TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlilerinden Sayın Doç. Dr. Birgül DEMİRTAŞ, TÜRKSAM için Avrupa Birliği’nin Ukrayna krizine yönelik tutumuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 

 

Wall Street’ten Tahrir Meydanı’na, Bosna Hersek şehirlerinden Şam sokaklarına uluslararası toplum son yıllarda pekçok toplumsal harekete sahne olurken bunların arasında bir tanesi diğerlerinden farklı bir özellik taşıyordu, çünkü o meydanda toplanan insanların başlıca amacı; demokratikleşme, iyi yönetişim, ekonomik koşulların iyileştirilmesi gibi diğer toplumsal hareketlerde de görülen ortak hedeflerin yanı sıra; siyasetçilerin ülkelerinin Avrupa Birliği (AB) yönelimini askıya almasını engelleyebilmekti. Kiev meydanı, bu anlamda Avrupalılaşma yolunda dünyada ortaya çıkan şu ana kadar ki en büyük toplumsal hareket olarak nitelendirilebilir. Tabiri caizse, Kiev meydanı haftalarca adeta bir “Avrupalılaşma devrimi” nüvesine sahne olmuştu.

 

Onlarca insanın uğruna hayatını kaybettiği Avrupa Birliği’nin Ukrayna krizine yönelik tutumunu incelemek birkaç açıdan önemli: İlk olarak, AB’nin Maastricht Antlaşması’ndan bu yana ulaşmaya çalıştığı ortak dış politika hedefinde hangi noktaya gelindiğini ortaya koymakta. İkinci olarak, krizleri çözümlemede potansiyelinin ne olduğunu göstermesi açısından önemli. Üçüncü olarak, hangi araçları ne düzeyde kullanabildiğini işaret etmekte. Bir başka nokta da, Ukrayna krizinin AB’nin çıkarları ile temsil ettiği değerler arasındaki çelişkileri ne ölçüde çözümleyebildiğini gözlemleme imkanını ortaya koyması açısından dikkate değer.

 

Gelinen aşamada temel sorunlardan bir tanesi demokratikleşme, insan hakları, azınlık hakları, çevre güvenliği, hukukun üstünlüğü ve iyi yönetişim gibi çağdaş değerleri savunan; insanlık tarihinin ilk ulusüstü örgütü olan bir uluslararası kuruluşun; dış politikayı 19. yüzyılın klasik jeopolitik kuramlarına göre algılayan, siyaseti Makyavelist perspektiften gören, II. Wilhelm’ci bir güçler dengesi algılaması içerisinde olan bir ülkeyle arasındaki diyalogu nasıl sürdürebileceği ve anlaşmazlığı nasıl çözümleyebileceği. Daha kısa bir ifadeyle sivil güç olarak kendisini konumlandıran bir aktörün, klasik Realpolitik güç politikalarıyla hareket eden bir devleti uluslararası hukuka uymaya, çoktaraflı davranmaya ve statükoyu savunmaya nasıl ikna edebileceği sorunsalı olanca ağırlığıyla karşımızda durmakta.

 

Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi karşısında AB’nin izlediği politika öncelikli olarak uluslararası hukukun genel ilkelerinin savunulması, yani devletlerin toprak bütünlüğünün desteklenmesi şeklinde oldu. AB, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmaya devam etti Kriz boyunca, AB, ABD’nin geleneksel küçük ortağı olma konumunu sürdürdü ve iki aktör şu ana kadar ortak hareket edebildi.

 

AB’nin krizle ilgili resmi söylemi, geleneksel olduğu üzere üye ülkelerin çıkarlarının en düşük ortak paydası olmaya devam etti ve “toprak bütünlüğü” söylemi defalarca vurgulandı. Bunun yanında Birlik, hem sert güç hem de yumuşak güç politikalarının kombinasyonunu kullanmaya çalıştı. Bu bağlamda, bazı Ukrayna ve Rusya vatandaşlarına seyahat yasağı kondu ve malvarlıkları donduruldu. Ancak ne var ki bu yaptırım Rusya tarafından ciddiye alınmadı ve de şu ana kadar krizin çözümüyle ilgili herhangi bir etki sağlamadı. Bunun yanında, bir yandan Ukrayna’yla Ortaklık Anlaşması’nı siyasi unsurlarla ilgili bölümleri imzalandı ve serbest ticaretle ilgili bölümlerin seçimlerden sonra imzalanacağı teyit edilerek Ukrayna’nın Avrupalılaşma sürecine verilen destek teyit edildi. Ayrıca, Ukrayna’dan ithal edilecek mallara uygulanacak tarifeler düşürüldü. Ancak bununla da kalınmadı, Batı’ya sadece coğrafi olarak değil, siyasi yönelim olarak da yakın olan eski Sovyet coğrafyasının parçası olan ülkelere yeşil ışık yakıldı. Gürcistan ve Moldova’yla en geç Haziran ayında Ortaklık Anlaşması imzalanacağı vurgulanarak, Brüksel’in komşu bölgeler üzerindeki etkinlik alanını arttırmak istediği vurgulanmış oldu. Bir de bunlara ilaveten, Rusya’yla AB arasındaki ilişkileri geliştirmek için yapılan ikili görüşmeler askıya alındı.

 

Buradaki temel meselelerden bir tanesi AB’nin çıkarları ve değerleri arasındaki paradoksu nasıl aşabileceğidir. Çünkü üye ülkeler hem doğalgaz hem de elektrik ihtiyaçlarının ortalama olarak yaklaşık üçte birini Rusya’dan karşılamaktadır, dolayısıyla enerji güvenliği meselesi, AB’nin ayağındaki prangalardan biridir. Özellikle doğalgaz kaynaklarının çeşitlendirilmesinin vakit alacak olması, Moskova yönetiminin elinde stratejik bir koz olmayı sürdürmektedir. Buna bir de Avrupalı işinsanlarının Rusya’daki doğrudan yatırımları, Rusya’nın Güvenlik Konseyi daimi üyeliği ve nükleer silahları eklenince Brüksel’in içinde bulunduğu açmaz daha fazla ortaya çıkmaktadır. Şu ana kadar uygulanan yaptırımların Rusya’nın Ukrayna politikasını değiştirmekte başarılı olduğu söylenemez. Daha kapsamlı bir yaptırım planı ise Brüksel’in şu ana kadarki çıkarlarına aykırıdır. Dolayısıyla daha önceki diğer pek çok vakada olduğu gibi, Avrupalı çıkarlar, Avrupalı değerlerin yayılmasını engellemektedir.

 

AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’un Ukrayna’yla imzalanan Ortaklık Anlaşması’nın Ukrayna’yı ve halkını Avrupa’nın kalbine ve Avrupalı yaşam şekline yakınlaştıracağını söylemesi bir temenniyi yansıtmaktadır. Ancak asıl temel meselelerden bir tanesi de, sadece Ukrayna’nın ve halkının değil, aynı zamanda, eğer Avrasya bölgesinin barışı ve güvenliği AB için önem taşıyorsa, Rusya yönetiminin de nasıl Avrupalılaştırılacağı meselesidir. Bu soruya, AB’nin bugün vereceği net bir yanıt yoktur. Rusya’nın etki alanındaki krizlerle örülü ülkelere, üyelik perspektifi sunulmadan, sadece siyasi ve ekonomik ilişkileri iyileştirme havucunun verilmesinin ne derece dönüşüm sağlayacağı, Batı Balkanlar örneği de hatırlandığında, tartışmalıdır. Sonuç olarak, Avrasya’da bir halk, Avrupalılaşma gayesiyle bir devrim girişiminde bulunmuş, karşılığında toprak bütünlüğünü kaybetmiştir. Bu toplumsal hareketliliğin istese de istemese de ilham kaynağı olan aktör ise çıkarları ve değerleri arasındaki çelişkiyi aşamamıştır ve bu nedenle Batı dünyasının küçük ortağı konumunu sürdürmekle yetinmektedir.