Son günlerde bölgedeki gelişmelerle ilgili olarak Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in yaptığı açıklamalar giderek daha ilginç bir hal almaktadır. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü; "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır'' demişti. Şimdi Aliyev’in benzer ifadelerde bulunduğuna şahit olunmaktadır.

 

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'yla görüşen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkiye-Ermenistan görüşmeleriyle ilgili olarak, "politikamızı bölgedeki yeni gerçeklere uyarlama hakkımızı kullanacağız" demiştir. Aliyev’in şu ifadesi manidardır: “Duyduğumuz bir kaynak diyor ki, yol haritası ön koşulsuz olacak şekilde uzlaşma sağlandı. Diğer bir kaynak bunun ön koşulsuz olduğunun iddia edilemeyeceğini söylüyor. Bu bir çeşit kelime oyununa benziyor. Bence dünya, bölge ve Azeri halkı, Yukarı Karabağ meselesinin çözümünün Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasına bağlanıp bağlanmadığını bilmek istiyor. Bu çok basit bir soru ve basit bir cevap gerekiyor.” İlginçtir, Aliyev’e bu sorunun cevabı neden verilemiyor?

 

Kafkasya konusu, Türk dış politikası içerisinde son bir kaç yıldır maalesef hak ettiği yeri bulamamış ve diğer konulara göre biraz geri planda kalmıştır. Ancak, 8 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü yeniden temin etmek için kendisinden ayrılan Güney Osetya’ya saldırması ve ardından Rusya’nın da müdahil olduğu bir savaşın yaşanmasıyla Kafkasya, Türk dış politika yapıcılarının dikkatini çekmeye başlamıştır.

 

O dönemde savaşın hemen ardından gerekli altyapı çalışmaları yapılmadan Başbakan Erdoğan’ın bölgeyi ziyaret ederek Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu önerisinde bulunması karşısında bu platformun Kafkasya’ya genel barış getirmekten uzak olduğunu ve olsa olsa Türkiye ile Ermenistan arasında geliştirilmek istenen yeni açılımlara zemin teşkil edebileceği vurgusunu yapmıştık. Nitekim sonraki gelişmelerden Kafkasya Platformunun giderek bir Türk-Ermeni Platformuna doğru dönüştüğü görülmüştür.

 

Önce Eylül 2008’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, futbol diplomasisi adı altında Erivan’a milli maçı izlemeye gitmiş ve ardından da Türkiye’de bir özür dileme kampanyası başlatılmıştı. Bu kampanya esnasında kullanılan Büyük Felaket yani Ermenice Mets Egern sözünün aslında tesadüfen seçilmediği ve 24 Nisan öncesinde ABD Başkanının bu sözcüğü kullanması için Türk kamuoyunun bu kelimeye alıştırılmaya çalışıldığı da ortaya koymuştuk.

 

O tarihlerde Türkiye’de özür dileme kampanyaları düzenleyenleri Cumhurbaşkanı Gül “fikir özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirmişti. Bugün aynı ifadeyi kullanan ABD Başkanına tepki gösterilmektedir. Ancak kanaatimizce bu konuda geç kalınmıştır. Bu tepki o zaman gösterilmeli ve Türk tarihine iftira atmanın fikir özgürlüğü olamayacağı söylenmeliydi.

 

Bugün gelinen noktada görülmektedir ki, Türkiye’nin Kafkasya açılımı Ermenistan açılımına, ardından da sınırların açılması sürecine dönüşmüştür. Sınırların açılması ise 24 Nisan açıklaması ile baskı altına alınmıştır. Türkiye yaklaşık iki yıldır İsviçre’nin arabuluculuğu ile sürdürdüğü Ermenistan görüşmelerini 24 Nisan’a saatler kala bir Yol Haritası anlaşması ile neticelendiğini açıklamak durumunda kalmıştır.

 

Bugün maalesef Türkiye 24 Nisan baskısını her zamankinden daha fazla hissetmektedir. Gelinen noktada 24 Nisan ile sınırların açılması konusu aynı eksen üzerinde sıkışıp kalmıştır. Hal böyle olunca da ABD Başkanı Barak Obama’nın 24 Nisan’da 1915 yılı olaylarına soykırım dememesi karşılığında sınırların açılmasını da içeren bir Yol Haritası üzerinde mutabakat sağlandığını görülmektedir. 24 Nisanı takvimden çıkaramayacağınıza göre 2010 yılı 24 Nisan’ında başka açılımlar da gündeme getirilecektir.

 

Hatta o kadar bile beklenmeyecektir. Zira Haziran 2009’da ABD Kongresinin gündemine getirilecek “soykırım” tasarısının bu şartlarda geçme ihtimali oldukça yüksektir. O halde ne yapılmalıydı. Kanaatimize göre bu konu soykırım tanımlaması-sınır açma ekseninden çıkarılarak ABD’nin bölgedeki çıkarları ile pazarlık unsuruna çevrilmeliydi.

 

Obama’nın Türkiye ziyaretinde kendisine açık bir dille şu husus ifade edilmeliydi ki, Türk tarihine atılacak bir iftiranın faturasını ABD’nin çekeceği ve başta İncirlik Üssü olmak üzere, Irak, Afganistan, Kafkasya-Orta Asya, Enerji nakil hatları ve diğer bölgesel konularda bölgedeki ABD çıkarları tehlikeye girebilir denmeliydi.

 

Bugün Kafkasya’da Türk – Ermeni ve Türk-Azerbaycan ilişkileri son yılların en hareketli ve en hassas dönemlerinden birisini yaşamaktadır. Özellikle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler bağımsızlığından buyana en hassas ve kritik dönemini yaşamaktadır. Bu kadar hassas bir dönemden geçiyor olmamıza rağmen Türkiye’den Azerbaycan’a yapılan en son üst düzey ziyaret Eylül 2008’de Cumhurbaşkanı Gül tarafından yapılmıştır. Bu ziyaret de Erivan ziyareti sonrasında gönül alma maksadının ötesine geçememiştir. Başbakan Erdoğan’ın son ziyareti ise Ağustos ayında yaşanan Kafkasya savaşı sonrasında olmuştu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ise en son 5 Kasım 2008 tarihinde Türkiye’ye gelmiştir.

 

Ortada garip bir durum vardır. Bölgede bu kadar hayati konular görüşülürken son 6 aydır iki ülke arasında liderler düzeyinde herhangi bir ziyaret gerçekleşmemiştir. Böylesine hassas bir konunun telefon görüşmeleri ile geçiştirilmesi elbette ki, düşünülemez. Sorun da zaten buradan başlamaktadır. Her ne kadar gerekli bilgilendirme yapılıyor denilse de yüz yüze görüşülemediği için Azerbaycan nezdinde ikna edici bir diplomasi yürütülememiştir. Kamuoyları nezdinde de aynı şekilde kamu diplomasisi çalışması yapılamamıştır. Anlaşılan o ki, Türkiye’de basın önünde Karabağ sorununda gelişme sağlanmadan sınırların açılamayacağına dair verilen güvenceler Azerbaycan’ın tedirginliğini giderememiştir. Hele ki, NATO ve Rasmussen örnekleri ortadayken Azerbaycan nezdinde gazeteciler önünde yapılan açıklamalardan daha fazlası yapılmalıdır.

 

Son günlerde Azerbaycan’ın Rusya ile yakınlaşmasını ve enerji konusundaki olası işbirliği imkanlarını da değerlendirmekte fayda vardır. Kanaatimizce bölgede Rusya’yı en iyi tanıyan ülkelerden birisi Azerbaycan ve en iyi tanıyan liderlerden birisi de İlham Aliyev’dir. Bu sebeple Azerbaycan’ın Batı ve Türkiye seçeneklerinden tamamıyla vazgeçerek Rusya ile yakınlaşma stratejisi izleyebileceğini düşünmüyoruz. İlham Aliyev bütün yumurtaları aynı sepete koymayacak kadar tecrübeli bir siyasetçidir. Zannımızca Azerbaycan’ın Rusya’ya yönelik yakınlaşma çabaları kısa vadeli taktiksel adımlar olarak değerlendirilmelidir. Azerbaycan’ın orta ve uzun vadeli çıkarları Batı ve Türkiye ile iyi ilişkilerden geçmektedir. Bu anlamda Azerbaycan dış politikasında çok ciddi bir yön değişikliği beklememekteyiz. Bununla beraber Rusya’ya elini veren Azerbaycan’ın daha sonra kolunu geri almasının da çok kolay olamayacağını da belirtmek gerekir. Bu krizin bir an önce giderilmemesi durumunda “bir millet iki devlet” gibi son derece önemli bir sloganla yola çıkan iki kardeş ülke arasındaki manevi bütünlüğün ciddi zarar görmesi endişesi mevcuttur.

 

Şunu da unutmamak gerekir ki, 1993 yılında Türkiye’nin sınırı kapatırken ileri sürdüğü sebeplerin hiçbirisi ortadan kalkmış değildir. Türkiye’nin şimdiye kadar Ermenistan ile sınırları açmaması Ermenistan’ı barışa zorlayan sebeplerden birisiydi. Şimdi Karabağ konusunda bir gelişme sağlanmadan sınırların açılması durumunda Ermenistan’ın barıştan uzaklaşması ihtimali Azerbaycan’da savaş seçeneğinin güçlenmesine sebep olabilir. Kollektif Güvenlik Anlaşması üyesi olan Ermenistan’a bu durumda NATO’nun 5. Maddesi gibi yardım edecek ülkeler karşısında Türkiye’yi de içine alabilecek bölgesel çatışmalar ihtimalini de unutmamak gerekir.

 

Bu krizden en karlı çıkan ülkenin Rusya olması ihtimali yüksektir. Rusya bölgede önceki yıllardan farklı olarak bu yöndeki birçok tersi fikre rağmen biz Rusya’nın Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırların açılması sürecini desteklediğini düşünmekteyiz. Ama bu sürecin oldukça uzun bir süreç olması da Rusya’nın istediği bir husustur.

 

Rusya sınırların açılması ile stratejik müttefiki Ermenistan’ın ekonomik olarak rahatlamasını sağlamış olacaktır. Bugün Ermenistan’ın altyapı yatırımları ve önemli şirketlerinin de aralarında bulunduğu, genel olarak Ermenistan ekonomisinin yüzde 70’ini elinde bulundurduğu için Ermenistan’ı batıya ve/veya Türkiye’ye kaptırma endişesi taşımamaktadır.

 

Bugün açmak istenilen Ermenistan sınırı Kollektif Güvenlik Anlaşması gereği Rus askerleri tarafından korunmaktadır. Ayrıca Rusya’da 2 milyon civarında Ermeni yaşamaktadır. Bu kişilerin bir kısmı Rusya bürokrasisinde önemli ve kilit noktalarda çalışmaktadır. Bu ve diğer sebepler dolayısıyla Rusya ile Ermenistan’ın ilişkilerinin kolay kolay sekteye uğraması ve/veya başka ülkeler lehine değişmesi ihtimali zayıftır. O halde Rusya, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin gelişmesini desteklemekte ve bu arada şu beklentiler içerisine girmektedir:

 

1.     Gürcistan üzerindeki stratejik ulaştırma dehlizlerinin bir kısmı Ermenistan üzerine kayacağından Gürcistan’ın stratejik değeri azalacak ve Batı Gürcistan’a gereğinden fazla değer vermeyecek ve Rusya karşısında Gürcistan bu kadar hararetle savunulmayacaktır. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, Nabucco başta olmak üzere bazı boru hatlarının da Ermenistan’dan geçmesi planlanmaktadır.

2.     Azerbaycan ile Türkiye’nin arasında ortaya çıkacak bir soğuma Güney Kafkasya’da bütün dengeleri altüst edecek ve bu dengeler Rusya lehine değişebilecektir.

3.     Azerbaycan bir terazi gibi Türkiye’den uzaklaştıkça Rusya’ya yakınlaşacaktır. Bu ise bölgede Gürcistan’a en büyük desteği veren Azerbaycan’ı Gürcistan konusunu yeniden düşünmeye sevkedecektir. Nitekim İlham Aliyev’in bu ay başında Moskova ziyaretinde bu konu gündeme gelmiş ve Medvedev daha şimdiden Gürcistan konusunda Bakü’ye tavsiyelerde bulunmaya başlamıştır. Dolayısıyla da doksanlı yılların başlarından itibaren başarılı bir şekilde yürütülen Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan ekseni Rusya-Ermenistan-İran ekseni karşısında mevzi kaybedecektir.

 

Ermenistan ise bu süreçten en karlı çıkacak ülke olacaktır. Her şeyden önce doksanlı yılların başından beri ısrarla sürdürdüğü bir politika olan Türkiye ile ilişkilerde Azerbaycan/Karabağ şartını devreden çıkarmış olacaktır. Obama-yerli özürcüler kanalı ile Mets Eghern kelimesi ile soykırımın Ermenicesini Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışacaktır.

 

Türkiye-Azerbaycan birliğini başarılı bir şekilde bozarak hem Türkiye’nin ve hem de Azerbaycan’ın bölgede zayıflamasını sağlayacaktır. Ayrıca Dağlık Karabağ ve etrafındaki Azerbaycan’a ait arazilerin bir kısmından çekilse bile bunun Türkiye’nin hanesine yazılmasına engel olarak en azından Rusya’nın hanesine yazılmasına nail olacak ve Türkiye’nin bölgedeki rolünü zayıflatacak, Rusya’yı ön plana çıkaracaktır.

 

Unutmamak gerekir k, bugün Türkiye’nin Ermenistan açılımı diğer Türk cumhuriyetleri tarafından da dikkatle takip edilmektedir. Türkiye’nin ABD baskısı ile Azerbaycan’ın hayati çıkarlarını savunmaktan vazgeçebileceği şeklinde bir algılamanın ortaya çıkması durumunda bile diğer Türk cumhuriyetleri nezdinde ciddi bir itibar ve güven kaybı ile karşı karşıya kalacaktır.

 

Bir yol haritasında mutabakat sağlanması elbette ki, sınırların hemen açılacağı anlamına gelmemektedir. Ancak Türkiye’ye bu konuda yöneltilen baskıların giderek ağırlaştırılacağı, kıskacın da giderek daraltılacağı tahmin edilebilir. Özellikle Haziran ayında Kongre’ye getirilmesi planlanan tasarı bu konuda önemli vasıtalardan birisi olarak karşımıza çıkacaktır. Bütün bu şartlar altında Türkiye’nin bu yol haritasını bir taraftan zamana yayması ve mümkün olduğu kadar uzatması ve diğer taraftan da en yakın zamanda Bakü’ye Başbakan veya Cumhurbaşkanı nezdinde ziyarette bulunulması ve Bakü’nün sağlam verilerle ikna edilmesi gerekmektedir.

 

Bu çerçevede Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmeden sınırların açılmayacağının Bakü’de yüksek sesle ifade edilmesi de gerekecektir. Sadece liderler düzeyinde ziyaretler yetmez. Bunun sivil toplum kuruluşlarının da yardımı ile başarılı bir kamu diplomasisi ile desteklenmesi de gerekmektedir. Hem Azerbaycan kamuoyu ve basınında ve hem de Türk kamuoyu ve basınında bazı kesimlerin birbirini suçlayıcı tarzda yaklaşımlarına bir an önce son vermeleri sağlanmalıdır. Bu anlamda Başbakanın açıklamalarını da dikkatli bir dilde yapmasında fayda vardır.

 

Unutmamak gerekir ki, Kafkasya’da Türkiye için aslolan Azerbaycan’dır. Azerbaycan’ın hilafına herhangi bir açılım yapılmamalıdır.