tabiatıyla burada etken olan diğer önemli bir konu İsrail’in tutumudur. Anlaşıldığı kadarı ile bölgedeki Arap ülkeleri İsrail’in Filistin devleti konusundaki tutumuna karşı tepkilidirler. Bu konudaki hassasiyetlerini yavaş, yavaş dile getirmeye başlamışlardır. Türkiye ile işbirliği içinde bunların birlik halinde toplu talepte bulunmaları yakın gelecekte mümkün görülmüyorsa da ihtimalden uzak olmadığı değerlendirilmektedir. Bu bakımdan ABD İsrail’i bir şekilde ikna ederek, Gazze ve Filistin devleti kurulması konusunda her iki tarafı da tatmin edecek, yaklaşımlarda bulunmaya teşvik etmek zorunda olduğu düşünülmektedir. Bu tür bir yaklaşım hem Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinin düzelmesine, hem de bölge Arap ülkelerinin İsrail’i resmen tanımasına yol açarak, bölgede barış ve istikrarın yerleşmesine vesile olacaktır.

 

Son söz olarak, ABD ve Batı tarafından kabul edilmesigereken gerçek artık Türkiye’nin Ortadoğu’nun tamamında siyasi ve ekonomik olarak var olduğudur. Nasıl Batı kulübüne üye bir İngiltere, bir Fransa ve Almanya Ortadoğu ülkeleri ile her türlü ilişkiye giriyor ve bu kulüpten çıktığı anlamına gelmiyorsa, Türkiye’nin de yapmış olduğu bu girişimlerin eksen kayması gibi mülahazalarla değerlendirilerek, engellenmeye çalışılması son derece akıl dışı bir yaklaşım olarak kıymetlendirilmektedir.