Ülkemizin birlik ve beraberliğinin, topraklarımızın bölünmezliğinin en az Sevr dönemindeki kadar tartışıldığı günler yaşıyoruz. Tehdit algılama yeteneğimizin köreltilmesi girişimleriyle, varlığımızın temeli olan toplumsal değerlerimizin yok edilmesi çabaları birlikte yürütülmektedir. Sahte demokratik hak ve özgürlükler söylemleriyle toplum bilincinin yerine birey bilinci yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Kıvançta da tasada da ortak duyguları paylaşan vatandaşların yaşadıkları ulus-devletlerin sonunun geldiği yalanına inanmamız istenmektedir. Ülkenin demokratikleşmesi adın yapıldığı aldatmacasıyla yürütülen bu sinsi oyunun boğucu havasından kurtulup çevremize şöyle bir bakmamıza, ne olup bittiğini görmemize izin verilmiyor.

 

Bize kendileri gibi olacağımız vaatlerinde bulunanların ülkelerindeki gerçekler sandığımızdan çok farklıdır. Ekonomiden, sanata kadar dünyaya her alanda şekil verenler ülkelerindeki bir doğal afeti millî yas ya da bir olimpiyat şampiyonluğunu gurur günü haline getirmektedirler. Doğumdan veya sonradan kazanılmış vatandaşlığa bakmaksızın her bireye ortak kimlik kazandırmaktadırlar. Bunun sonucunda bir Vietnamlıdan Fransız, bir Ekvatorludan Amerikan vatandaşı yaratılmaktadır. O ülkede hakim kılınan kimliğin her bir vatandaşını sarıp, sarmalaması sağlanmaktadır. Bizde alt kimliklerin anayasada tanımlanması istenirken onlarda çok farklı bir tutum bulunmaktadır. Onlar, tümüyle yok edilemeyeceğini bildikleri alt kimlikler kültürel serbesti içerisine almakta, bu alanın dışına çıkmasına ve siyasi veya ideolojik niteliğe bürünmesine engel olmaktadırlar. Yaratılan ortak bilinç sayesinde ülkenin birlik ve beraberliğine, topraklarının bütünlüğüne, manevi değerlerinin korunmasına duyarlı vatandaşlara sahip ülkeler haline gelmektedirler.

 

Dünya Soros’un ve küresel kapitalizmin propagandacılarının yazmalarını ezberden okuyan ulus-devlet karşıtlarının düşüncelerinin birer yalan olduğunu gösteren örneklerle doludur. 11 Eylül sonrasının Amerika’sının tek yürek olduğu günler hâlâ tazeliğini korumaktadır. Ya da İspanya’nın ETA terörüne karşı “Basta Ya” diyerek yürüdüğünü hatırlayalım.

 

Ortak değerlere sahip ülkelerin önlenemez felaketler karşısında bile yıkılmadığını görüyoruz. Dünyanın yörüngesinde kaymaya neden olabilecek korkunç güce sahip Uzakdoğu depremleri ve sonrasındaki tsunamiler bunun açık örnekleridir. Paramparça edilen ortak değerlerinin yerine etnik topluluk değerlerinin konulduğu Endonezya’daki deprem sonrası etkilerle, manevi bütünlük içerisindeki Japonya’daki etkilerin arasında çarpıcı zıtlıklar vardır. Bu nedenle deprem sonrasının Japonya’sı, üzerinde durulmaya değer bir özelliğe sahiptir.

 

Depremin ve tsunaminin yarattığı yıkımın akılları durduran görüntülerini unutmak mümkün değildir. Felaket, dünyanın teknoloji birincisi Japonya’yı bir anda II. Dünya Savaşı’nın sonrasına döndürdü. Yıkımdan elbette ekonomi de kurtulamadı. Depremden hemen sonra büyük bir hızla düşen Tokyo borsası iki gün sonra ekonomistleri hayretler içinde bırakan bir yükselişe geçti. İlk günlerin paniğiyle olası bir enflasyonun etkilerinden korunmak amacıyla Japonya dışına çıkan sermaye, hemen birkaç gün içinde geri döndü. Hükümetin hazineyi tümüyle ekonomiye yönlendirmesi sonucunda Japon iş çevreleri hiç tereddüt etmeden aralarında oluşturdukları ortak anlayış içerisinde yurt dışındaki mali yatırımlarını ülkelerine döndürdüler. Büyük bir inançla alınan kararların etkileri dalga dalga dünya ekonomi çevrelerine de yansıdı ve yene duyulan güven sayesinden ülkenin ekonomik kaybının önüne geçildi.

 

Fransız bankası Societe General’in felaketten sonra yaptırdığı araştırmanın sonuçları, bizlere pek çok insanlık dersini anlatmaktadır. Bu araştırmanın sonucunda büyük bir sıkıntı yaşandığı halde akaryakıt istasyonlarında yığılmaların olmadığı ortaya çıktı. Enerji ve ulaşımın uğradığı hasar nedeniyle gıda maddelerinin piyasaya kısıntıyla sunulmasına rağmen bu alanda da kargaşa yaşanmadığı görüldü. Haiti depreminden sonra aradan günler geçmiş olmasına rağmen kaldırılmayan cesetler nedeniyle sokakların koktuğu, bir taraf yağmalama yaparken, diğer tarafın açlıktan ölmek üzere olduğu haberlerini unutmayalım.

 

Deprem, tsunami ve bunca felaket yetmezmiş gibi en son olarak da nükleer santralin patlama riski altında yaşayan Japonlar hakkında Fransız Le Figaro gazetesi şunları yazıyor: ‘(felaketzede Japon) Kaderci bir sakin ‘bir tek volkanımız eksik’ diye alay etti. Doğanın bu saldırısına karşı Japonlar sadece kendilerine güveneceklerini anlamışlar, devlet güçlerinin işi başından aşkın. Böyle olunca komşuluk çevreleri bir araya gelip şaşkınlık veren bir dayanışma oluşturmuşlar. Bunun gibi kıtlık zamanlarında Japonya’da yağmalama olma riski yok. ‘ Le Figaro’nun bu tespitine BBC’den Clare SPENCER, ‘yedi kez düş, sekiz kez ayağa kalk ‘ Japon atasözüyle destek veriyor.

 

Geçtiğimiz günlerde Japonya’nın NKH televizyonunda deprem ve tsunamide hayatlarını kaybedenlere ait kişisel eşyaların sergilendiğini ve ölenlerin yakınlarının gözyaşları içinde eşyaların arasında gezinip sevdiklerinden küçük bir hatıra aradıklarını gösteren bir program yayınlandı. Kayıp eşyaların sergilenmesini düşünmek yüksek bir ahlâkın ürünüdür. Ancak sergilenen bu eşyaların arasından açıkgözlük yapmayıp sadece kendisini ilgilendireni gözyaşları içinde aramak ise daha yüksek bir ahlâkın sonucudur.

 

Felaketten sağ olarak kurtulanların yıkıntılar arasında bularak polise teslim ettikleri cüzdanlardaki nakit paraların toplamının 48 milyon dolar olduğu bildiriliyor. Ayrıca oluşturulan arama ekiplerinin de buldukları nakit paranın 30 milyon dolar tutarında olduğu açıklandı. Sözü edilen paraların ve diğer değerli maden ve kâğıtların ya da kişisel eşyaların toplanması ve geride kalan yakınlarına ulaştırılması sırasında hırsızlığa, soygun ve talana rastlanılmadığını belirtmek ise son derece gereksiz olacaktır.

          

Aldığı darbelere rağmen korumayı başardığımız ve sergilemekte ürkek davrandığımız maneviyatımızı ortaya koymak için daha fazla beklememeliyiz. Bugün artık terörün eliyle şekillendirilen kimlik kavgasından kurtulmanın zamanıdır. İnsani söylemleri öne çıkaranların yarattıkları parlak ortamın gözlerimizi kamaştırmasına, kaldırılan toz bulutunun arkasına gizlenen tuzaklara karşı duyarlı olmak zorundayız. Birlik ve beraberliğimizin, topraklarımızın bölünmezliğinin bizi birbirimize bağlayan toplumsal değerlerimizin ortadan kaldırılması oyunlarını bozmalıyız.