Bugünkü konuştuklarımızı 1980’in sonlarında dile getirdiğimizde terörle mücadele edenler bile olmaz öyle şey diyerek şiddetle karşı çıkıyorlardı. O gün mümkün görülmeyenlerin bugün birer olağan gelişme olması karşısında artık fazla bir şaşkınlık göstermiyoruz.

 

Etnik bölücüler, ilginç bir şekilde devletin birkaç yüzyıllık hantallık hastalığının çaresini teröre taviz verilmesinde görecek kadar ileri gitmiş durumdalar. PKK, silahlı propagandayı tırmandırdığı 1990’da HEP’i kurduğunda, devlet kadar örgüt üyeleri bile bunun neden ortaya çıktığını anlayamamıştı. Eğitimsiz, bilinçsiz sadece öldürmeye kurulmuş örgüt kadroları bile partimiz var ya, bir diğerine ne gerek var diyerek güya eleştirmişlerdi. Ne gariptir ki, cephe faaliyetiyle silahlı faaliyetin farkını kavrayamamış teröristler, PKK’yı bugünlere getirdi.

 

İşte şimdi artık PKK tüm birimlerini kullanarak, demokrasiden söz etmekte ve seçilmişlerin yönetimi altındaki yetkileri genişletilmiş bölgeleri, Kürtlerin hatta Türklerin huzuruna, refahına kapı açacağını iddia etmektedir.

 

Yetkileri genişletilmiş bir yerel yönetimi ucu açık bir özerk yönetime dönüştürmenin en sağlam yolu olacağı bilinciyle hareket ediyorlar. Ustaca bir ketumiyetle devleti, bölgeden tasfiye etmede önemli bir eşiği geçmenin hazırlığı içerisindeler.

 

PKK bugün geldiği son aşamada silahlı faaliyetine paralel bir güç oluşturarak, halkın yönetimini ele geçirmek ve bu suretle de bölgeye meşru ve kalıcı bir güç olarak yerleşmek zorunda. İçeriden ve dışarıdan gelen etkilerle bu zorunluluğun baskısı altında.

 

Yalpalayarak giden terörle mücadelemiz PKK’nın bu hedefine uzanmasını kolaylaştırıyor. 1984’te kendilerinin bile inanmadıkları bir noktaya doğru ilerlediklerini görüyorlar. ÖCALAN’ın İmralı’ya kapatılmasını enerjiye dönüştüren terör örgütü, bugün sınırlarını kendisinin belirlediği bir bölgede Türkiye Cumhuriyeti Devletine paralel bir otorite olmaya talip. Hem de bu ülkenin yasasından güç alarak.

 

Pek çoğumuzun terör yorgunluğu ve yılgınlığı içinde önümüze sürülen her çözüm önerisine enini sonunu düşünmeden sarılmamız ileride giderilmesi mümkün olmayacak büyük zararlara yol açacaktır. PKK’lı çevrelerin sloganlaştırdıkları “Analar ağlamasın” söyleminin arkasına etnik bölücü Kürtçülüğün yasallaşması gizlenmektedir. Aynı şekilde, “bölge artık Ankara’dan yönetilemiyor” tezi bölgesel yönetimin devlete paralel hale getirilmesi hedefinin örtülü ifadesidir.

 

Diyelim ki, bu yüzyılda bu devlet modeli eskimiş ve sorunların çözümsüzlüğünün temelinde bu eskimişlik var. Kabul edelim ki, PKK Kürt halkının meşru temsilcisidir. Madem ki, terör PKK’nın isteklerinin kabul edilmesiyle bitecekmiş, verelim gitsin. Kürtçe anayasada ikinci dil olarak yer alsın, ÖCALAN’ı kapatıldığı adadan alalım eve koyalım, kaleşli, bombacı katilleri ve onların işbirlikçilerini cezaevlerinden çıkaralım.

Bütün bunlardan sonra terörün bitmediğini, etnik Kürt bölücülüğünün bir salgın gibi Türkiye’nin neresinde Kürt varsa oraya ulaştığını, Ankara’dan yönetimin ne kadar isabetli olduğunu, şiddetin, terörün son bulmadığını, PKK’nın gölgesinde kalan diğer etnik bölücü hareketler için emsal teşkil ettiğini gördüğümüz gün çok geç olacaktır.  

 

(Devam edecek)