2006 yılında yayınladığımız Turuncu Devrimler kitabının ilk baskısı kısa sürede tükenmiş, yayınevi kapanması sebebiyle de yeni baskıları yapılamamıştır. Son günlerde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimler sebebiyle bu konu Türkiye’de gündemin en önemli maddesi haline gelmiştir. Bu konu tartışılırken ilk Tunus’ta başlayan devrimler sürecinde bu konu Türkiye’deki bir kısım medya temsilcisi ve uzmanları tarafından tam olarak algılanamamıştır. Hatta bazı köşe yazarları Türkiye’de bu konuda şimdiye kadar hiçbir araştırma yapılmadığını dahi ileri sürmüşlerdir. Oysa daha Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu kitabın yayınlandığı 2006 yılı Temmuz ayına kadar dünyadaki bütün halk hareketlerini incelemiş ve bunu da Turuncu Devrimler isimli kitap ile yayınlamıştık. Ama anlaşılan o ki, medyadaki birçok uzmanımız bu kitaba ulaşamamıştır. Bu tarihten sonra da çalışmalarımızı sonlandırmamış dünyada yaşanan kalk hareketlerini incelemeye devam ettik. Bu sebeple de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimler ve sonrasında yaşananlar bizim için sürpriz sayılmamıştır. Bu gün Türkiye’de yaşanan tartışmalardan bazılarına da daha o tarihte açıklık getirilmiştir. Örneğin bugün yaşananlar devrimidir, değimlidir? Gençlik örgütlerinin devrimlerdeki rolü nedir? Bu devrimler iç dinamiklerle mi, yoksa ABD gibi küresel güçlerin etkisi ile mi yapılmaktadır gibi konular o tarihte incelenmiştir. Yine o tarihte bu devrimler incelenirken Türkiye’nin rolü ve Ortadoğu’ya kaydırılması ve domino etkisi de incelenmiştir. Kitabın yeni baskısının yapılmaması sebebiyle 2006 yılında yayınlanan Turuncu Devrimler kitabımızın ilk bölümü burada biraz kısaltılarak yayınlanmaktadır. Kitabın Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki devrimleri ve isyanları da içeren yeni baskısı çok yakında raflarda yerini alacaktır.

 

Aşağıda Sinan OĞAN tarafından 2006 yılında yazılan TURUNCU DEVRİMLER kitabının birinci bölümü kısaltılarak verilmiştir. Kitabın yeni baskısı Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu da kapsayacak şekilde yakında çıkacaktır.

 

BİRİNCİ BÖLÜM: Yeni Dünya Düzeni ve Sivil Devrimler

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla iki kutuplu dünyanın tek bir süper gücün mutlak hâkimiyetine girmesi ve bu süper gücün terör saldırıları karşısında savunma reflekslerinin harekete geçmesiyle demokratikleşmenin dördüncü dalgasını başlatması Francis Fukuyama’nın[1] iddia ettiği gibi tarihin sonunun gelmediği, bilakis tarihin çok daha önemli bir aşamaya kadem bastığını göstermektedir.

 

Tarihin bu yeni aşaması dünyanın tek süper gücü ABD’nin Afganistan’a askerî operasyonuyla başlamıştır. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ve Afganistan’a yapılan askerî müdahale “uluslararası terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak, bir uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür.[2] (ADP) olmuştur. Zira, bu tarihten sonra Pentagon tarafından çok daha önceden hazırlan ancak, hayata geçirilmek için uygun zaman ve zeminin beklendiği düşünülen “Demokrasi İhracı Projesi” (Project Democrasy) hayata geçirilmeye başlanmıştır.[3] Daha doksanlı yılların başlarında akademisyenler tarafından tartışılmaya başlanan “Genişletilmiş” Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Project) BOP, 11 Eylül’ün yarattığı ortam sayesinde uygulama alanı bulabilmiştir. BOP çerçevesinde harekete geçirilen bir başka proje de Avrasya’nın Dönüşümü Projesi [4] Bu proje aslında bu kitabın ana temasını ve ABD’nin ise Avrasya politikasının belkemiğini oluşturmaktadır.

 

Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ve Avrasya’nın Dönüşümü Projesi ile ABD bölgeye yönelik beş temel stratejik hedef gütmektedir: Bu hedefler;

 

1) Enerji kaynakları üzerinde güvenlik denetimi ve kesintisiz erişimin sağlanması,

2) Bölgenin ABD denetiminde demokratik dönüşümünün sağlanması,

3) Çin ve Rusya’nın baskı altına alınması ve kontrolü,

4) Bölgede ABD’nin dünya hâkimiyetini sağlamaya yönelik yeni ve kalıcı askerî üslerin temin edilmesi,

5) Bölgedeki radikal dinî unsuların kontrollü bir şekilde eritilmesi ve İsrail’in bölgesel güvenliğinin sağlanması olarak sıralanabilir.

 

Uluslararası ilişkiler literatüründe son dönemde “Hard Power (Sert Güç)” ve “Soft Power (Yumuşak Güç)” kavramlarının farklı şekillerde yeniden kullanıldığına şahit olunmaktadır. Bu yeni yaklaşım ile ABD bu güç unsurlarını kullanarak “küresel askerî hegemonya” ve “küresel sivil denetimi” sağlamaya çalışmaktadır.

 

“Soft Power” kavramı, ilk defa Joseph S. Nye tarafından 1990 yılında yayınlanan “Liderliğe Mecbur: Amerikan Gücünün Değişen Doğası” (Bound to Lead: The Changing Nature of American Power) adlı kitapta ortaya atılmıştır. Nye bu kitapta “Soft Power” kavramını şu şekilde açıklamıştır: “Başkalarına cazip gelerek ve onları ikna ederek hedeflerinizi benimsemelerini sağlayarak istediğinizi elde etme hüneridir… Yumuşak güç, zorlama ve baskı değil işbirliği ve iknadır. Özü bir takım değerlerde bulunur. Mesela demokrasi ve insan hakları, bir ülkenin kültürünün, politik ideallerinin politikalarının cazibesiyle oluşur… Yumuşak güç kimin kazandığına değil kimin hikayesinin kazandığına ilişkindir.. Enformasyon çağında siyaset, sonunda kimin öyküsünün galip geleceği meselesidir.” Nye’ye göre “Hard Power” ise: “Başkalarının sizin isteklerinize uymasını sağlayacak biçimde, askerî ve ekonomik imkânın ya da bir başka değişle ‘havuç ve sopa’ politikasını kullanma kabiliyetidir.” [5]

 

“Soft Power”ın son dönemde en başarılı uygulayıcısı ünlü finans spekülatörü George Soros’tur.[6] Soros, Bush’un 11 Eylül olaylarını kullanarak dünyayı terörize etmeye çalıştığını ve böylelikle asıl amacı demokratik ve liberal değerleri yaymak olan ABD’nin bu rolünü baltaladığını iddia etmektedir.[7] Zira, Soros yıllardır kurduğu Sivil toplum Kuruluşları (STK) ağı vasıtasıyla Amerika’nın kendisi ile dost, “demokratik” rejimler kurma misyonunu üstlenmişken ve Amerikan projelerini usulca hayata geçirirken Bush birdenbire bütün planı ortaya çıkaracak aşırı güç kullanımıyla zedeleyecek bir siyaset izlemeye başlamıştır. Soros’un rahatsızlık duyduğu temel konu da budur. Soros, Bush’un ve yeni muhafazakarların (neo-conservatives) dünyayı giderek artan bir şiddete maruz bıraktığını söylemektedir.

 

Dick Cheney, Eliot Cohen, Steve Forbes, Francis Fukuyama, Donald Kagan, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz gibi “Neo-Conservatives – Neo-Con’lar” olarak bilinen bu şahinler grubu diktatör ve baskıcı rejimlerin daha çok güç kullanma “Hard Power” yoluyla değiştirilmesi ve bu ülkelerin demokratikleştirilmesi metoduna ağırlık vermektedir. Bu grubun denetiminde hazırlanan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” çerçevesinde fiilî askerî işgali de içeren bu anlayışın neticesinde Panama, Afganistan ve Irak gibi ülkeler işgal edilmiştir. Ancak, özellikle Irakı’ın işgali ABD dış politikasında adeta ikinci “Vietnam” sendromunun giderek daha güçlü bir şekilde yaşanmasına neden olmuştur. Zira, 25 Ekim 2005 tarihî itibarıyla Irak’ta ölen ABD askerlerinin sayısının 2 bine ulaşması Neo-Con’ların “Hard Power” politikalarında ciddi tereddütlerin yaşanmasına sebep olmuştur.[8] Ölen ABD askerlerinin sayısının her geçen gün arttığı Irak’taki askerî operasyonları da dikkate aldığımızda Beyaz Saray yönetiminin bundan sonraki demokrasi yayma hedefleri için ABD’ye “biraz masrafın” dışında herhangi bir yük getirmeyen sivil devrimler metoduna “Yumuşak Güç” kullanımına daha ağırlık vereceği düşünülmektedir.[9]

 

ABD’nin bu hedeflere ulaşması için kadim dünyamız yeniden dizayn edilmektedir. Adına “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri bu oyunda; güç ve çıkar ilişkileri; sermaye ve doğal kaynaklar kısacası dünya nimetlerine sahip olma hakkı yeniden paylaştırılmaktadır. Eski metotlar ve/fakat “demokrasi” gibi dünyanın en güçlü silahının kullanıldığı mücadelede küresel aktörler hedefe ulaşmak için birçok unsuru bir arada kullanmaktadırlar. Ülkelerin ve dünyanın yeniden dizayn edilmesi için kullanılan metotların ilki, “işgal”dir. Dünya kurulduğundan beri tekrar eden bu yöntemle Afganistan ve Irak işgal edilmiş ve bu ülkeler süngü zoruyla demokratikleştirilmeye zorlanmıştır.

 

İkinci yöntem sivil devrimler yoluyla iktidarların devrilmesi ve küresel aktörlerle uyum içinde çalışacak rejimlerin kurulmasıdır. Bu yöntemle içerde oluşturulan muhalefete dışarıdan verilen maddî ve manevî destek neticesinde sivil halk ayaklandırılarak mevcut rejime karşı çıkılmaktadır. Sivil itaatsizlikle başlayan bu ayaklanmalar bütün teknolojik imkânlar kullanılarak ülke sathına yaygınlaştırılmakta ve sonuçta iktidarlar görevi bırakmak durumunda kalmaktadırlar. Ancak bu yöntemin uygulanması için “seçim” şartı zorunludur. Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da rejimler bu metotla değiştirilmişlerdir. Sivil devrimlerin arkasındaki güçler hemen hemen aynıdır. Bu güçler; doğrudan devletler, bu devletlerin resmî organlarıyla doğrudan veya dolaylı ilişki içinde bulunan STK’lar ve çokuluslu şirketler olarak tanımlanabilirler. Bugün birçok ülke iç politikasını belirlerken küresel güçlerin ve çok uluslu dev şirketlerin çıkarlarını da gözetmek durumundadırlar.

 

Ülkeler üzerinde egemenlik kurmak ve bu ülkelerin “özgür dünya” ile bütünleşmesini sağlayan üçüncü metot ise “iç dinamiklerle” oynanarak rejimlerin boyun eğdirilmesi, yoludur. Başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede bu metot başarıyla uygulanmaktadır. Türkiye’de en son Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükûmetinin düşürülmesi hadisesinde bu oyunun izlerini görmek mümkündür. Bu metotta uygulanan başlıca seçenek ekonomik krizler yaratmak ve ülkelerin adeta “yumuşak karnı” olan etnik özellikleri ile oynamaktır.

 

“Demokrasi İhracı Projesi”nin ilk temelleri aslında daha Sovyetler Birliği dağılmadan Doğu Avrupa’da atılmıştır. Proje kapsamında örgütlenecek sivil halk hareketleriyle toplumsal özgürlüklerin genişletilmesine çalışılması ve mümkün olduğu takdirde Batı yanlısı rejimlerin iktidara getirilmesi için çalışmalar yapılması planlanmıştır. Bu Kapsamda çeşitli alanlarda deneme çalışmalarının yapıldığı ve alınan olumlu sonuçlarla projenin genişletildiği gözlemlenmektedir. Nikaragua’da 1979 Sandinistlerin iktidara gelmesinin ardından Amerika kıstasında kendi etkisinin tehlike altına girdiğini düşünen ABD, yeni bir reçete hazırlatmış ve bu tasarıya “demokrasi projesi” ismini vermiştir. Bu strateji çerçevesinde Arjantin, Şili, Brezilya, Uruguay gibi Güney ve Orta Amerika ülkeleri, çeşitli Afrika ülkeleri, daha sonrada kıta ötesi ülkeleri olan İspanya, Yunanistan ve Türkiye gibi Avrupa ülkelerinde ve bu arada Güney Afrika, Doğu ve Güneydoğu Asya'da çeşitli ülkeler, Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Bloku'nun dağılmasıyla ortaya çıkan yeni cumhuriyetlerde “demokrasiye geçiş” süreçleri başlatılmış, coğrafi özellikleri dikkate alınarak askerî darbelerin ve baskıcı rejimlerin ardından “sivil hükûmet”ler kurdurtulmuştur.

 

Bu yeni projeyle demokrasi ihracını hedefleyen ABD, bu amaçla radyo, kitap, televizyon, fon, burs ve ödüllerle ülke aydınlarını kazanmaya yönelik faaliyetler içine girmiştir. Projeye göre bu çalışmaların ana hedefi “beyinde iktidar kurmaktır.” Bu politikalar sonucu yeni bir aydın tipi ve yeni liderler yaratmaya çalışan ABD, bir yandan uzun süredir yatırım yaptığı genç liderleri iktidara taşımanın yollarını aramıştır. Genç kesimlerin çeşitli burslarla Batılı üniversitelerde okutulması ve değişime aday ülkelerde özellikle de gençlik örgütleri vasıtasıyla gençlerin siyasete ısındırılması bu çerçevede yürütülen çalışmalardandır. Elbette ki, bütün bunlar yapılırken o ülkenin değişim açısında “kıvama” gelmesi için iç dinamikleriyle sürekli oynanmaya çalışılmıştır.

 

Demokrasinin Dördüncü Dalgasının Yeni Aracı: Sivil Devrimler

 

"Devrim"in birçok Hint-Avrupa dilindeki karşılığı olan kelime ("Revolution", "Revolucion", "Rivoluzione" vs.), orijinal anlamında gök cisimlerinin dönüş hareketlerini ifade eden bir astronomi terimiydi. Kopernikus'un eseri “De revolutionibus orbium coelesetium”dan sonra bilimde yaygınlaşan bu kavram, 17. yüzyıldan itibaren sosyal ve politik altüstlüklere de işaret etmekte kullanılır olmuştur. Kelimenin sözlüklerdeki karşılığı aşağı yukarı şöyledir:

 

1. Kurulu bir hükûmetin veya politik sistemin zorla ve tamamen yıkılması;

2. Toplumsal yapıda aniden meydana gelen, genellikle şiddetle yaratılan, radikal ve yaygın değişiklik;

3. Herhangi bir şeyde meydana gelen bütünsel ve bariz değişiklik;

4. Mekanik ve astronomide bir cismin kendi etrafında veya başka cisimler etrafında dönüşü.

 

Hint-Avrupa dillerinde, bu kelimenin toplumsal eylemdeki ahlaki değeri belirsizdir: Bilimde insanlık yararına cereyan eden önemli gelişmelere de bu kelimeyle işaret edilirken ("Scientific Revolution" gibi), Hitler yada Mussolini'yi iktidara getiren olaylara da bu kelimeyle işaret edilmektedir. Bugünkü Türkçe'deki "Devrim" ise, genellikle olumlu bir mealde kullanılır.[10] Ancak, burada bizim de inceleme konumuzu oluşturan devrim türü şiddet içermeyen devrimdir. Batı literatürüne “non-violent revolution” olarak geçen bu yeni devrim türüne çok genel anlamı ile Sivil Devrim denilmektedir.[11]

 

Demokrasi[12] mücadelesi amacıyla gerçekleştirilen devrimlerin ilk akla geleni Fransız Devrimi’dir. Fransız Devrimi’nin temel sloganı haline gelen “Liberty, Equality, Fraternity” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) kavramları bu gün de sivil devrimlerde sıkça kullanılan sloganlar arasındadır. Fransız Devrimi’ni gerçekleştiren sınıflar Jan Jak Rouseau, Montesquieu ve Voltaire gibi aydınlanma devri düşünürlerinden ilham alırken bugün Avrasya coğrafyasında gerçekleştirilen devrimlerin ilham kaynağı ve finansal gücünü George Soros ve diğer ‘resmî’ destekli STK’lardır. Her ne kadar bugünkü sivil devrimlerin fiilî uygulamasında sürekli olarak Soros’a vurgu yapılmakta ise de aslında Soros’u “açık toplum” fikrine yönelten ünlü düşünür Sir Karl Popper olmuştur. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları (1945) adlı eserinde liberal demokrasiyi savunup, totalitarizmin her türlü şeklini reddetmektedir. Popper’in bu manada demokrasi tanımı da gayet basittir: Demokrasi, “hükûmeti şiddete başvurmadan (yani çoğunluk oyuyla) değiştirmemize imkân veren bir hukuk devletidir.”[13]

 

Bilindiği gibi tiranların devrilmesi ve demokrasinin yerleştirilmesi için uygulanan metotların başında sivil itaatsizlik yöntemi gelmektedir. Devrime kadar varabilecek bir eylem silsilesinde, amacı ve yöntemi bakımından sivil itaatsizlik özel bir kategori oluşturur.[14] Kadim dönemlerden beri kullanılan bu metot Batılı toplumlarda aktif olarak son 150 yılda sıkça başvurulan yöntemlerden birisi haline gelmiştir. Şiddete başvurmadan sivil yollarla toplumsal hedeflere ulaşılması amacıyla mevcut yönetimlere başkaldırı şeklinde formüle edebileceğimiz bu yöntemi başarılı bir şekilde kullanan toplumsal liderlerin başında Mahatma Gandi gelmektedir. Ancak tarih sivil devrimlerle beraber sivil olarak başlayıp daha sonra çok kanlı neticeleri olan devrimlere de şahittir.

 

Bir zamanlar ‘sol cenahın’ literatüründe başat kelimeler olan “devrim”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramlar artık küresel güçlerin literatürüne girdiği görülmektedir. Devrim bir değişimdir ve bu nedenle değişime taraftarlar olduğu gibi karşı çıkanlar da bir o kadar çoktur. Devrimlerin en köklüsü ve en başarılısı ise halk devrimleridir. Bu nedenle, halk devrimleri, Fransız devriminden sonra, dünyada sık sık yaşanır olmuştur. 20. yüzyılın başlarında, dünya coğrafyası iç ve dış kaynaklı çok sayıda devrimlere sahne olmuştur. 19. yüzyıl boyunca imparatorluk, padişahlık, şahlık, çarlık ve krallıkların hâkim olduğu monarşi dünyası, 20. yüzyılın başlarında değişim rüzgârlarına kapılmış ve milliyetçilik akımlarının kuvvetlenmesi ile birlikte ulus devletler ortaya çıkmaya başlamışlardır.[15]

 

Başta Alexis de Tocqueville olmak üzere bu alandaki önemli Batılı sosyologlar devrimci başkaldırıların en baskıcı dönemlerde ve yerlerde değil, baskının azalmaya başladığı zamanlarda veya bir iyileşme dönemini tekrar kötüye dönüş izlerse ortaya çıktığını ileri sürmektedirler. Günümüzde yaşanan sivil devrimler büyük oranda bu görüşü doğrulamaktadır.

 

Sivil Devrimin bir başka tanımı olan sivil itaatsizliği Hayrettin Ökçesiz şu şekilde tanımlamaktadır: “Hukuk normunun bilinçli olarak çiğnenmesi; edimcinin özel türde bir motivasyonu; edimin kamuya açık olması ve -her geniş tanımda yer almasa bile- itaatsizliğin devrimsel olmayıp, aksine sisteme içkin bulunmasıdır.” Rawls ise “sivil itaatsizlik yasaları ya da hükûmet politikalarının değiştirilmesini amaçlayan ve kamuya açık tarzda gerçekleştirilen şiddetsiz, vicdani ve aynı zamanda siyasi nitelikli, yasaya aykırı bir edimdir.” diye tanımlamıştır.

 

Lider değişimleri ile sonuçlanan ve küresel dengeler açısından önemli sonuçlar doğuran halk hareketleri, son günlerin moda tabiri olan “STK’ların” tanımlanması ve daha dikkatli değerlendirilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu örgütlerin sınır tanımaz faaliyet alanlarına sahip olmaları ve siyasal sistemleri tehdit etme potansiyeline erişmeleri, yabancı STK’lar üzerinde oluşan baskı ve eleştirileri artırmıştır.

 

STK’lar çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi gerçekleştirmede önemli aktörlerdir. Bununla beraber STK’ların son dönemde birer dış politika aracı olarak kullanıldıklarına da şahit olunmaktadır. Özellikle arka arkaya üç ülkede yaşanan sivil devrimler, yabancı STK’ların demokrasi ve sivil toplum adına kısmen devletlerce kullanıldığını gözler önüne sermiştir. STK’ların yabancı ülkelere girişinde ve çalışmalarında çeşitli kolaylıkların sağlanması, tamamı için geçerli olmamakla beraber bazı örgütler için ciddi şüpheleri ortaya çıkarmaktadır. “Açık toplum”, “piyasa ekonomisi”, “demokratikleşme”, “insan hakları” sloganları ile görmeye alıştığımız yabancı STK’ların, “talep edilen değişimin tetikleyicisi ve planlayıcısı” olma rolü tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Bu kapsamda ABD Dış İlişkiler Konseyi Danışmanı Jessica Tuckman Mathews’ın “STK’lar üzerinden ulus devletlerin yeniden biçimlendirilmesi söz konusu.” açıklaması dikkate değerdir.

 

1982 yılında Sovyet Bloku’nu yıkmak amacıyla dönemin ABD Devlet Başkanı Ronald Regan tarafından kurulan NED (National Endowment for Democracy)[16] bugün dünyada yürütlen demokratikleşme süreçlerinin arkasındaki ana güç olarak tanımlanmaktadır. NED'in resmî görevi ABD politikalarını desteklemek için, uluslararası politik etkinlikleri planlamak, koordine etmek ve yürütmek olarak tanımlanmaktadır.[17] Bugün NED dünya çapında yaklaşık 6 bin sosyal ve politik organizasyonu kontrol etmektedir. Resmi olarak NED 50 milyon dolarlık bir bütçeye sahiptir. Ancak, CIA ve diğer organizasyonlardan çok da fazla bütçeler temin edebilmektedir. Başkan Bush’un 20 Ocak 2004 yılında yaptığı konuşmada NED bütçesinin iki katına çıkarılacağını ifade etmesi ve bu kurumun önümüzdeki dönemde dünyada yürütülen demokratikleşme süreçlerinde esas rollerden birisini üstleneceğini ifade etmesi dikkatleri bu kuruma çevirmiştir.

 

Amerikan yönetimi tarafından kurulan sivil toplum örgütlerinin, think-tank kuruluşlarının, şirketlerinin, diplomatlarının, konsoloslarının, akademisyenlerinin, istihbaratın ve medyanın yürüttüğü bu çalışmalar yıllardır devam etmektedir. National Endowment for Democracy (NED- George Soros desteği), National Democratic Institute for International Affairs (NDI), International Republican Institute (IRI), başında CIA eski Direktörü James Woosley'nin bulunduğu Freedom House (Soros finanse ediyor), International Center on Nonviolent Conflicts ve yine NED ve George Soros tarafından kurulan Albert Einstein Institution gibi güçlü kuruluşlar üzerinden yürütülen çalışmalarının odak noktası, hedef bölgelerde "inisiyatifin otoriter yönetimlerden sivil gruplara geçişini sağlamak" olarak tanımlanmaktadır.[18]

 

Otbor, Kmara, Pora ve Kel-Kel gibi gençlik örgütlerinin başta Geoge Soros'un Open Society Institute’u olmak üzere National Endowment for Democracy (NED)[19], U.S. Agency for International Development (USIAD)[20], National Democratic Institute (NDI)[21] ve International Republican Institute (IRI)[22], National Democratic Institute for International Affairs – NDI[23], German Marshall Found, Soros Vakfı’nca da desteklenen, Belgrad merkezli Center for Nonviolent Resistance[24] ve Freedom House[25] gibi Batı menşeli STK’lar tarafından desteklendikleri görülmektedir. Ayrıca British Council ve Westminster Foundation for Democracy[26] gibi İngiliz menşeili kuruluşlar ve Friedrich Ebert Stiftung[27], Friedrich Naunmann Stiftung[28], Heinrich Boell Stiftung[29] ve Konrad Adenauer gibi Alman menşeili kuruluşlar da bu bölgede faaliyetlerde bulunmaktadır.

 

ABD’nin “güdümlü demokrasiye geçiş” için kurduğu birçok örgütün parayla beslediği “hükûmet dışı örgütler” (STK’lar) de artık “demokrasiyi yayma operasyonları”nda yer almakta, kendi ülkelerindeki yönetimlere karşı ABD’nin örgütleriyle işbirliği yapmaktadırlar. ABD’nin Dış İlişkiler Konseyi (CFR) perdenin arkasındaki örgüttür ve bu sivil demokrasi operasyonlarını bu örgüt yönetmektedir. ABD’de örgütlenen Ulusal Demokrasi Fonu’nun başını çektiği, onlarca vakıf, konsey, enstitü, merkez adı altındaki örgütlenmiş seçkinler kulüpleri, Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID), şirketler, sendikalar, işadamları ve Batı Avrupa’nın bazı vakıf ve dernekleri doğrudan ABD hazinesinden ve Kongre kararıyla aldıkları bütçelerle dünyayı yeniden şekillendirmek için çaba sarf etmektedirler.[30]

 

Sivil Devrimlerin Etkin Uygulama Alanı Olarak Eski Sovyet Coğrafyası

 

Sivil devrimler Soğuk Savaş’ın en şiddetli olduğu dönemlerde her iki bloğa mensup ülkeler tarafından rakibi zayıflatmak ve mümkünse kendi sistemine “yandaş” rejimleri iktidara getirmek amacıyla sıklıkla başvurulan bir metot olmuştur. Sivil devrimler esas olarak Batı bloğuna liderlik eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Doğu bloğunun lideri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından yönlendirilmiş ve daha ziyade bu bloklarda yer alan “en zayıf halka” ülkeler sivil halk ayaklanmalarına maruz kalmıştır. Zaman zaman askerî müdahalelere de zemin yaratan halk ayaklanmalarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi ideologları ve propagandistleri son derece uzmanlaşmıştır. Moskova, sivil halk hareketleri konusunda bilhassa Doğu Avrupa’da başarılı çalışmalar yapmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Sosyalist Blok nüfuz eksenini bu coğrafyaya kaydırmıştır. 5 Ocak 1968’de “Prag Baharı Uluslararası Müzik Festivali” (Prague Spring International Music Festival) ile başlayan politik liberalizasyon süreci SSCB ve Varşova Paktı müttefiklerinin ülkeyi 20 Ağustos’ta işgali ile neticelenmiştir. Çek ve Slovakların Aleksandr Dubçek önderliğinde bağımsızlık sinyalleri vermeleri doğu bloğu ve sosyalizme bir tehdit olarak algılanması ve bunun üzerine “68 Prag Baharı” olarak literatüre geçen sivil hareket Sovyet tankları ile bastırılmıştır. Çekoslovakya ve Macaristan, Kremlin’den yönlendirilen Komünist Partisi ideologları ve Sovyet tanklarının destekleriyle Batı kampından koparılarak Doğu Bloku’na dahil edilmiştir. Ardından Orta Doğu bölgesinde de giderek nüfuzunu artıran SSCB’nin Türkiye ve İran’daki başarısız girişimlerinden sonra Afganistan batağına saplanması sivil devrimlerde rotanın SSCB aleyhine dönmesine vesile olmuştur.

 

Afganistan’a askerî müdahalenin ardından SSCB’nin ekonomik ve askerî olarak güç duruma düşmesi Batı kampına tarihî bir fırsat vermiştir. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerde SSCB Araştırma Enstitüleri’nde Sosyalist Blok’un çökertilmesine yönelik eylem planları hazırlanmıştır. Neticesinde ise Sovyet Bloku’nun “çökertme noktası” sayılan Doğu Avrupa ülkelerine yönelik bu defa Batı tarafından desteklenen sivil devrim girişimleri başlatılmıştır. Soğuk Savaş’ın ekonomik yükünü kaldırmakta zorlanan Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini tetiklemek için, 1980’lerin başlarında Batı desteği ile Polonya’da Lech Valesa liderliğindeki “Solidarnost” (Dayanışma) isimli işçi sendikası gibi örgütler aracılığıyla Doğu Avrupa’da Batı lehine önemli kazanımlar elde edilmiştir. Valessa ile Gdansk[31] Şehri’nde başlayan sivil devrim tüm Doğu Avrupa’yı sarmış ve netice itibariyle Doğu Avrupa’da başlayan çözülme Mihail Gorbaçov’un Glastnost ve Prestroika politikaları ile de birleşince SSCB’nin dağılması kaçınılmaz olmuştur. Varşova Paktı’nın çökertilmesi ve Sovyetler İmparatorluğu’nun yıkılması Kapitalist sistemin önemli bir başarısı olmuşsa da sistemin arzuladığı son amaç olmamıştır. Komünist sistem çökertilmişti ancak, yönetimlerde halen eski sistemin devamı niteliğindeki bürokratlar ve partokratlar görevlerine devam etmişlerdir.

 

1989 ile1991 yılları arasında Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslavakya, DAC, Macaristan, Polonya, Romanya ve kısmen de Yugoslavya’da rejimler birer ikişer değişmeye başlamıştır. Doğu Avrupa’da başlayan bu süreci aralarında Afganistan, Etopya, Moğolistan, SSCB ve Güney Yemen gibi ülkeler takip etmiştir.[32]

 

Bu dönemde iki önemli devrim sonraki süreçte politik hareketlere yön vermiştir. Bunlardan birincisi 1986’da Filipinler Devlet Başkanı Ferdinand Marcos’un sivil halk hareketi sonucunda devrilmesi, ikincisi ise Post-Sovyet coğrafyada sonralar yaşanacak olan renkli devrimlere temel teşkil edecek devrimlerden birisi olan 1989 Çekoslavakya Kadife Devrimi’dir.[33] 29 Aralık 1989’da uzun süren sivil gösterilerin ardından Gustáv Husák istifaya zorlanmış ve yerine Çekoslavakya’da ilk defa Komünist olmayan bir lider Vaclav Havel Devlet Başkanı seçilmiştir. 1993 yılında ise Çekoslovakya "Kadife Boşanma" sürecini tamamlayıp ayrılarak, iki bağımsız cumhuriyet, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya haline gelmiştir. Bu “hizmetinden” dolayı ise Havel daha sonra Batılı STK’lar tarafından demokrasi kahramanı ödülüne layık görülmüştür.

 

Sovyet Coğrafyasında sivil itaatsizliğin ilk örneklerine Baltık ülkelerinde rastlanmaktadır. Gorbaçov’un Glastnost ve Perestroyka politikaları ile gevşeyen Sovyet rejimini fırsat bilen Estonya, Litvanya ve Letonya halkları şarkılar eşliğinde düzenledikleri büyük gösterilerle bağımsızlığın yolunu açmışlardır. Bu sebeple Baltık ülkelerinde yaşanana bu sivil gösterilere “Şarkılı Devrim” (The Singing Revolution) denilmiştir.

 

Gorbaçov’la berber Sovyet bloğunda başlayan demokrasi rüzgârı Çin’i de etkisi altına almıştır. 15 Nisan 1989 ve 4 Haziran 1989 tarihleri arasında Çinli ve Doğu Türkistan’lı üniversite öğrencilerinin Tiananmen Meydanı’nda yapmaya çalıştıkları demokrasi yanlısı gösteriler Çin’in 27. Özgürlük Ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır.

 

Doğu Bloğu ülkelerinde genel olarak yapılan sivil itaatsizlik gösterilerine Romanya’da kan bulaşmıştır. Uzun bir süredir ülkeyi bir dikta rejimiyle yöneten Nicolae ve eşi Elena Ceauşescu’nun demokrasi isteklerine kulak tıkaması ve göstericilerin üzerine ateş açması halkın şiddetsiz eylemlerini sertleştirmelerine sebep olmuştur. Bunun neticesinde ise ayaklanan halk Nicolae ve eşi Elena Ceauşescu’yu devirerek linç etmiştir.

 

Bütün Doğu Avrupa ülkelerinde rejimleri birbiri ardına deviren ve değiştiren sivil devrimlerin bu coğrafyadaki son ve en önemli halkasını Yugoslavya’da yaşanan devrim oluşturmuştur. Yugoslavya’da Slobodan Miloşeviç iktidarını yıkan devrime “Buldozer Devrimi” denilmiştir (Sırbistan devrimine Buldozer Devrimi denmesine ana sebep Sırp radyo televizyon kurumunun karşısında göstericileri engellemeye çalışan polis gücünün buldozerlerle oradan uzaklaştırılmasıdır).[34] 2000 yılında Slobodan Milosevic’in devrilmesiyle neticelenen sivil devrim ve bu devrimde Sırp gençleri çatısı altında toplayan Otpor isimli gençlik örgütü kendisinden sonraki Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan devrimleri için de adeta ilham kaynağı olmuştur.[35]

 

Yukarıda açıklanmaya çalışılan deneyimlerden anlaşılacağı üzere başlangıçta Sovyet Bloğu Sivil Toplum Kuruluşları (STK- Non-governmental organizations NGO) vasıtasıyla zayıflatılmaya çalışılmıştır. O dönemde Batılı birçok analizci SSCB’nin zaten yıkılmaya yüz tutmuş ekonomisinin ülkeyi parçalanmaya götürecek bir süreci bu kadar hızlı tetikleyebileceğine ihtimal vermemekteydi. Ancak, gelişmeler o kadar hızlı yaşanmıştır ki, Doğu Avrupa’dan başlayan süreç kısa sürede tüm Sovyet Bloku’nu ve SSCB’yi etkisi altına alarak Sovyetler Birliği’nin parçalanmasına sebep olmuştur. Bu dağılmanın sancısız geçirilmesi ve küresel düzeyde sorunlara sebep olunmaması için Batı başlangıçta SSCB’nin “yasal mirasçısı” Rusya Federasyonu’na yönelik politikalarında son derece “ölçülü” davranmış ve özellikle de “Russia first” politikalarıyla dış politikada Moskova’ya “öncelikli” ve “ayrıcalıklı” davranılmıştır.

 

Doğu Bloğunun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşan ülkelerin bir kısmında yaşanan iç karışıklıklar ve iktidar değişikliklerinde Rusya karşıtı söylemlere sahip milliyetçi kadroların işbaşına gelmeleri Moskova’da endişelere sebep olmuştur. Zaten SSCB’nin dağılmasını içine sindiremeyen Rus askerî bürokrasisi Batının “Russia first” politikalarına rağmen “arka bahçesinde” kendisine karşı dostane duygular içinde olmayan iktidarlara karşı tedbirler almaya yönelmiştir.

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasına da vesile olan sivil devrimlerin önce bizzat Rusya Federasyonu’nda tatbik edildiği görülmüştür. Boris Yeltsin tarafından gerçekleştirilen bir saray darbesiyle dönemin Sovyet lideri Mihail Gorbaçev koltuğundan edilmiştir. Bu, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin de sonunu getirmiştir. Ancak, gerçek manada eski Sovyet coğrafyasında Kremlin tarafından yönlendirilen ilk sivil ayaklanma Gürcistan’da yaşanmıştır. Rusya karşıtı ve Batı yanlısı söylemlerle Gürcistan’da iktidara gelen Zviad Gamsahurdia 6 Ocak 1992’de yapılan bir darbeyle görevinden uzaklaştırılarak yerine SSCB’nin son dışişleri bakanı olan deneyimli Sovyet bürokratı Eduard Şevardnadze getirilmiştir. Rusya Federasyonu’nda bazı çevrelerce SSCB’nin yıkılmasından sorumlu tutulmasına rağmen Kremlin tarafından desteklenen Şevardnadze Rusya-Batı dengesini iyi korumuş ve zaman zaman bu iki güç odağı arasında “gidip-gelmeler” yaşansa da yine bir darbeyle görevinden uzaklaştırıldığı Kasım 2003 tarihine kadar dengeli bir politika izlemeyi başarmıştır.

 

Güney Kafkasya ülkelerinde yükselen Rusya karşıtı seslerin ikinci adresi Azerbaycan olmuştur. Burada da Moskova yanlısı “Ayaz Muttalibov” hükûmeti devrilerek yerine halk tarafından seçilen Ebülfez Elçibey gelmiştir. Ancak Elçibey’in Batı ve Türkiye yanlısı politikalarından rahatsız olan Moskova’da sivil-asker karışımı bir darbe planlanmış ve bu plan da başarıyla hayata geçirilmiştir. Ülkenin güney bölgelerinde bir yün fabrikasında müdür iken etrafına topladığı silahlı kişilerle Dağlık Karabağ’da savaşa katılan ve o dönem Gence şehrinde bulunan Rus birlikleri ile kurduğu diyaloglar sayesinde ülkeyi terk eden Rus askerî mühimmatının bir kısmı kendisine “bağışlanan” Suret Hüseyinov büyük bir bölgesel askerî güç olmuş ve bu gücün baskısıyla Elçibey Hükümetinden Başbakan Yardımcısı ve Dağlık Karabağ Bölgesi Askeri Komutanı unvanını da almayı başarmıştır. Dağlık Karabağ bölgesinde elindeki bütün askerî imkânlara rağmen herhangi bir başarı kazanamayan, üstelik Bakü’deki hükûmetin emrine tabi olmayı reddeden Hüseyinov’un görevden alınma girişimi karşısında direnmesi ve ardından da emrindeki birliklerle Bakü’ye yürümesi Batı ve Türkiye yanlısı Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey’in 17 Haziran 1993 yılında görevden uzaklaştırılması ile neticelenmiştir.

 

Güney Kafkasya’daki iktidar oyununda üçüncü adres o dönemde Batıya yönelme eğilimleri gösteren Ermenistan olmuştur. Dağlık Karabağ savaşına bir son vermek ve Türkiye ile de dostane ilişkiler içine girmek için girişimler başlatan ve bu girişimlerinden bir netice almak sürecinde olan Batı yanlısı lider Levon Ter Petrosyan, 1997 yılında bir saray darbesiyle görevinden el çektirilmiş ve yerine Rusya yanlısı Robert Koçaryan getirilmiştir. Levon Ter Petrosyan yeni bir isim olmamasına rağmen Ermenistan’da önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek sivil devrim çabalarına liderlik edebilecek potansiyele sahiptir. Petrosyan birçok açılardan Soros tipi devrimlerdeki “esas oğlan” tiplemesine oldukça uymaktadır. Bununla beraber diğer bütün cumhuriyetlerde rövanşın alınmış olmasına rağmen Ermenistan bunun dışında kalmıştır. Aynı sürecin daha sonra Tacikistan’da da (her ne kadar radikal dinci gruplarla ve mevcut yönetim arasında geçse de) benzer bir şekilde yaşandığı görülmüştür. Ancak, Tacikistan’daki darbe kolay atlatılamamış ve ülke iç savaşa sürüklenerek bölünmenin eşiğine gelmiştir. Rusya’nın o dönemde Batı yanlısı liderlere karşı giriştiği darbelerin askerî yönü daha ağır olmuş ve zaman zaman kanlı neticeler vermiştir.

 

Batının “Russia first” politikalarına karşın Rusya’dan karşı atağın başlatılması, bölgenin dağılma sancılarından giderek kurtulması ve yine bölgede yaşanmaya başlanan enerji kaynaklarından pay alma mücadelesi Batıyı karşı bir hamleye yöneltmiştir. Bu yeni gelinen aşamada bu defa yıkılan eski Sovyet kuşağında, Sovyetlerin yasal mirasçısı Rusya’nın etkisinin kırılmasına yönelik yeni bir plan devreye konulmuştur. Öncelikle NATO operasyonlarının da yardımıyla Yugoslavya’da Slobodan Miloşeviç rejimi devrilerek yerine Batı yanlısı bir iktidar getirilmiştir.

 

Bu arada geçen süreçte ABD, Rusya’dan rövanş almak için hazırlık dönemi geçirmiştir. ABD’nin Rusya’dan farklı olarak “kansız” ve daha çok “sivil” metotlara öncelik vererek hazırladığı devrimler için ilk kıpırdanmalar Gürcistan’da yaşanmıştır. Gürcistan, Batı destekli sivil darbe girişimlerinin eski Sovyet coğrafyasındaki ilk önemli sınav yeri olmuştur. Gürcistan bölgede Rusya ile en çok sorun yaşayan ülkedir. Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze bölgedeki küresel aktörler arasında dengeli bir politika sürdürmeye gayret gösterse de, aslında Batı yanlısı sayılabilecek bir politikacı olmuştur. Ancak, Batının çizdiği yeni “lider” tiplemesine uymayan Şevardnadze, 2003 yılının son günlerinde Batı (Soros ve ABD) tarafından desteklenen bir devrimle yıkılarak yerine Batılı tiplemesine oldukça uyan genç bir lider Mihael Saakaşvili getirilmiştir. Amerika’da eğitim gören ve Hollandalı bir eşe sahip olan Saakaşvili ve taraftarları, uzun süre kuşatma altında tuttukları parlamentoya ellerinde güllerle girdikleri için Gürcistan’daki devrime “Gül Devrimi” (Rose Revolution) denmiştir.[36] Ancak literatürde bu devrim “Kadife Devrim” olarak da isimlendirilmiştir.

 

Gürcistan’da “Kadife Devrim” olarak adlandırılan rejim değişikliğinin birinci yıldönümünde, bu defa Batı ile Rusya arasında önemli bir tampon bölge olan Ukrayna’da tartışmalı bir seçim sonucunda halk ayaklanmaları gündeme gelmiştir. Bu halk hareketi sonucunda Ukrayna’da devrim gerçekleştirilmiş ve ülkede Batı yanlısı Viktor Yuşenko iktidara getirilmiştir. Yuşenko ve taraftarlarının turuncu kaşkollarla meydanlarda boy göstermesi sebebiyle Ukrayna devrimine “Turuncu Devrim” (Orange Revolution) adı verilmiştir. Rus medyası ise Kiev sokaklarında bolca bulunan kestane ağaçlarından esinlenerek, bu devrime ‘Kestane Devrimi’ adını vermiştir. Ancak Ukrayna’da Batı yanlısı yaşanan devrimde Batı mutlak bir üstünlük sağlayamamış ve Rusya yanlısı kesimde yapılan seçimlerde önemli oranda oy almıştır. Şimdi Mart 2006’da yapılacak parlamento seçimlerinde Batı yanlısı Yuşenko’nun partisinin oy kaybedeceği ve Rusya ile yakın işbirliğini savunan kesimlerin ise oylarını artıracağı düşünülmektedir.

 

24 Mart 2005 tarihinde Kırgızistan’da gerçekleşen “Sarı Devrim” veya “Lale Devrimi” (Tulip Revolution) sivil halk hareketlerinin eski Sovyet cumhuriyetlerinin tamamında olacağı yönünde bir kanaatın oluşmasına vesile olmuştur. ABD, “Demokrasi Projesi” çerçevesinde eski Sovyet kuşağı ülkelerinde ve Büyük Orta Doğu coğrafyasında yer alan ülkelerde büyük bir dönüşüm projesi hayata geçirmek istemektedir. Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra sıranın geleceği Orta Asya’da ise Kırgızistan “en zayıf halka” konumunda olmuştur. Bu sebeple Kırgızistan’da diğer bölge ülkelerine göre daha kolay yapılan sivil devrimin Orta Asya’nın “katı” liderlerine karşı girişilecek halk hareketleri için iyi bir zemin oluşturabileceği varsayılmıştır.

 

Eski Sovyet coğrafyasında genel olarak sivil devrim yoluyla iktidarların Batı’ya yönelmesine sürecinde bazı istisnaların olduğuna da şahit olunmaktadır. Literatüre “Evrim” olarak geçen bu değişim metodu Moldova’da uygulanma alanı bulmuştur. Moldova’da Mirçi Snegura’dan sonra iktidara gelen Pyotr Luçinski de yerini sessiz bir şekilde Vladimir Voronin’e bırakmış ve Voronin ülkeyi uzun süre Rusya yanlısı politikalarla yönetmiştir. Daha sonra Moldova’da bir iktidar değişikliği yaşanmasa da yönetimde bulunan Voronin ve ekibi yönelim değişikliği yaşamıştır. Daha önceki yıllarda sürdürülen ve ağırlıklı olarak Rusya yanlısı olmasına rağmen Batı ile de dengeli sürdürülmeye çalışılan politikalar tamamen terkedilerek Batı’ya doğru açık bir yönelim benimsenmiştir. Bu değişim ise “Evrim” ve ya “Sessiz Devrim” olarak tanımlanmıştır.

 

Ermenistan’da, özellikle de Rusya destekli bir darbe ile 1997’de koltuğundan uzaklaştırılan Levon Ter Petrosyan liderliğinde bir hareket Batıdan gerekli desteği alabilecek durumdadır. Zira Petrosyan’ın da Saakaşvili ve Yuşenko gibi “Batılı standartlara” birçok parametreler açısından uyduğu görülmektedir. Her üç lider de liberal ekonominin hüküm sürdüğü Batı yanlısı bir iktidar örneği sergilemek istemektedir. Gürcistan devriminin lideri Saakaşvili’nin eşi Hollandalı, Ukrayna devriminin lideri Yuşenko’nun eşi ise Amerikan vatandaşıdır. Son günlerde Ermenistan siyasi yaşamında aktifleşen ve bu çerçevede de ABD’ye giderek Beyaz Saray ile yakın ilişkiler içine giren Petrosyan’ın eşi ise Yahudi kökenlidir.

 

Rusya Federasyonu sınırları boyunca ve bu ülkenin bir zamanlar “arka bahçesi” olarak gördüğü ülkelerde gerçekleştirilen sivil devrimlerin Sovyetler Birliği’nin yasal mirasçısı olan Rusya Federasyonu’na da sıçrayabileceği tartışılmaktadır. Bunu engellemek için Rusya bir taraftan BDT’nin mevcut liderlerine olan desteğini sürdürürken, diğer taraftan da uluslararası camiaya BDT ülkelerinin içişlerine karışmamaları yönünde uyarılarda bulunmaktadır. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bir konuşmasında bu “uyarılarını” şu cümlelerle açıklamıştır.

 

“Demokratik prensiplerin evrenselleşmesini engelleyen ve demokrasiyi savunmak manşeti altında önümüze çıkarılan başka faktörler vardır. Bunlar; başka ülkelerin içişlerine karışmak, üzerilerinde siyasi baskı kurmak ve sivil hak ve özgürlükler ve seçim süreçlerini tayin ederlerken bu diğer ülkelere çifte standart uygulanmasıdır. Bu tarz uygulamalara sık sık başvuranlar, sadece demokratik değerlere olan güveni sarstıklarının ve bu değerleri bencil jeostratejik çıkarları için kullandıkları bir pazarlık aracına çevirdiklerinin farkına varmalılardır. Tarih demokrasinin dışarıdan zorla kabul ettirmekle olmayacağını kanıtlamaktadır. Yürürlükte olan rejimi güçle değiştirme çabaları sadece o ülkedeki durumu daha da düzensiz hale getirmeye yarar. Demokratik kurumlar o ülkenin millî temelleri üzerine kurulmalıdır; bununla birlikte uluslararası topluluk bu süreci destekleyecek uygun koşullar oluşturarak yardım etmelidir. Her ülkenin varolan geleneklerine ve demokrasiyi geliştirmekte seçtiği yollara saygı göstermelidir; bunlar her ülke tarafından, ‘Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ içinde belirtilen temel değerler baz alınarak kurulmuştur.”[37]

 

Görüldüğü üzere sivil devimler, küresel güç mücadelesinde silahsız, kansız ve sessiz bir savaşın yaşanmasına neden olmuştur. Bu süreç bugünü belirlediği gibi yarınları şekillendirme potansiyeline de sahiptir. Post-Sovyet ülkelerde demokrasinin mutlaka millî güç unsurları arasında ilk sıraya yerleştirilmesi gerekmektedir. ABD’nin demokrasiyi bir “silah” olarak kullandığı ve dış politikasında öncelikli bir konuma yerleştirdiği günümüzde demokrasiye geçmek bu ülkeler için artık “stratejik bir zorunluluk” olarak ortaya çıkmaktadır.

 

BOP ve Sivil Devrimler

 

ABD’nin yeni dünya düzeni politikasının, ülkeler ve bölgeler için farklı enstrümanlarla devam ettiği görülmektedir. Yeni dünya düzeninin Türkiye gibi ülkelerdeki uygulama şekli bir sivil darbe veya askerî müdahaleden ziyade, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla tetiklenmeye çalışılan içten devrim şeklindeki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” olarak ortaya çıkmaktadır. ABD tarafından dünya hâkimiyeti düşüncesi çerçevesinde iki ayrı senaryo sahneye konulmaktadır. Bu senaryo eski Sovyet kuşağında sivil devrimlerle hayata geçirilirken; Afganistan ve Irak gibi ülkelerde bizzat askerî müdahalelerle yapılmaya çalışılmaktadır.

 

Başkan Bush’un en çok ilham aldığı siyasi filozofların başında İsrailli (eski) Bakan Natan (Anatoli) Sharansky gelmektedir. Eski Sovyet göçmeni olan Sharansky’nin (The Case for Democracy) isimli eserini adeta bir başucu kitabı yapan Başkan Bush, Avrupa gezisi öncesi Sharansky’den bahsederek onun; “Amerika Birleşik Devletleri halkının güvenliğinin diğer ülkelerdeki demokrasinin seviyesine bağlı olduğu, zira demokrasilerin barışçı olduğu” yönündeki tezine atıfta bulunmuştur. Farid Zakariya[38] gibi düşünürlerin “Müslüman ülkelere demokrasinin bir anda getirilmesinin birçok sorunu da beraberinde getirebileceği” tezine karşılık Sharansky, radikal terörün engellenmesinin ancak İslam ülkelerinin demokratikleşmesiyle mümkün olacağını ileri sürmektedir. Nitekim Irak’ta yaşanan gelişmeler Farid Zakariya’nın öngörüsünün doğruluğunu ortaya koymaktadır.

 

İlk olarak Afganistan’da askerî metotlarla başlatılan “dönüşüm projesi” bu ülkede nispeten başarılı kabul edilebilir. Oysa farklı coğrafya ve iç dinamiklere sahip ülkelerin hepsine birer “şablon” olarak uygulanmak istenen devrimler çoğu zaman istenmeyen neticelere sebep olabilir. Örneğin Afganistan operasyonları bu ülkede El-Kaide’nin önemli ölçüde zayıflamasına sebep olurken, tersine Irak operasyonlarında El-Kaide’nin adeta yeniden doğumuna şahit olunmuştur. Irak’a demokrasi getirmek iddiasında olan ABD istemeyerek de olsa adeta arı kovanına çomak sokmuş gibi Irak’ın terörize edilmesine sebep olmuştur. Lübnan, Afganistan ve Irak gibi müdahale sonrası ülkeler ise terörün küreselleşmesine sebep olmuştur.

 

Irak operasyonlarının bir diğer önemli ve başta Türkiye olmak üzere bütün bölge için tehlikeli sonucu bu ülkenin parçalanmanın eşiğine gelmesi ve Saddam rejimi tarafından bastırılan Şii çoğunluğun ülkede söz sahibi konuma yükselmesidir. Hattı zatında mutlak demokrasi isteği her zaman ve her ortamda olumlu sonuçlar doğuramamaktadır. Irak’ta önceki rejimde diktatör olmasına rağmen “laik” bir düzen içinde sürdürülen toplumsal hayatın şimdi çok partili seçimler döneminde Şii çoğunluk sebebiyle İran’a benzer bir teokratik yönetim tarzına geçmesi pek âlâ mümkün gözükmektedir. Benzer sürecin Suriye’de de bir müdahale sonrasında yaşanması muhtemeldir. Yine aynı şekilde Lübnan’da Suriye’nin çekilmesi ve Hizbullah’ın siyasileştirilmesi sürecinde ülkede Hizbullah’ın siyasi etkisinin artması kuvvetle muhtemeldir. Eğer bu bakış açısını Orta Doğu’nun diğer ülkelerine de çevirecek olursak Mısır’ın altyapısı hazırlanmadan çok partili sisteme ve “demokrasiye” geçmesi herhalde en çok laik olmak gibi iddiaları olmayan “Müslüman Kardeşler” örgütüne yarayacağı muhakkaktır. Dolayısıyla da ABD’nin Türkiye coğrafyasının etrafında giriştiği bu “demokrasi oyununda” istediği neticeleri alamamasından bölgede en büyük zararı Türkiye görebilir. Afganistan ve Irak’ta askerî usullerle yapılan rejim değiştirme yöntemi, sivil metotlarla Orta Doğu ülkelerinde uygulamaya konmaya çalışılmıştır.

 

Eski Sovyet kuşağı ile beraber Orta Doğu’da da renkli devrimler dalgasının devam edeceği ve bu devrimlere yeni “renklerin” ekleneceği beklentisi Lübnan’da Sedir Devrimi ile desteklenmiştir. STK devrimlerinin Orta Doğu’ya sıçramasıyla devrim senaryosunda yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu aşamanın ilk merhalesine Orta Doğu’nun “en zayıf halkası” olan Lübnan’da “start” verilmiştir. Lübnan’da eski Başbakan Refik Hariri, konvoyuna düzenlenen saldırı sonucunda hayatını kaybetmiş ve ardından da hükûmetin istifasına kadar giden gösteriler zinciri başlamıştır.

 

Lübnan’da Refik Hariri’nin öldürülmesinden sonra yaşanan hadiseler bu ülkede Sedir Devrimi’nin (The Cedar Revolution) gerçekleşmesine sebep olmuştur. Lübnan’da, üzerinde ‘sedir’ ağacının bulunduğu ulusal bayrakla Beyrut’ta gösterilerin gerçekleştirilmesinden hareketle Lübnan Devrimi’ne Sedir Devrimi denilmiştir. Lübnan’daki Suriye yanlısı hükûmetin devrilmesiyle sonuçlanan bu hareket motivasyon ve organizasyon stratejilerindeki benzerlikler sebebiyle renkli devrimlerin “kuzeni” olarak adlandırılmıştır.

 

Özgürlükleri ve demokrasiyi yaymayı ikinci Bush döneminin öncelikleri arasına koyan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan haklarından sorumlu müsteşarı Paula Dobriansky, ‘Gürcistan’da gül, Ukrayna’da turuncu, Irak’ta mor devrimden sonra şimdi de Lübnan’da ‘sedir devrimi’ için halkın gücünün bir araya geldiğini’ söylemiştir. Ancak Lübnan devriminde de literatür tartışması yaşanmaktadır. Zira, burada yaşanan devrime verilecek isim konusunda tam bir mutabakat sağlanamamıştır. ABD basınına göre Lübnan’da yaşananlar “Sedir Devrimi”dir.[39] Araplara göre “Bağımsızlık İntifadası”, Avrupalılara göre ise klasik “Kadife Devrim”dir. Lübnan muhalefeti ise ilginç bir benzetmeyle ve biraz da romantik bir tavırla Lübnan’da yaşananlara “Beyrut İlkbaharı” demeyi yeğlemektedir.

 

Suriye'nin, dünya tarafından, Orta Doğu'da demokratik değişimin önünde engel olarak görülmeye başlandığını söyleyen Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Şam'ı Iraklı direnişçilerin topraklarını kullanmasına izin vermekle suçlamıştır. Gelişmelerin ve yapılan açıklamaların ışığında, Lübnan’dan sonra NGO devrimlerinde sıranın Suriye’ye geleceği net bir şekilde görülmektedir. Ancak Suriye’de devrimin kendiliğinden gelişmesi sorunlu olabileceğinden ABD bu ülkede diplomasinin önünü açacak küçük çaplı bir operasyon dahi düzenleyebilir. Giderek büyüyen tehlikeyi ensesinde hisseden Şam Yönetimi, ABD ile bozulan ilişkileri toparlamak için çeşitli çabalar içine girmiştir. Şam Yönetiminin, Sebavi İbrahim el Hasan el Tikriti'yi teslim etmesi bu kapsamda bir girişim olarak değerlendirilebilir. Saddam'ın üvey kardeşi olan el Tikriti Irak’taki direnişin önemli isimlerinden biridir. Ancak bu girişimlerin Suriye’yi kurtarmaya yeteceği düşünülmemektedir.

 

ABD, Irak’taki direnişçilerin Suriye’den destek aldığı konusunda hiçbir şüphe taşımamaktadır. Bunun dışında Irak’ın işgaliyle Sünnilerin iktidarına son veren ABD, hiç istemediği halde Irak’ı Şiîlere teslim etmiş gözükmektedir. Suriye’deki iktidarın da Şiîliğin bir kolu olan Nusayrilerin (Arap Alevileri) elinde olduğu düşünülürse, şimdi Orta Doğu coğrafyasında ABD’nin kendi eliyle bir Şiî kuşak oluşturduğu görülmektedir. ABD’nin Suriye’de iktidarı değiştirmek istemesindeki bir diğer amaç da buradaki Sünnileri iktidara getirerek İran-Irak-Suriye Şiî hattını parçalamak olabilir. Lübnan’ın zapturapt altına alınmasının bir diğer önemli sebebi ise İsrail’in hemen yanı başında bulunan ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin İsrail’e saldırı için kullanıldığı bir alanı kurutmaktır. Böylece Suriye ve İran’ın Lübnan topraklarını kullanarak İsrail’e karşı saldırıda bulunmalarının da engellenmesi hedeflenmektedir.

 

STK devrimlerinin, şimdi de ABD-İsrail ittifakı tarafından uygulanmaya çalışılan Büyük Orta Doğu Projesi’nin emrinde olduğu görülmektedir. Lübnan ve Suriye ile beraber, Orta Doğu’nun lider ülkesi Mısır için de aynı senaryoların gündeme gelmesi şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır. Bu arada bu plan içinde İran’ın oynadığı kilit rol gözlerden kaçmamalıdır. Zira İsrail’in Orta Doğu’da nükleer bir devlete tahammül edemeyeceği açıktır. Bu sebeple önümüzdeki dönemde ABD-İsrail ittifakı İran’daki nükleer tesislere “sınırlı” bir hava operasyonu düzenleyebilir. Ardından özellikle Güney Azerbaycan’daki yaklaşık 30 milyon Azeri Türkü vasıtasıyla İran devrimi tetiklenmeye çalışılacaktır. İran’ın, kuzeydeki Azerbaycan Devleti’nden askerî üs için baskılarını yoğunlaştırmasının boşuna olmadığı düşünülmektedir.

 

Her ne kadar Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, “Demokrasinin bir bahçeden çıkarılıp diğerine ekilecek bir patates olmadığını” söylese de, Amerika’nın gözünde demokrasi ister sivil darbeler isterse de askerî metotlarla olsun mutlaka ihraç edilmesi gereken bir ürün olarak görülmektedir. Önümüzdeki dönemde içinde bulunduğumuz coğrafya, ABD’nin yeni STK devrimlerine sahne olmaya devam edecektir. ABD, STK devrimleri için bir yandan eski Sovyet mekânında faaliyetlerini yoğunlaştırırken diğer yandan da bu bölgeden edindiği tecrübeyle devrimleri Orta Doğu’ya yaymaya çalışmaktadır. Ancak burada ince bir ayrıntının olduğu da unutulmamalıdır. ABD, BDT coğrafyasındaki devrimleri Sivil Toplum kuruluşları ve think-tanklarla yapmaya çalışırken, Orta Doğuda işin “Think” kısmına pek yer vermemekte ve “Tanklarla” yapma yolunu seçmektedir.[40]

 

Washington’un Dış Politika Aracı Olarak Sivil Devrimler

 

Dünyayı yeniden şekillendirme projesi uzun süreden beri ABD’nin gündeminde olmasına rağmen Pentagon’un tozlu taraflarından icracı makamların masalarına bir türlü gelememişti. Soğuk Savaştan bu yana süregelen projeye konu olan, dönemin Amerikan think-tanklarında Sovyetler Birliği’ne karşı hazırlanan “halk devrimleri yoluyla rejim ihracı modeli” aslında kaynağını bizzat Sovyetler Birliği ideolojisinden almaktaydı. Lenin’in ölümünden sonra Stalin tarafından sürülen Lev Troçki’nin 1929’da İstanbul Büyükada’da sürgünde yazdığı “Sürekli Devrim”[41] kitabında ilk kez bahsettiği halk hareketleriyle gerçekleştirilecek devrimler şüphesiz ki, Amerikalıların en büyük esin kaynaklarından birisini oluşturmuştur. Troçki’nin işçi sınıfı için düşündüğü “Proleter Devrimin” şimdi yeni versiyonu Soros tarafından finanse edilen ve Amerikan Hükümeti tarafından da siyasi ve diplomatik yollarla desteklenen “Hollywood yapımı renkli devrimler” olarak karşımıza çıkmaktadır.[42] Aslında demokrasi, insan hakları kavramlarının ABD dış politikasına girişi dönemin Dışişleri Bakanı George Scheuts tarafından 1983 yılında kamuoyuna yapılan bir açıklama ile olmuştur. ABD’li yetkililer, “demokrasinin alt yapısının demokratik çabaları bundan böyle dünya çapında desteklenecek” diyerek dış politikada “demokrasi” kavramını kullanıma aldıklarının mesajı verilmiştir. Demokrasinin ABD dış politikasına bir “araç” olarak girmesinin ardından dış politika kurumlarına bağlı yeni örgütlenmelere de gidilmiştir. “askerî fetihten ziyade, sosyal kontrolü” hedefleyen ABD başta “Ulusal Demokrasi Vakfı” olmak üzere birçok yan kuruluş ABD kongresinin desteğiyle kurulmaya başlanmış ve bu kuruluşların başına eski CIA bürokratları ve/veya emekli generaller getirilmiştir.

 

Ilımlı dış politika örneği sergileyen Bill Clinton’dan sonra iktidara gelen küçük Bush da önceleri ABD iç politikasına daha fazla öncelik tanımakta ve dış politikaya gereken önceliği vermemekte idi. Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırılar ABD’nin iç ve dış politikasını etkilediği gibi dünyanın da kaderini değiştirmiştir. Bu saldırılar tam da uzun süredir uygulamaya konulmayı bekleyen yeni dünya düzeni ve demokrasi projesi çalışmaları için hayata geçirilme fırsatını ortaya çıkarmıştır. ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra dünyayı yeniden şekillendirme projelerini devreye sokması birçok komplo teorilerinin gündeme gelmesine sebep olmuştur. Bu teorilerin en başlıcası ise aslında ABD’nin 11 Eylül saldırılarını kendisinin planladığı yönündedir. Ancak, burada hiçbir zaman ispatlanamayacak olan 11 Eylül hadiselerinin planlı ya da plansız olması değil, olayın ardından yaşananların bir plan dâhilinde geliştiğinin görülmesi, uluslararası ilişkilerin geleceğinin tartışılması açısından daha önemlidir.

 

Başkan Bush, ikinci görev dönemine başlarken oldukça sert bir konuşma yaparak adeta Don Kişot gibi dünyayı yeniden dizayn edeceğinin mesajını vermeye çalışmıştır. Bu yeni dünya düzeninin kurulmasında Bush en büyük silah olarak demokrasiyi seçmiştir. Nitekim Amerikan İstihbarat Örgütleri de Bush’un bu hedefleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır. Amerikan istihbaratının Başkanı John Negroponte 26 Ekim 2005 tarihinde yaptığı açıklamada, istihbarat servislerinin kilit hedeflerinden birinin, dünyada demokrasiyi yaymak isteyen Bush yönetiminin belirlediği büyük ulusal güvenlik resmine servislerin çabalarını daha fazla yansıtmak olduğunu kaydetmiştir.[43] Negroponte'nin Amerikan istihbaratında uygulamak istediği reformları ayrıntılarıyla yansıtan 20 sayfalık bir belgede özetlemektedir. Belge bununla birlikte, tökezleyen demokrasilerde Amerikan istihbarat servislerinin geniş çaplı hareketinin temellerini de atmak istemektedir.[44]

 

Bu bakımdan referans alınması gereken bir başka metin Başkan Bush’un Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nde (International Republican Institute – IRI)[45] yaptığı aşağıdaki konuşmadır.[46]

 

“Bu zamanlar herkes için heyecan verici olmalı çünkü özgürlük dünyada eşi görülmemiş bir gelişme göstermektedir. Son 18 içerisinde, Gül, Turuncu, Mor[47], Lale ve Sedir devrimlerine tanıklık ettik ve bunlar sadece birer başlangıçtır. Kafkaslar ve Orta Asya çevresinde umut, değişim beklentilerini hareketlendirmektedir ve değişim gelecektir. Büyük Orta Doğu çerçevesinde, kalpleri özgürlük için yanan yeni bir neslin doğuşunu görüyoruz ve ona sahip olacaklar. Özgürlük hayallerinin milyonlarca insan için gerçeğe dönüştüğü bu dönem, büyük ideallerin dönemidir, Fakat bu idealist amaçlara ulaşmak için, ülkelere özgürlüklerini güvence altına almalarında yardımcı olacak gerçekçi politikalara ve genç demokrasilerin elde ettiklerini pekiştirmelerine yardımcı olacak pratik stratejilere ihtiyacımız var.”

 

“Neredeyse her yeni demokrasi meydan okuma ve karışıklık döneminden geçer. Slovakya’da Kadife Devrim, özgürlük bütün olarak ele geçirilmeden önce neo-otoriter bir yönetimce takip edilmişti. Romanya’da komünist rejim 1989’da devrilmişti ve bugün komünist sonrası liderlik, canlı bir demokrasi kurmaya çalışırken, hala miras olarak aldıkları yolsuzluğun kalıtlarıyla başetmektedir. Ukrayna’da vatandaşlar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, demokratik kazanımları sağlamlaştıran Turuncu Devrim için on üç sene beklemişlerdir. Bütün bu ülkelerin hala yapması gereken bir sürü iş vardır fakat halk cesaretli ve liderleri de kararlıdır; bizim yardımımızla da sorunları yeneceklerdir.”

 

“ABD dünyadaki bütün dostlarını ve müttefiklerini bu onurlu neden için yardıma çağırmaya devam edecektir. Bugün bir sürü devlet pratik yardımlarla öne çıkmaktadır. Bu anlamda en aktif ülkelerden bazıları yakın zamanda tiranlıkla bizzat tecrübe yaşamış ülkelerdir. Macaristan, tecrübelerini ortaya çıkan yeni demokrasilerle paylaşmak için Uluslararası Demokratik Geçiş Merkezi’ni kurmuştur. Litvanya, Batı Afganistan’da taşra yapılandırma takımını konuşlandırma hazırlıkları yapmaktadır. Slovakya, bir ülkenin diktatörlükten demokrasiye nasıl geçtiğini göstermek için Iraklı siyasi liderleri ülkelerine getirmektedir. IRI’ın yardımıyla, Polonya, Litvanya ve Letonya –Beyaz Rusya’daki sivil toplum liderleriyle- Avrupa’nın son diktatörlüğüne özgürlük getirmek için çalışmaktadırlar.”

 

“Genç demokrasilerin başarılı olması ve bu özgür kurumları inşa edebilmeleri için bir sürü bireyin ve kurumların yardımını sıralamalıyız. Hükümet dışı kurumların , ABD hükûmetinin ve dünyadaki özgür bütün ülkelerin önemli rolleri bulunmaktadır.”

 

ABD’nin geçmiş dönemlerde diktatör rejimlerle yakın işbirliği içinde olduğunu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı J. Scott Carpenter’da itiraf etmektedir. Carpenter yaptığı bir açıklamada aynen şu ifadeleri kullanmıştır: “Amerika geçmişte bölgedeki diktatörlerle çok yakın ilişki kurmuştur; ancak şimdi tutum değiştirmiştir. Artık diktatörlerin değil, özgürlük isteyen insanların yanında olacağız.” Geçmişte bölgedeki otokratlarla ve diktatörlerle çok yakın ilişki kurduğumuz doğru. Dışişleri Bakanımız Condoleezza Rice, birkaç gün önce Kahire’de yaptığı konuşmada Amerika’nın bu konudaki tutumunun değişmekte olduğunu gösterdi. Artık diktatörlerin değil, özgürlük isteyen insanların yanında olacağımız vurgulandı. Biz bunu neden istiyoruz? Çünkü ulusal güvenliğimiz için kritik önemdedir. Carpenter, bölgede demokrasinin Hamas, Hizbullah gibi örgütleri iktidara taşıyacağı yolundaki endişeleri ise şöyle değerlendirdi: “Bölgedeki yönetimler yıllarca, ‘Biz gidersek bu İslamcılar gelir.’ dedi. Artık bu bahanenin iş göreceğini sanmıyorum.”[48]

 

Dönemin Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şimdiki Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post gazetesine verdiği demeçte, Büyük Orta Doğu Projesi ile Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında yer alan 22 ülkenin rejimlerinin ve coğrafyalarının değişeceğini deklare etmesinin ardından, George W. Bush’un “Yeni dönem savaşları, milletleri değil, rejimleri hedef alacaktır. Bu ise, caydırıcılığın daha fazla deneneceği anlamına gelmektedir.”[49] şeklindeki beyanı bundan sonra sıranın hangi ülkelere gelebileceği yönünde bazı ipuçları vermektedir.

 

Uluslararası alanda “kamu diplomasisi” tabirinin daha sık kullanılmaya başlanmasıyla devletler arasında yürütülen diplomasinin yanında doğrudan halkları hedef alan ve devlet dışı aktörleri cephenin önüne süren bir anlayış da ön plana çıkmaktadır. Diktatörlüğün, 1989’dan sonra kural dışı hale gelmesi, devletlerin asıl aktörü olarak halkları merkeze yerleştirmektedir. Böyle olunca hükûmet dışı kuruluşlar (STK), medya, üniversiteler ve en çok da özel sektör dış politika üzerinde ağırlığı olan aktörlere dönüşmektedir. Bu çerçevede ABD’de ve AB ülkelerinde “dış politikanın özelleştirilmesi” başlığı altında zengin bir tartışma sürdürülmektedir. Bugün artık dış yardımlar doğrudan muhatap alınan ülke hükûmetleri yerine STK’lara yapılmaktadır. Dev bir küresel sektör haline gelen STK’ların sadece 35 bininin bir yıllık bütçesi 1,1 trilyon Amerikan Doları’na ulaşmaktadır. Bu kuruluşlarda yine dünya çapında 19 milyon profesyonelin görev aldığı dikkate alınırsa, uluslararası alanda nasıl bir güçten bahsettiğimiz daha iyi anlaşılır. Büyük bütçeler kullanan bu kuruluşların hiçbiri masum sivil toplum örgütleri değiller; talimatları ve parayı hükûmetlerden veya o ülkede pazarı olan özel şirketlerden almaktadırlar. [50]

 

Bugün hiç bir devletin kısa ve orta vadede ulaşamayacağı rakipsiz bir tekno-askerî üstünlüğü, kendisini diğer milletlerden üstün gören toplumsal yapısı, tarihsel devrimci megalomanisi ve Evanjelizmle yoğrulan yönetim kadrolarıyla ABD, bu tür adımlar atmaya zaten hazırdı. Başkan Bush’un yakın çevresi tarafından Soğuk Savaş yıllarında Komünist Blok için uygulanan politikaların bugün farklı şekillerde ve farklı ülkeler için yeniden devreye sokulduğu görülmektedir. “Amerkan tarzı yaşam” felsefesinin bugün “Amerikan tarzı demokrasi”ye dönüştüğüne şahit olmaktayız. Dünyanın birçok bölgesinde herkesin gözü önünde yaşanan kanlı olayların ve anarşinin giderek artması, yeni bir dünya düzenini yayma fikrini daha da cazip kılmaktadır.[51] Balkanlar'ın, karmaşaya sürüklenen bölgelere güçlü ve istikrarlı devletler tarafından, gerektiğinde askerî müdahalede bulunulmasının elzem olduğu fikrini kanıtladığı düşünülmektedir.

 

Her ne kadar Başkan Bush Irak’ta seçimlerin yapılmasını ve bu sebeple parmaklara sürülen mor renkli seçim boyalarından esinlenerek “Mor Devrim” gerçekleştirdiklerini iddia etse de Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’a götürülen demokrasi ile Irak’ta yaşananları birbirinden ayrı tutmak gerekmektedir.

 

Devrimlerin Ortak Noktaları

 

Bugün sivil devrimlerin adeta “el kitabı” haline gelen Prof. Dr. Gene Sharp’ın “Diktatörlükten Demokrasiye” (From Dictatorship to Democracy) ve yine “Şiddet İçermeyen Hareketin Politikası” (The Politics of Nonviolent Action) isimli çalışmalarında 198 farklı sivil itaatsizlik eylem metoduna yer vermektedir. Sivil devrimlerin yapıldığı ve bu devrimlere aday ülkelerin dillerine çevrilen, bütün gençlik örgütlerinin internet sitelerinde orijinal ve çeviri metinleri bulunan bu kitap sivil devrimlerin nasıl yapılacağını detaylarıyla anlatmakta ve sivil devrimcilere yön göstermektedir. Robert Helvey’in başkanlığındaki Amerikan Albert Einstein Enstitüsü’nün mali desteği ile yayınlanan kitabın binlerce nüshası bugün Avrasya coğrafyası ülkelerinde dağıtılmakta, neredeyse bütün gençlik örgütlerinin sitelerinde yer bulmaktadır. Gene Sharp’a göre; “İktidar monolitiktir. Diktatörün kredisi azaldıkça ona itaatsizlik edecek olan bürokratların ve güvenlik güçlerinin sayısı da artar. Bu kitle kritik bir seviyeye ulaştığında ise diktatör iktidarı kaybeder. Muhalif güçler, işte bu anlayışa uygun nitelikte bir program uygulamalıdırlar.”[52]

 

Sharp, kitaplarında, ‘sivil itaatsizlik ve uluslararası baskının’ diktatörlüklerin ‘aşil topuğu’ olduğunu ileri sürmektedir. Prof Sharp bu amaçla 189 farklı eylem metodu önermektedir. Gene Sarp’ın uygulamayı önerdiği yöntem şöyle özetlenebilir:[53]

 

Örgüt: Öncelikle tek kelimelik vurucu bir örgüt ismi ile gençler ve öğrenciler arasında örgütlenme.

Slogan: Basit ve etkileyici bir slogan oluşturma ve yayma.

Medya: Ulusal ve uluslararası medya desteği.

Finansman: Uluslararası vakıf ve sivil toplum örgütlerinin parasal desteği.

Seçimlere Hazırlık: Seçimler halkın sokağa dökülmesi için en uygun dönemlerdir. Bunu için alt yapı çalışması yapmak. Seçimlerden altı ay kadar önce seçimlere hile karıştırılacağı şüphelerini yayarak seçimlere gölge düşürmek. Seçim sonuçları ne olursa olsun seçimlerin adil yapılmadığı ve seçimlere hile karıştırıldığı iddiasını gündeme getirmek. Seçimlere gözlemci olarak gelen batılı uluslararası teşkilat temsilcilerinin bu iddiayı destekleyerek sorunun uluslararası arenaya taşınmasını sağlamak.

Gerilim Artırma: Ekonomik manipülasyon yaparak bunalımı körüklemek. Etnik ve mezhepsel farklılıkları kaşımak.

Gayri Memnunları Toparlama: Kitlelerin takip edebileceği tanınan insanları lider olarak öne çıkarma. Eski yönetimden dışlanmış popüler isimler uygun olabilir. Yönetime karşı olan tüm gayri memnunları bir çatı altında toplama.

Asker ve güvenlik güçlerini kazanma ya da tarafsızlaştırma: Yönetimin yanında yer almamasını, en azından olaylara müdahale etmemesini, tarafsız kalmasını ve fakat muhalefeti de açık bir şekilde destekleyerek askerî darbe görüntüsü de verilmemesini sağlamak. Böylelikle kitlelerin daha cesur davranması sağlanıyor, katılım artıyor.

Sokak Hâkimiyeti: Taraftarları sürekli olarak sokakta tutarak yönetimin otoritesini ve iradesini kırmak. Bu gelişme yönetimi yalnızlığa iter, kendisine bağlı güçlerin itaatsizlik oranında ‘kritik düzeyin aşılmasını’ sağlar ve muhalefetin halk desteğini hızla artırır.

Sonuç: Yönetimin (diktatörün) şiddet uygulanmadan kansız bir şekilde yıkılışı.

 

Doğu Avrupa’da başlayan ve bugün eski Sovyet coğrafyasına ve hatta Orta Doğu’ya sıçrayan devrimler birer “şablon” devrimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devrimler her ne kadar halk hareketleri olarak gözükse de, devrimlerin yapılış şekli ve Kırgızistan örneğinde olduğu gibi birkaç bin kişiyle baskıcı rejimlerin devrilmesi bu hareketleri nasıl isimlendirmemiz açısından bir kavram kargaşası yaşanmasına sebep olmaktadır. Ancak bütün alternatif görüşlere rağmen bu hareketlere sivil devrimler denmesini daha uygun bulmaktayız.

 

Sivil devrimlerin genel olarak beslendikleri kaynakların benzerliği ve birçok hallerde ise aynılığı devrimlerle ilgili bazı genellemelerin ve benzer sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bir zincirin halkaları olarak değerlendirebileceğimiz sivil devrimler, bir takım iç ve dış faktörlerin etkileşimi ile sonucu gerçekleşmektedir. Bir ülkede devrimden ya da devrim ihtimalinden bahsetmenin ilk şartı iç ve dış şartların yeterince olgunlaşmış olmasıdır. Bu bakımdan devrimleri tecrübe etmiş ülkelerde, olayları doğuran iç ve dış faktörlerin pek çok noktada birbirini tamamlar nitelikte olduğu görülmektedir. Devrimlerin neden ve sonuçlarını ayrıntılı izah etmek için öncelikle genel sistematik tanımlamaların ortaya konulması ve ardından pratikte yaşanan gelişmeleri ayrıntılı değerlendirmek faydalı olacaktır.

 

Özellikle Sırbistan (Yugoslavya), Gürcistan ve Ukrayna’da söz konusu olan devrimler tarihte gördüğümüz diğer devrim hareketlerinden dört kritik noktada ayrılmaktadır.[54] Aslında bu dört kritik nokta son dönemde gündeme gelen demokratik dönüşümün de karakteristik özelliklerini oluşturmaktadır. Birincisi bu devrimler bir savaş, ekonomik kriz ya da dış şok etkisi ile yaşanmamakta bir ulusal seçim sonucunda ortaya çıkmaktadır. İkincisi, devrimler yürürlükte olan anayasal düzene bir başkaldırı şeklinde ortaya çıkmamakta yani siyasi oyunun kurallarının yeniden yazılması iddiasını taşımamaktadır. Devrimlerin üçüncü kritik özelliği, devrimler ülkede yetki ve otorite bütünlüğünü bir arada tutmak konusunda hiçbir tereddüt yaşamamakta aksine devrimciler bu konuda ekstra çaba harcamaktadırlar. Bu ülkelerde yaşanan demokratik dönüşümün ayırıcı özelliklerinden sonuncusu ise, devrimlerde şiddet kullanımının söz konusu olmamasıdır.

 

Yukarıda ifade edilen özelliklere sahip bir dönüşümün yaşanması için Alpred Stepan, demokratik muhalefetin izlemesi muhtemel yolları ise şu şekilde ortaya koymaktadır[55]:

 

1.      Rejimle bütünleşmeye karşı direnmek,

2.      Rejime karşı özerklik alanlarını korumak,

3.      Rejimin meşruluğunu tartışmak,

4.      Otoriter rejimin nelere mal olduğunu gündeme getirmek,

5.      Güvenilirliği olan demokratik bir alternatif yaratmak.

Diğer taraftan Rusya Milli Demokrasi Enstitüsü’nün Post-Sovyet mekânda gerçekleşen devrimler için “10 şart” hazırlaması sivil devrimlerin bu yeni türünün artık siyasal literatürde yerini almaya başladığını göstermektedir. Enstitünün 10 şartı şunlardır:

a.       Yönetimin halktan tecrit edilmesi, yetenekli insanların bürokraside yer alamaması, toplumun yönetime sivil yollarla baskı unsurunun ortadan kalkması,

b.      Rejimin yasallığı konusunda soru işaretlerinin ortaya çıkması,

c.       Yönetim elitleri arasında ciddi kutuplaşma ve sorunların yaşanması,

d.      Yönetimin halka verebileceği vaatlerin tükenmesi,

e.       Güçlü muhalefet ve muhalefet liderinin mevcutluğu,[56]

f.       Yönetimin güç kullanmaya hazır olmaması,

g.      Çözülmemiş bölgesel ve etnik çatışmaların mevcutluğu,

h.      Bürokrasi ve siyasi elitlerin birleşmesi,

i.        Rejimin değiştirilmesinde dış güçlerin çıkarının bulunması,

j.        Sivil devrimin hayata geçirilmesi için (seçimlerin sonuçlarının tanınmaması gibi) buhran durumunun ortaya çıkması.[57]

 

Bu genel değerlendirmelere ek olarak Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan, Moldova ve Lübnan’da yapılan sivil devrimler ayrıntılı incelendiği zaman bu devrimlerin birçok ortak noktalara sahip olduğu pratikte de tespit edilebilmektedir. Seçimler, kadrolar, etnik ve dinî ayrılıklar, savaşlar, yolsuzlukla mücadele sloganı, jeopolitik tercihler, dış güçler, gençlik örgütleri, medya, ortak imgeler, gibi ortak noktalara aşağıda değinilmektedir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki, tespit edilen bu ortak noktalar bir genellemedir ve her sivil devrimde benzer özellikler bulunmayabilir. Zira sivil devrimler coğrafi konumunun da etkisiyle her ülkenin kendi iç ve dış şartları çerçevesinde şekillenmektedir.

 

Ermenistan, Kazakistan, Moldova, Beyaz Rusya, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan bu gelişmelerden farklı boyutlarda da olsa endişelenmekte ve muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini daha yakından takip etmektedirler. Bu ülkelerde şimşekleri iyice üzerine çeken ve faaliyetleri ya kısıtlanan ya da kapatılan STK’lar, artık daha az dikkat çekecek, iyi tarım yapmanın yolları, ana-çocuk sağlığı gibi projeler yapmaya yönelmişlerdir.[58]

Devrimlerin birçok benzer yönlerinin yanında şüphesiz farklılıkları da bulunmaktadır. Ülkelerin bulundukları coğrafya, zenginlikleri, liderlerin tutumu[59], muhalefetin yapısı, etnik ve dinî yapı, diğer ülkelerin ilgisi ve tepkisi,[60] ekonomik ve kültürel durumları farklılık arz etmektedir. Devrimin oluş biçiminde de farklılıklar olabilmektedir. Her zaman istenilen veya planlanan şekilde netice alınamamakta, bazen istenmeyen olaylar da olabilmektedir.[61] Aynı zamanda devrimden sonra söz konusu ülkelerde farklı süreçler devam etmektedir.[62]

 

Seçimler

 

Bir yönetimin demokratik olarak nitelendirilebilmesinin birinci şartı “bağımsız ve açık seçimlerle” işbaşına gelmesidir. Bu nedenle sivil devrimlere neden olan iç ve dış baskı söz konusu ülkelerde seçimler üzerinde yoğunlaşmakta ve direnişle karşılaşması durumunda geniş katılımlı halk hareketlerine dönüşebilmektedir.

 

Nitekim şimdiye kadar gerçekleştirilen sivil devrimlerin tamamı bir seçim sonrasında ortaya çıkmıştır. Devrim deneyimini tadan her ülkede aynı senaryo gözlemlenmiştir. Düzenlenen seçimler hem uluslararası gözlemciler hem de seçmenler tarafından eleştirilmekte ve bu eleştiriler muhalefetin sokaklara dökülmesine neden olmaktadır. Sivil itaatsizlik giderek genişlerken, mevcut iktidara yönelik uluslararası baskılar da giderek artmaktadır. Sonrasında ise durumun gidişatına göre ayaklanan halk parlamento, devlet başkanlığı, radyo tv binası stratejik noktaları ele geçirerek iktidara el koymaktadır. Ardından yapılan seçimleri ise elbette ki, devrimi yapan güçler kazanmaktadır.

 

Devrimin gerçekleştiği ülkelerde olayların bir seçim arifesinde başlaması, bölgede seçim zamanı gelen ülke yönetimlerinde haklı bir endişe doğurmaktadır. Sıranın kendilerinde olabileceği kuşkusu ile harekete geçen bu yönetimler muhalefete gözdağı vermekten çekinmemektedirler.[63] Seçimler, sivil devrimlerin “olmazsa olmaz” şartlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple de bir sivil devrimin olup olmayacağı ve ya olma ihtimali mevcutsa bunun ne zaman olabileceğini tahmin edebilmek için o ülkelerin seçim takvimlerine bakmak gerekmektedir. Aşağıda oluşturduğumuz tabloda ülkelerde sırasıyla parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerinin ne zaman olacağı ve mevcut devlet başkanlarının bir dahaki seçimlere katılmaları için anayasal bir engelin bulunup bulunmadığı verilmektedir.

 

Kadrolar

 

Sivil devrimler bu eylemin en önemli unsurları olan kadrolar bakımından benzer özellikler taşımaktadırlar. Şimdiye kadar gerçekleştirilen her üç devrimde de iktidara gelen liderlerin hemen hemen hepsi önceki “devrilen” iktidar içinde önemli görevler üstlenmiştir. Ancak, çoğu genç ve orta yaşta olan bu liderler zaman içinde çeşitli sebeplerle iktidarlar ile ters düşerek hükûmetten ayrılmış ve muhalefete geçmiş kişilerdir.

 

Gürcistan Devrimi’ni gerçekleştiren Mihail Saakaşvili daha önce Eduard Şevardnadze Hükümetinde Adalet Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Ancak Saakaşvili Şevardnadze rejiminin yolsuzluklulara bulaştığını ve düzelmesinin de mümkün olmadığını ileri sürerek muhalefete geçmiş ve sonuçta bir zamanlar emri altında çalıştığı Şevardnadzeyi devirmiştir. Yine bu devrimin diğer önemli figürlerinden Nino Burçanadze daha önce Parlamento Başkanlığı (şimdide aynı görevdedir) yapmış, Zurab Zvaniya ise hem Parlamento Başkanlığı ve hem de Şevardnadze’nin partisi Gürcistan Yurtseverler Birliği’nde üst düzey görevlerde bulunmuştur.

 

Devrimin ikinci adresi Ukrayna’da da durum farklı olmamıştır. Viktor Yuşenko Leonid Kuçma yönetimindeki Ukrayna’da Başbakanlık görevinde bulunmuştur. Ukrayna Devrimi’nin Turuncu Leydi’si Yuliya Timaşenko’da Başkan Yardımcılığı gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Yine Parlamento Başkanı Litvin’de önceki iktidarın önemli isimleri arasında yer almıştır.

 

Kırgız Devrimi bu geleneği bozmamıştır. Devrimden sonra Devlet Başkanlığına seçilen Kurmanbek Bakiyev, Akayev rejiminin Başbakanı olarak görev yapmıştır. Bakiyev aynı zamanda Kırgızistan Halk Hareketi lideridir. Bakiyev 2002’de güneyde yaşayan Özbeklerin ayaklanmasını çok sert bir şekilde bastırmış ve olayların sorumlusu olduğu gerekçesiyle istifaya zorlanmıştır. Bakiyev ile kurulan koalisyon neticesinde seçimlere girmeyen ve seçimler sonrası da Başbakanlık görevine getirilen Feliks Kulov, Askar Akayev’in bütün güvenlik birimlerinden sorumlu Devlet Başkan Yardımcısı görevinde bulunmuştur. Felix Kulov yolsuzluk suçlamasıyla Akayev tarafından hapse gönderilmiştir. Kırgızistan’daki Sarı Devrim’in kadın kahramanı ve şimdiki Dışişleri Bakanı Roza Otunbayeva da yine aynı şekilde Akayev iktidarının BM temsilciliği ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini yapmıştır.

 

Devrimle işbaşına getirilen liderlerin genelde tamamı eski kadrolar olmalarına rağmen bu isimler “cilalanarak” yeniden iktidara getirilmektedir. Yeni liderler, yeni bir leksikona da kavuşmaktadırlar. Sivil devrim yapmak isteyen liderlerin en çok kullandığı terimlerin başında demokrasi, insan hakları, reformlar, Batı ile bütünleşme, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, coğrafi konumuna göre AB, NATO ve Batılı diğer kurumlara üyelik gibi hususlar gelmektedir.[64]

 

Bundan sonraki sivil devrimlerde de sıklıkla görebileceğimiz eski kadroların yeni devrimciler olduğu ülkelerde aslında devrimle bu ülkelerin hemen demokratikleşeceği yönünde bir “ümide” kapılmamak gerekmektedir. Ancak şu da bir gerçektir ki, sivil devrimler bu ülkelerin yönetim kadrolarında çok ciddi değişiklikler meydana getirmese de, Bu hareketlerin ciddi bir “fırlatma rampası” görevi göreceği de muhakkaktır.

 

Güvenlik Güçlerinin Tutumu

 

Sivil devrimlerin başarı şansı hiç şüphesiz ki, o ülkedeki başta ordu olmak üzere güvenlik güçlerinin tutumuna bağlıdır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan örneklerinde ordu ve diğer güvenlik güçlerinin göstericilere neredeyse hiç bir müdahalede bulunmamaları devrimlerin başarı şanslarını artırmış ve neredeyse hiçbir ciddi hadisenin yaşanmamasına sebep olmuştur. Güvenlik güçlerinin iktidarın yanında yer almasının hangi sonuçlar doğurabileceği konusunda Özbekistan’da yaşanan hadiseler yeterince fikir vermiştir. Her ne kadar Andican’da başlayan hadiseler bir sivil devrim isteği olarak değerlendirilmese de Kerimov’un orduya göstericilerin üzerine ateş açma emri vermesi üzerine yüzlerce gösterici öldürülmüştür. Bu durum ise bu coğrafyada zaten yeterince güçlü olmayan muhalefetin daha da sindirilmesine sebep olmuştur.

 

Kadın Politikacı Faktörü

 

Bu faktörün daha önceki her üç sivil darbede de önemli roller üstlendiği ve bir araya getirilen muhalif liderler arasında mutlaka önemli bir kadın liderin bulunduğu görülmüştür. Demokrasi adına yapılan sivil devrimlerde “kadın politikacı faktörü” yine demokrasi adına muhalefete önemli bir görünüm sunmaktadır. Gürcistan’daki Kadife Devrim’de “kadın politikacı” rolünü daha sonra Parlamento Başkanı olan Nino Burcanadze, Ukrayna’daki Turuncu Devrim’de daha sonra Başbakan olan ve sonrada azledilen Yuliya Timoşenko ve Kırgızistan’da ise Sarı Devrim sonrasında Dışişleri Bakanı olan Roza Otunbayeva bu rolü oynamıştır.

 

Etnik ve Dini Ayrılıklar, Savaşlar

 

Sivil devrim yapılan ve/veya yapılmak istenen ülkelerde farklı etnik ve dinî kesimler mevcuttur ve bölgesel sorunlar yaşanmaktadırlar. Bu ülkelerin bazılarında bu sorunlar etnik ayrımcılığa ve sonunda sıcak savaşa dönüşmüştür. Devrimlerin söz konusu olduğu ülkelerde var olan siyasi gerginlik, devrimin tetikleyici unsuru olarak kullanılmaktadır. Yugoslavya’da ayrılan cumhuriyetlerle yapılan ve zaman zaman soykırıma dönüşen savaşlar, Gürcistan’da ayrılıkçı Güney Osetya ve Abhazya ile yapılan savaşlar ve Cevaheti-Ahıska sorunu, Kırgızistan’da kuzey ve güney arasındaki ekonomik ve politik temsilde farklılıklar bu türdendir. Yine Kırgızistan’da Özbek etnik azınlığın rahatsızlığı, Ukrayna’da Doğu-Batı bölgeleri arasında varolan Rus kökenliler ve Ortodoks mezhebine inananlar ile Katolikler arasındaki ayrılıklar da politik tercihlerde önemli bir rol oynamıştır. Azerbaycan’da Ermenistan ile savaş halinin devam etmesine sebep olan Yukarı Karabağ sorunu da bu kabilden önemli bir etkendir.

 

Yolsuzlukla Mücadele Sloganı

 

Sivil devrimlerde rejime karşı getirilen en büyük suçlama yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvettir. Devrim yapmak isteyen güçlerin oluşturduğu argümanda söz konusu ülkede yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetin arttığı, ekonomik kaynakların belirli bir yönetici zümre tarafından paylaştırıldığı ileri sürülmektedir. Rüşvet bu ülkelerde sıradan bir olay haline gelmiştir ve rüşvetsiz hiçbir iş yapılmamaktadır. Uluslararası değerlendirme kuruluşları bu ülkeleri yoksuzluk, yolsuzluk ve rüşvet sıralamalarında hep en ön sıralarda göstermektedir. Devrim yapmak isteyen muhalefet yani yukarıda sayılan bu üç kardeşler “yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvet”le mücadeleyi en önemli görev olarak addetmektedirler.

 

Bu ülkeler ekonomik olarak Sovyetler Birliği’nin dağılmasının zorluklarını halen üzerlerinden atamamışlardır. Söz konusu ülkelerde ekonomik reformlar gerçekleştirilememiştir. Söz konusu ülkelerde kurumsallaşmanın tam olarak sağlanamamış olması, istismara açık yapıları ortaya çıkarmaktadır. Bu koşullar altında yoksulluk ve yolsuzluk kaçınılmaz olarak ortaya çıkmakta ve iktidarlara karşı verilen mücadelede en önemli sloganlar bu konuya temas etmektedir.

 

Jeopolitik Tercihler

 

Jeopolitik tercihler sivil devrimlerin yapıldığı ülkelerde en önemli faktörlerden birisidir. Küresel güçler arasında tercih yapan ülkelerin bu tercihleri iç politikalarını doğrudan etkilemektedir. Büyük bir tesadüfle (!) sivil devrim yapılan ülkeler dış politikalarını Rusya Federasyonu eksenine oturtan ülkelerdi. Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç ABD karşıtı ve Rusya yanlısı politikalar uygulamakta “Slav Birliği” gibi tehlikeli ifadeler kullanmaktaydı. Ancak Miloşeviç’i diğer devrim yapılan ülkelerden ayırmak da gerekmektedir. Çünkü Miloşeviç Balkanları kan gölüne çevirerek etnik temizlik yapmış ve savaş suçu işlemiş bir liderdir. Gürcistan’da Eduard Şevardnadze Doğu Bloku’nun yıkılmasında SSCB’nin son Dışişleri Bakanı olarak önemli roller oynamıştır. Nitekim İsrail’de yayınlanan Yediot Ahronot Gazetesine “Oysa ben ABD politikalarının en büyük takipçisiydim. Irak konusunda desteğime ihtiyaç duyulduğunda bunu verdim. Burada olup biteni izah etmekte güçlük çekiyorum.” demekten kendisini alamayan ve “Bana Soros darbe yaptı”[65] serzenişte bulunan Şevardnadze bu serzenişinde haklı olabilir. Ancak Şevardnadze’nin unuttuğu bir şey vardır, sivil devrime kurban gitmemek için sadece ABD’nin her istediğini yapmak yetmemektedir. Günümüzün tek süper gücü eski soğuk savaş silahlarını ve her şeyden önemlisi de “demokrasi silahını” sadece totaliter rejimlere değil, Vaşington’un planlarına karşı sorunlar çıkaran hükûmetlere karşı da kullanmaktadır. Gürcüstan’daki Şevardnadze gibi müttefikler ABD’nin istediği her şeyi yaptılar ama bir Sovyet hiciv ustasının şu anlamlı ikazını unutmuşlardır: “Partiyi sevmeniz önemli değil. Önemli olan Parti’nin sizi sevmesidir.” Bu sebeple hadiseye daha geniş bir çerçeveden bakılması gerekirdi. Gürcistan Batı için son derece önemli bir ülkeydi ve burada yapılacaklar bundan sonraki ülkeler için iyi bir örnek olabilirdi. Bu sebeple de daha genç ve dinamik bir lider Şevardnadze’nin yaptıklarından “daha fazlasını” yapabilirdi. Kaldı ki, Şevardnadze son dönemde Rusya ile ilişkilerini giderek geliştiren bir lider olmuştur. diye

 

Ukrayna’da jeopoolitik tercihler seçimlerde karşı karşıya gelen her iki liderin tercihleriyle doğrudan örtüşmekteydi. Zaten kimse de tercihlerini gizlememiştir. Viktor Yanukoviç dış politika tercihini Rusya’dan yana yaparken, Rusya da açıkça bu lideri desteklemiştir. Viktor Yuşenko ise Batı’nın adayı durumunda olmuştur.

 

Kırgızistan’da jeopolitik tercihler elbette önemliydi. Ancak, burada terciler Ukrayna ve Gürcistan’daki kadar kesin değildi. Akayev’in tercihinin Rusya olduğu bilinmekteydi. Zaten Rusya’da Akayev’i destekliyordu. Ancak Akayev’in karşısına çıkabilecek liderler tamamen Batıcı değildi. Ve hatta devrimin önemli liderlerinden Feliks Kulov’un ve Kurmanbek Bakiyev’in Rusya’ya olan sempatileri bilinmekteydi. Zaten ABD üslerinin Kırgızistan’dan çıkması yönünde açıklamalar yapan Bakiyev’in ABD ile ilişkilerinin sınırlarını görmek mümkündür. Tabi burada Bakiyev’e bu açıklamayı yapmaya mecbur kılan unsurların başında Çin ve Rusya gibi iki büyük komşudan gelen baskıları da unutmamak gerekir. Roza Otunbayeva’da Rusya’ya karşı iyi duygular beslemekle beraber Batı ile iyi ilişkileri bulunan bir liderdir. Kırgızistan’da koalisyon halinde sivil devrimi gerçekleştiren ekip içinde Devlet Başkanlığı görevini alan Kurmanbek Bakiyev’in Rusya ile de iyi ilişkilerine rağmen bir tercih yapma durumunda Batı’dan yana olması, buna rağmen Başbakan olan Feliks Kulov’un Rusya yönünde tercih kullanması Kırgızistan’ın geleceği açısından önemli göstergelerdendir. Zira, Kulov’un bu tercihi onun daha sonraki siyasi yaşamında önünde ciddi engellerden birisi haline gelebilir.

 

Devrim yapılan ülkelerin belirlenmesinde, coğrafi konumları ve yakın geçmişleri önemli bir ayrıntıdır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan, ABD ve Batı için jeopolitik, jeostratejik, askerî ve enerji açısından önemlidir. Bu ülkeler geçmişte SSCB denetiminde olup ve Sovyetler dağıldıktan sonra da ağırlıklı olarak Rusya’nın kontrolünde bulunmaktadır. Ayrıca seçilen ülkelerdeki etnik, dinî, mezhep ve bölgesel farklılıklar amaca uygun kullanılmaktadır.[66] Bu farklılıklar çok iyi değerlendirilmekte ve zamanı geldiğinde kullanılmaktadır. Görüldüğü üzere, sivil devrimlerin yapılmasında jeopolitik tercihler ve özellikle de mevcut iktidarların ve onlara muhalif liderlerin Rusya ve ABD arasında yapacakları tercihler önem kazanmaktadır.

 

Dış Faktörlerin Tetikleyici Rolü

 

Devrimlerin bir diğer ortak yönü de bu ülkelerde bulunan elçilik mensuplarının yaptıkları çalışmalar ve muhalefete verdikleri açık destektir. Dört ülkedeki kadife devrimlerde başrolü, başkentlerdeki Amerikan elçileri oynamıştır.[67] Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bazen arka planda bazen de bizzat müdâhil olarak devrimlerde söz sahibi olmaktadır.[68] Ayrıca ABD sözcüleri ve Batılı yetkililer de muhalefeti desteklerini açıkça beyan etmişlerdir. Devrilenler ise ABD’ye, Soros’a ve Batıya kızgınlıklarını ve kırgınlıklarını dile getirmişlerdir.

Devrimleri tetikleyen dış faktörleri bir bütün olarak düşünmek gerekmektedir. Bu bütünlük içinde küresel güçleri (ABD, AB gibi ülke ve topluluklar), bunlara destek veren bölgesel ülkeleri (Ukrayna devriminde oynadığı role göre Polonya, Yugoslavya için Hırvatistan), uluslararası kurumları (NATO, AGİT v.b. gibi), STK’ları (Soros’un Açık Toplum Enstitüsü, NED, IRI, USAID v.b. gibi) [69] ele almak gerekmektedir.

 

Sivil devrimler birçok etkenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Ancak, sivil devrimlerin tamamını “dış güçlere” bağlamak da yetersiz bir değerlendirmedir. Bazen o ülkelerin iç dinamikleri zaten böyle bir devrime elverişli şartları yaratabilmektedir. Bu şartlar uluslararası bağlantılarla da birleştiği vakit o ülkelerin tek hâkimi olan şahsiyetler koltuklarını terk etmeye mecbur kalabilmektedirler.

 

Gürcistan’da hayata geçirilen Gül devriminde önemli roller üstlenen Kmara gençlik örgütünün liderlerinden Giorgi Kandelaki ve Luka Tsuladze sivil devrimlerde dış güçlerin rolü konusunda aşağıda verilen fikirleri ilginçtir.

 

Uluslararası toplumun rolü karışık mesajlar sayesinde tartışılır hale getirilmiştir. Bazıları değişimin dış güçler tarafından empoze edildiğini ve halkın isteği olmadığını iddia etmektedir. Bu yaklaşıma göre sadece Batılı halklar demokrasiyi anlama ve barışçıl değişim getirme kabiliyetine sahiptir. Bu yaklaşımı ırkçı bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz. Bu görüşler halkların değişim ve haklarını korumak için ne kadar uzun süredir beklediklerinin farkında olmayanlara ait olabilir.[70]

 

Uygun ortamın dış faktörler tarafından tetiklenmesine sivil devrimlerin yaşandığı bütün ülkelerde şahit olunmuştur. Zaten aslında sivil itaatsizlik ve sivili devrimler içeriden uygun ortamın bulunmadığı ülkelerde yapılması mümkün değildir. Dış faktörler genelde sivil devrimlerde “tetikleyici” rol oynamaktadır.

 

Gençlik Örgütleri

 

Sivil devimlerin en önemli ortak özelliklerinden birisi de gençleri iyi bir şekilde örgütleyerek devrimlerin “motor gücü” olarak kullanmalarıdır. Devrim yapılması planlanan ülkelerdeki gençler, adları özenle seçilen gençlik teşkilatları etrafında bir araya getirilmektedir. Sivil Toplum Kuruluşları (STK) tarafından bu gençler eğitimden geçirilmekte, kendilerine iyi bir eğitim ve gelecek vaat edilmekte, cömertçe harcanan sıcak para da bu işsiz ve geleceğinden umutsuz gençler için çok cazip gelmekte ve sayıları hızla artmaktadır. Bu gençler sokak protestolarını, kamu kurumlarının kuşatılmasını, çadır kentlerin kurulmasını örgütlemekte ve eylem çeşitliliğini sağlamaktadırlar. Bu ülkelerde gençlik örgütlerinin yanı sıra başka örgütler de kurulmaktadır. Bu sivil kuruluşlar tüm il ve ilçelerde seçmenlere, oy kullanmaları, adaylar konusunda seçici davranmaları ve verdikleri oylara sahip çıkmaları konusunda eğitimler vermektedirler. Bu amaçla da eğlendiren, eğlendirirken öğrenilen bildiriler, el broşürleri, radyo ve televizyon reklamları hazırlamaktadırlar. Bu sivil toplum örgütünde çalışanlar, Batı tarafından finanse edilen, eğitimden geçirilmiş “gönüllülerden” meydana gelmektedir.[71]

 

Sırbistan’da sokak protestolarını, “Direniş” anlamına gelen “Otpor” öğrenci örgütü; Gürcistan’da, “Yeter” anlamına gelen “Kmara” örgütü yürütmüştü. Ukrayna’da da Sırbistan’daki Otpor ve Gürcistan’daki Kmara’dan eğitim alan gençler, “Zamanı Geldi” anlamındaki “Pora” grubunu oluşturmuşlardır. Benzer şekilde Kırgızistan’da Kel Kel gençlik örgütü oluşturulmuştur. Bütün bu gençlik örgütleri başta Open Society Institute (OSI) olmak üzere, National Endowment for Democracy (NED), US Agency for International Development (USIAD), National Democratic Institute ve International Republican Institute gibi Batı menşeili STK’lar tarafından desteklenmektedir.

 

Medya

 

Yazılı ve sözlü basın sivil devrimlerin adeta “yaratıcısı ve mutlu sona ulaştırıcısı” konumundadır. Çünkü medya sivil devrimlerde çok önemli bir görev üstlenmektedir. Bu basın yayın organları değişimin sesi ve yayın organı olmuşlardır. Soğuk Savaş yıllarında Batı’nın Sovyetler Birliği içindeki etnik gruplara yönelik kurmuş olduğu Radio Free Europe ve bugün Çin’e ve Doğu Türkistan’a yönelik Radio Free Asia gibi radyo yayınlarının önemi bugün de bilinmekte ve bu politikalar daha çağdaş ve mevcut duruma yönelik olarak sürdürülmektedir. Bu basın-yayın organları neredeyse meydanlardan canlı yayın yaparak Batı’nın ilgisini bu ülkeye çekmekte, bu ilgiyi canlı tutmayı başarmakta, katılımcıların sayısını yayınları sayesinde her geçen gün artırmakta, yapılan renkli gösterileri ekrana ve sayfalarına taşıyarak görevini başarıyla yerine getirmektedir.

 

Eurasia Foundation (Avrasya Vakfı) 2003 raporunda, Gürcistan'daki demokrasi operasyonu değerlendirilirken şöyle denilmektedir: “'Bağımsız medya olayların anahtarıydı. Radyo ve TV istasyonları canlı olarak tartışmalar ve 'talk showlar' yayımladı; gazeteler siyasi haberler yayınladı ve adaylar hakkında bilgi verdi.” Aynı raporda 'Rustavi-2' adlı televizyon şebekesinin bölge yöneticisi Jano Zhvania yapılanı çok daha iyi açıklamaktadır. “TV istasyonları halkı uyandırdı ve 2003'teki hedefe ulaşıldı. Yerel halk sorumluluk duydu ve olaylardaki yerini aldı.”

 

Özellikle Sırbistan devriminde bu ülkede ve genelde eski SSCB etki alanındaki ülkelerde çok sevilen “Brezilya pembe dizileri” o dönem dünyada en sevilen programlar Batılı sponsorlar vasıtasıyla satın alınarak devrim yanlısı tv kanallarında yayınlatılmakta ve halkın ilgisi önce bu kanallara çekilmektedir. Ardından ise film aralarında ve sonlarında sivil devrime destek olan ve destek çağrısında bulunan yayınlar yapılmaktadır. Bu rolü Gürcistan’da Rustavi-2 Televizyonu olduğu gibi, Ukrayna’da da Kanal 5 Televizyonu, Kırgızistan’da Respublica ve MSN Gazeteleri, ayrıca Bişkek’teki ABD dışişleri bakanlığının basımevi 60 değişik yayını basarak destek vermesi ve özel televizyon imkânı olmayan Sırbistan’da ise B-92 Radyosu üstlenmiştir. Ayrıca devrime destek veren birçok gazete ve dergi yayınlanmaktadır. Azerbaycan’da seçimleri öncesi “Azadlıg” (özgürlük) isimli televizyonun yayına başlaması, Beyaz Rusya’ya yönelik yeni radyo ve tv yayınlarına başlanılacak olması Batı’nın medya aracını hala ciddi bir şekilde kullanmasına örnek verilebilir.

 

Ortak İmgeler

 

Yapılan devrimlere bulunan isimler ve bu devrimi simgeleyen öğeler özenle seçilmektedir. Bazen bu konularda tam bir ittifak yoksa da dünya kamuoyuna hoş gelecek bir isim ve renk bulunmaktadır. Meydanlarda devrimi simgeleyen renklerden bol miktarda görülmekte, basında da özenle seçilen bu isimlerle anılmakta ve bu şekilde tarihe geçmektedir. Yugoslavya’da devrime Miloşeviç iktidarına uyan bir isim, “Buldozer Devrimi” denmişti. Ancak daha sonraki devrimlerde daha renkli isim ve simgeler kullanılmaya başlanmıştır. Kamuoyu üzerinde son derece etkili olan, hafızaya kolay yerleşen, söylenişi kulağa ve kullanışı dile kolay gelen, bütün dünya dillerine çevrilebilen bu isimlerden Gürcistan Kadife (Gül) Devrimi, Ukrayna Turuncu Devrim, Kırgızistan ise Sarı veya (Lale-Limon) Devrimi isimlerini tercih etmiştir. Renk olarak Gürcistan’da gül, Ukrayna’da turuncu, Kırgızistan’da ise sarı renk seçilmiştir. Yine aynı şekilde bu ülkelerde oluşturulan gençlik örgütlerinin birçoğunda benzer amblemlerin kullanıldığı görülmektedir. İlk olarak Yugoslavya’da Otpor örgütü tarafından kullanılan “sıkılmış yumruk” işaretinin daha sonra Gürcistan’da Kmara örgütünde ve diğer ülkelerdeki bazı örgütlerde de kullanıldığına şahit olunmaktadır.[72]

 

Devrimleri Bekleyen Ortak Tehlikeler

 

“İktidar her zaman yıpratır” geleneği, sivil devrimlerde çok ciddi başarı sağlayamayan liderler için geçerliliğini korumaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki devrim yapılan ülkelerde yavaş yavaş hayal kırıklıklarının ortaya çıktığı görülmektedir. Henüz erken olmasına rağmen verilen sözlerin yerine getirilmemesi, geçici bazı tedbirlerin dışında önemli iyileşmenin olmaması, ekonomik ve etnik problemlerin çözümüne ilişkin halkı tatmin eden ciddi adımların atılmaması bu devrimlerden çok şey bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmış gibi görünmektedir.

 

Gürcistan başta olmak üzere devrimlerin yapıldığı ülkelerde bir karşı devrim dalgasının yaşanması için yoğun çabaların harcandığı da bilinmektedir. Bölgede agresif bir lider olarak bilinen Gül Devrimi’nin lideri Mihael Saakaşvili’ye karşı kendi ekibinden bir saray darbesi gerçekleştirmesi ihtimali gündemde her geçen gün daha güçlü verilerle ağırlığını artırmaktadır. Nitekim Gürcistan’ın Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan “ithal” ettiği Gürcü Asıllı Fransız Diplomatı olan Dışişleri Bakanı Salome Zurabişvili görevden alınmasının ardından geniş çaplı muhalefet hareketlerini örgütlemek için çalışmalara başlamıştır.[73]

 

Devrim kadroları Ukrayna’da yolsuzluk iddiaları sebebiyle yollarını kısa süre içinde ayırmak durumunda kalmıştır. Zira, Devlet Başkanı Viktor Yuşenko bir hükûmet krizi sonrasında devrim sırasındaki en yakın müttefiklerinden Başbakan Yuliya Timoşenko’yu görevinden azletmiştir. Diğer taraftan Rusya’nın bütün desteğine rağmen Batı’nın desteklediği popüler aday Viktor Yuşenko karşısında kaybeden Viktor Yanukoviç’in yine Rusya’nın desteğiyle 2006 yılında yapılacak parlamento seçimlerinde başarı sağlayarak karşı devrim için uygun zamanı kolladığı da düşünülmektedir. Eski Sovyet coğrafyasında devrimlerin üçüncü adresi olan Kırgızistan da, tehlikede olan ülke bekâsı için seçimlerde iki zorlu rakip olmalarına rağmen “zorunlu” bir koalisyon oluşturan Kurmanbek Bakiyev ile Feliks Kulov arasında da bir çeşit suikast veya saray darbesinin olma ihtimali mevcuttur.

 

Türkiye Sivil Devrim Sürecinin Neresinde?

 

Konunun Türkiye açısından ayrı bir önemi ve hassasiyeti bulunmaktadır. Türkiye’nin etrafında cereyan eden bu devrimlerin şimdi Türk cumhuriyetlerine sıçraması Türkiye’yi daha aktif politikalar gütmeye itmektedir. Oysa Türkiye daha önce Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan hadiselere karşı çok da net tavırlar sergilememişti. Son yıllarda Avrasya coğrafyasının Türk dış politikasında hak ettiği yeri alamaması ve dış politikanın sadece Irak, Kıbrıs ve AB/ABD ekseninde kilitlenerek kalması Türkiye’nin Türk cumhuriyetleri politikasını başarısızlığa mahkûm etmişti. Türkiye’nin şimdiye kadar muhalefeti tamamıyla göz ardı ederek sürdürdüğü ve buna rağmen çok da başarı sağlayamadığı Türk cumhuriyetleri politikası şimdi önemli bir handikapla karşı karşıyadır.

 

Coğrafyayı iyi okuyabilmek çoğu zaman etrafımızda yaşanan ve yaşanması muhtemel hadiselere ışık tutabilmektedir. ABD’nin özgürlük ihracı politikası çerçevesinde başlattığı demokrasi ihracının izlediği coğrafyaya bakıldığı zaman da ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Zira Gürcistan’dan başlayan ve Ukrayna’yla devam eden ve şimdi de Lübnan’a sirayet eden NGO devrimleri hep Türkiye’nin komşusu ülkelerde ve yakın çevresinde cereyan etmektedir. Durum sadece bu ülkelerle sınırlı kalmış olsa buna belki çok zorlama bir ifadeyle “tesadüf” denebilirdi. Ancak, Irak’taki askerî müdahale de dikkate alındığında, Sivil devrimlere aday ülkeler arasında Suriye, İran ve Ermenistan’ın adının geçmiş olması konunun hiç de tesadüf olmadığını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bütün sınırları boyunca Amerikan patentli devrimlerin yaşanması ve diğer ülkelerde de bu ihtimalin giderek güç kazanması akıllara ister istemez sıranın Türkiye’ye de geleceği ve/veya en azından bu devrimlerden Türkiye’nin mutlaka etkileneceği ihtimalini getirmektedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye için düşünülmesi ihtimal dahilinde olan STK devrimleri diğer ülkelerden farklı olarak iktidarı değiştirmekten öte Türkiye’yi “dönüştürmek” projesi olarak gündeme alınabilir.[74]

 

Değerlendirme

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hız kazanan küreselleşme sürecinde demokrasi daha önce hiç olmadığı kadar popülerlik kazanmıştır. Yükselen demokratik dalga dekolonizasyon sürecine eşlik ederken kurumsallaştırdığı hegemonya ile her ulus-devleti en azından kendini “demokratik” olarak takdim etmeye zorlamıştır. Ancak demokrasi farklı coğrafyalarda farklı uygulamalara sahne olmuş, bu farklı uygulamalar kimi zaman tam demokratik yönetimler doğururken, kimi zaman da “özgürlük ve demokrasi” adına yarı otoriter hatta totaliter yönetimleri ortaya çıkarmıştır. Bu aşamada günümüzde en önemli dönüşüm aracı olarak sivil devrimler karşımıza çıkmaktadır.

 

Bir “Toplumsal Mühendislik Projesi” olarak planlanan sivil devrimler belirli bir “şablon” ile gerçekleştirilmektedir. ABD’nin, etkinliğini yerleştirme projesi çerçevesinde Doğu Avrupa’dan başlatılıp, daha sonra eski Sovyet coğrafyasına kaydırılan devrimlerin zaman zaman Lübnan’daki Sedir Devrimi örneğinde de görüldüğü gibi Orta Doğu’da da denendiği görülmektedir. Bu projenin en önemli dayanaklarından birisini de ABD’de var olan “dünya tarihinde şu ana kadar iki demokratik devletin hiç birbiriyle savaşmadığı yönündeki” yaygın kanaat oluşturmaktadır.

 

Bir misyon devleti olan ABD’nin bölgede etkinliğini artırma ve bölge ülkelerini Amerikan tarzı yaşam ve demokrasiye geçirme çabalarının netice vermesi için girişilen çabaların orta ve uzun vadede sonuç alması muhtemel gözükmektedir. Bu çabalar bilhassa eski Sovyet bloğu ülkelerinde daha fazla başarı kazanma şansına sahiptir. Ancak, aynı senaryoların Ortadoğu coğrafyasında da denenmek istemesi bazı sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

 

İmparatorlukların yıkıldığı yirmici yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu gibi günümüz dünyasında da toplumsal iç dinamikler dikkate alınmadan getirilmek istenen demokrasi çoğu kez etnik bölünme ve iç savaşa yol açmaktadır. Sovyetler Birliği ve ardından Yugoslavya’nın dağılmasının yarattığı etnik çatışmalar halen devam ederken ABD’nin demokrasi götürmek iddiasıyla girdiği Irak adeta bir terör kaynağı haline gelmiştir. Irak’a götürülen demokrasinin ortada olan sonuçları da demokrasi ihracının bazı durumlarda hangi neticeler verebileceğini acı bir şekilde gözler önüne sermiştir.

 

Önümüzdeki dönemde Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin tamamında bu sürecin yaşatılmak isteneceği düşünülebilir. Ancak, 2008 yılına kadar bu coğrafyada tamamlanmak istenen sivil devrim girişimi Rusya’nın aktif desteği ile Kazakistan’da kesintiye uğramıştır. Zira Rusya 2008 yılına kadar Avrasya coğrafyasında sivil devrimlerle iktidar değişikliklerinin tamamlanacağı ve bu tarihte görev süresi dolan Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yerine Rusya’nın demokratik dönüşümünü sağlayacak “liberal” bir liderin iktidara getirilmesi için çaba harcanacağını öngörmüş ve karşı tedbirlerini büyük bir titizlikle alımştır. Bu çerçevede Rusya Federasyonu sınırları boyunca ve bu ülkenin bir zamanlar “arka bahçesi” olarak gördüğü ülkelerde gerçekleştirilen sivil devrimlerin Sovyetler Birliği’nin yasal mirasçısı olan Rusya Federasyonu’na da sıçramaması için ülke içinde ve komşu ülkelerde yoğun tedbirler almış ve hatta Duma’dan STK’ları kısıtlayan bir kanun dahi çıkarmıştır. Kremlin'e sivil toplum örgütlerini kapatma yetkisi tanıyan yasa hükûmete, spor kulüplerinden insan hakları savunucularına tüm sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini, mali yapılarını yakından izleme fırsatı tanımaktadır. Yasaya göre, Rusya'nın egemenliğine ya da bağımsızlığına ters düşen faaliyetlerde bulunmaları durumunda bu kuruluşların kapatılması gündeme gelebilecektir.[75]

 

Rusya’yı çevreleyen eski SSCB ülkelerinde gerçekleştirilebilecek Kadife Devrim’lerin sosyo-psikolojik, siyasal ve ekonomik altyapısı büyük oranda hazırdır. Bölge yönetimlerinin Sovyetlerden miras kalan kötü yönetim alışkanlıkları var olduğu sürece sivil devrimler bu ülkelerin gündemlerinden hiç düşmeyecektir.

 

Diğer yandan Sovyetler Birliği’nin dağılması Washington Yönetimine eski düşmanına demokrasi ve pazar ekonomisi konseptini tanıtmak için bulunmayacak bir fırsat yaratmıştır. Aslında II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşik Devletler Güney Kore, Almanya ve Japonya’da Batı tarzı liberal demokrasiyi kurma deneyimini yaşamıştı. Şu anda bazı politik ve ekonomik konularında görüş ayrılıklarına rağmen bu iki devlet ABD’nin müttefiki ve ticari partneri durumundadır.[76] Bu tecrübe başta Rusya olmak üzere eski Sovyet Cumhuriyetleri için başarılı bir şekilde kullanılma potansiyelini göstermektedir. Nitekim ABD Başkanı Bush, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sonrasında gittiği Seul yakınlarındaki askerî hava üssü Osan'da bir açıklama yapmış ve “Irak'ta teröristlere karşı savaşacağız, askerlerimizin uğruna savaştığı ve kanlarını döktükleri zaferi elde edene kadar savaşmaya devam edeceğiz” dedikten sonra Güney Kore ve Japonya'yı örnek göstermiştir. Bush, bu açıklamasına demokrasi için yapılan fedakarlıkların çok önemli olduğunu ifade etmiş ve Irak'ın da aynı yolu izlemesini temenni etmiştir. Başkan, “Üç sene süren savaş Güney Kore'yi kalıcı bir müttefik haline getirdi ve silahlı kuvvetlerimize bağlı kadın ve erkeklerin 50 yıllık fedakarlıkları, yarımadada demokrasi ve barışın sağlanmasına olanak tanıdı… Japonya'da özgürlüğü sağlayarak, bir düşmanı dünyadaki en müreffeh demokrasilerden ve Amerika'nın en sadık müttefiklerinden biri haline dönüştürmeyi başardık" demiştir.[77]

 

Başkan Bush ve neo-con ekibinin bir dahaki devlet başkanlığı seçimlerine katılamayacak olmaları[78] bu ekibin demokrasi ihracı projesinin devamı yönündeki en büyük ikilemi teşkil etmektedir. Başkan Bush’un yerine seçilecek olan kişinin BOP’dan vazgeçmesi durumunda ABD’nin bölgeye yönelik politikaları sekteye uğrayabilir. Ancak gerek Cumhuriyetçi Parti’nin muhtemel adayı Senator John McCain’in veya diğer şanslı adaylardan birisi olan ABD’nin mevcut Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın sivil devrim yanlısı tutumu ve gerekse de Demokrat Parti’nin Soros politikalarına olan mevcut sempatisi sivil devrimlerin Bush sonrası da devam edeceği yönünde bizde bir kanaatin oluşmasına neden olmuştur.

 

Eski Sovyet coğrafyasında sivil devrim beklentisi içinde olan rejimler Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan sivil devrimlerden her geçen gün daha fazla dersler çıkarmaktadırlar. Bu durum ise bu liderlerin sivil devrime hazırlıklı olmaları sonucunu doğurmakta, zaman geçtikçe sivil devrimlerin gerçekleştirilmesi giderek güçlenmektedir. Bu manada Rusya Federasyonu’nun da dersini iyi çalıştığı görülmektedir. Moskova BDT üyesi müttefiki ülkelere sivil devrimleri önlemeye yönelik başta istihbarat olmaz üzere çeşitli konularda destek vermektedir. Rusya’nın bu manada son desteğinin ciddi oranda hissedildiği görülmektedir. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı sivil devrimlerde yönlendirici etkisi olduğu düşünülen AGİT’e 95 gözlemci göndererek onun kararlarına etki etmeye çalışmıştır. AGİT’in de özellikle seçim sürecinde başta gözlem misyonu olmak üzere AB adına küresel politikalarda rol oynamaya başladığı ve sivil devrim sürecinde ABD ile dirsek temasında benzer misyonlar yürüttüğü anlaşılmaktadır. ABD ve AB adına AGİT’in son dönem politikalarında ana ekseni Avrasya ülkeleri oluşturmaktadır.

 

STK’ları desteği ile eski Sovyet coğrafyasında estirilen sivil devrim rüzgârı karşısında ilk zamanlarda hazırlıksız yakalanan Rusya bu sebeple de bölge üzerindeki küresel mücadelenin ilk raundunu kaybetmiştir. Bu dönemde Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da birbiri ardına yaşanan sivil devrimlere engel olamayan Moskova’da Kremlin’in yaşanan sürece el koymasıyla yeni bir eylem planı hazırlamış ve uygulamaya koymuştur. Bu yeni süreçte sivil devrim tehlikesi görülen ülkelere her türlü siyasi, ekonomik ve istihbari destek sağlayan Rusya Azerbaycan ve Kazakistan’da sivil devrimin önlenmesi için büyük bir çaba sarfetmiş ve bunda da başarı sağlamıştır. Bununla beraber bölgeye de ağırlığını koyan Moskova’nın bu girişimleri sayesinde 11 Eylül sonrası ülkesini ve askeri üslerini ABD’ye açan Özbekistan yeniden Moskova’nın yakın müttefikliğine dâhil edilmiştir. Aynı şekilde Ukrayna’da devlet başkanlığı seçimlerinde kendi desteklediği adayın kaybetmesinden sonra yeniden politika belirleyen Rusya şimdi bu ülkede Mart 2006’da yapılan seçimlerde Turuncu Devrim’in rövanşına hazırlanmaktadır.

 

Avrasya, dünyanın politik olarak en iddialı ve dinamik devletlerine ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın küresel güç olma kapasitesine sahip ülkeleri Çin, Rusya ve Hindistan, Avrasya’da bulunmaktadır. Bunların hepsi Amerika’nın üstünlüğüne karşı potansiyel politik veya ekonomik alanlarda meydan okumaktadırlar. ABD’den sonraki altı en büyük ekonomi ve askerî harcamayı yapan ülkeler de yine bu bölgede bulunmaktadır. Dünyanın gizli ve ya açık nükleer güce sahip ülkeleri de bu bölgededir. Dünyanın en önemli bölgesi Avrasya bugün küresel güçlerin mücadele alanı haline gelmiştir.

 

Orta Asya geçen yüzyılın başında süren nüfuz mücadelesi Çarlık Rusya’sı ve Britanya İmparatorluğu arasında cereyan ederken, şimdi bu coğrafyadaki yeni büyük oyunun küresel aktörleri olarak Rusya Federasyonu, Çin ve ABD ön plana çıkmaktadır. Eski büyük oyunun ikincil aktörlerinden olan Almanya ile beraber yeni büyük oyunda Hindistan, Japonya, İran ve Türkiye’nin de pozisyon aldıkları görülmektedir. Ancak dünyanın bir numaralı gücü olan ABD’nin bu bölgeye son olarak dahil olmasından sonra Avrasya coğrafyasında güç dengeleri yeniden şekillendirilmektedir. Bu yeni düzen kurma çalışmalarında en önemli dış politika araçlarının başında sivil devrimler gelmektedir. Türkiye ise bu bölgede yaşanan gelişmelere mesafeli tavrını sürdürmektedir. Türkiye’nin dış politika yapıcılarının artık “çok boyutlu” “emperyal” dış politikaya sahip bir “merkez ülke” olmanın şuuruna varması gerekmektedir.

 

Bugün Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafya yeniden şekillendirilmektedir. Bu bir taraftan BOP çerçevesinde askerî müdahalelerle ve iç dinamikleri yönetmekle, diğer taraftan da eski Sovyet coğrafyasında sivil devrimlerle gerçekleştirilmektedir. Etrafımızda yaşanan bütün bu gelişmeler Türkiye’nin güvenliği ve bekasını doğrudan etkileyebilecek hadiselerdir. Doğu Avrupa’dan Çin Seddi’ne, Kırım’dan Basra Körfezi’ne kadar olan coğrafyanın yeniden dizaynında söz sahibi ülkelerden birisi olamazsak yeni dünya düzeninin çarkları arasında yeniden şekillendirilen ülkelerden birisi haline gelmemiz kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Türkiye kendi güvenlik hattını Misak-ı Milli sınırlarının çok daha ötesine taşımak mecburiyetindedir. Diğer türlü Irak’taki gibi hadiseler vuku bulduğunda sadece seyretmekle yetinirsiniz. Bu geniş coğrafyaya dönük daha ufuklu, daha kuşatıcı ve aktif politikaları zamanında geliştirmek mecburiyeti kaçınılmaz bir tarihî görev olarak karşımızda durmaktadır.

 

Dipnotlar:

 

[1] Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Gün Yayıncılık, 1999.

[2] Sinan OĞAN, “Rusya’nın İkinci Afganistan Çıkmazı”, Stratejik Analiz, S. 19, Kasım 2001.

[3] Bu proje ile ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi için bkz. Mustafa Yıldırım, “Şifre Çözücü: Project Democrasy, Sivil Örümceğin Ağında”, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004.

[4] ABD’nin Avrasya coğrafyasına yönelik uyguladığı projeler ilk defa bizim tarafımızdan Avrasya’nın Dönüşümü Projesi ismiyle anılmıştır.

[5] Gardels N., ‘Amerikanın Yumuşak Gücünün Yükselişi ve Düşüşü’, NPQ, cilt 7, Sayı 1, 2005 S:36-43.

[6] Aslında ABD dış politika uygulayıcılarından birisi olmamamasına rağmen Soros bağımsız bir aktör gibi ABD’nin etkili finans çevrelerinin de desteği ile Abd’nin temel dış politika çıkarlarına hizmet etmektedir.

[7] Laura Blumenfeld, “Soros's Deep Pockets vs. Bush Financier Contributes $5 Million More in Effort to Oust President”, Washington Post, 11 Kasım 2003.

[8] “Irak'ta Ölen ABD Askerlerinin Sayısı 2 Bin'e Ulaştı”, http://www.turksam.org/tr/haber.asp?yazi=596, 26 Ekim 2005.

[9] “Demokrasinin kurulması için harcanan dolarlar barışı korumak ya da askerî operasyonlar için harcanandan çok daha azdır.” NDI Program-VII.Conclusion.

[10] Sabahattin Sakman, “Devrim Nedir, Devrimci Kimdir?”, http://www.bencil.org/devrimnedir.htm.

[11] Tarihte yaşanan çeşitli devrimlerle ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hakan Yılmaz, “Tarih Boyunca İhtilaller ve Darbeler”, Timaş yayınları, İstanbul 2000.

[12] Demokrasi; Grek kökenli bir kelimedir ve “halkın yönetimi” anlamına gelir. Antik Yunan sitelerinde halkın sitenin yönetimine ilişkin tüm kararların oluşumuna katılmasını ve bu şekilde biçimlenen yönetimi ifade eder.

[13] Elizabeth Teauge, “Açık Toplum mu?”, Yeni Forum, Şubat 1991, s. 45.

[14] Dr. Şükrü Nişancı, Sivil İtaatsizlik, Okumuş Adam Yayınevi, İstanbul 2003, ss. 24.

[15] İngiliz Devrimi (1640-53), Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Amerikan Devrimi (1775-1783), 1789 Fransız Devrimi (1789’dan 1794’e), 1905 Rus Devrimi, 1917 Rus Şubat Devrimi (İkinci Rus Burjuva Devrimi), 1917 Ekim Devrimi, 1918’de başlayan Alman Devrimi, 1929 Krizi, Meksika Devrimi (1910-17), Çin Burjuva Devrimi (1911), Birinci İç-Savaş Dönemi (1924/25-27) İkinci İç-Savaş Dönemi (Toprak Devrimi Dönemi, 1927-37) Anti-Japon Direniş Savaşı Dönemi (1937-45) Üçüncü İç Savaş (1946-49) 1949 Sonrasında Çin, Cezayir Devrimi (1954-61), Küba Devrimi (1956-59), 1967’de Bolivya’da öldürüldükten sonra bir efsaneye dönüşen Che Guevera ve Küba devriminin bir nolu önderi ise Castro ve ABD’yi askerî alanda yenme başarısını gösteren Vietnam Devrimi. Her ikisi de sonuçta yenilgiye uğrayan 1871 Paris Komünü ve 1917 Rus Ekim Devrimi haricindeki diğer devrimlerin hepsi burjuva devrimleri oldular. Rus Ekim Devrimi dışındaki 20. Yüzyıl devrimlerinde sanayi proletaryası çok tali bir rol oynadı. Marx’ın öngörüsünün aksine devrimler geri ülkelerde yeraldı. Eric Wolf, Peasants Wars Of The Twentieth Century (1969) adlı kitabında 20. Yüzyılın altı ana devrimi olarak Meksika (1910-17), Rus (1917), Çin (1927-49), Küba (1959), Cezayir (Bağımsızlık Savaşı, 1954-1961) ve Vietnam (1945-75) devrimlerini sayar.

[16] http://www.ned.org, 6 Kasım 1982’de STK olarak kurulmuştur. Bütçesi Kongre tarafından onaylanmaktadır.

[17] Hasan Yalçın, “NGO'lar: Küreselleşmenin Misyonerleri”, http://home.anadolu.edu.tr/~mdevrim.

[18] “Yeni Gladio, Cengiz Han Stratejisi, Pentagon’un Sivil Direniş Örgütleri”, Yeni Şafak, 29 Mart 2005.

[19] NED: Ulusal Demokrasi Fonu.

[20] USAID: Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Kurumu. http://www.usaid.gov,

[21] NDI: Ulusal Demokrasi Enstitüsü.

[22] IRI Cumhuriyetçiler Enstitüsü, http://www.iri.org

[23] http://www.ndi.org

[24] CNR: Şiddetsiz Direniş Merkezi.

[25] Özgürlük Evi

[26] http://www.wfd.org

[27] http://www.fes.de

[28] http://www.fnst.org

[29] http://www.boell.de

[30] Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında , Toplumsal Dönüşüm Yayınları   (Basım yeri ve tarihî: İstanbul, Mayıs 2004)

[31] Gdansk: Polonya’da, grevci tersane işçilerinin öncülüğünde gerçekleşen “kadife devrim”in merkez üssü olan Lenin Tersaneleri’nin bulunduğu şehirdir.

[32] Leslie Holmes, “Post Komünizm”, (Çev. Yavuz Alogan), Mavi Ada Yayınları, İstanbul 1997, s. 133.

[33] Non-Violent Revolution, Wikipedia, http://www.answers.com/topic/non-violent-revolution?hl=revolution&hl=armenia.

[34] Mark R. Beissinger, “Structure and Example in Modular Political Phenomena: The Diffusion of Bulldozer/Rose/Orange/Tulip Revolutions”, http://polisci.wisc.edu/~beissinger/beissinger.modrev.article.pdf.

[35] Eski Sovyet Cumhuriyetlerinde sivil devrimleri gerçekleştiren ekibin içinde en tecrübelilerinden birisi Pavol Demeş’tir. Slovak askıllı olan Demeş 2000 yılında Miloşeviç’in devrilmesi için Batı yardımlarını koordine eden kilit isimlerden birisiydi. Fransa’da yayımlanan Le Nouvel Observateur gazetesine göre Demeş, bugün ismi ön plana çıkmasa da sivil devrim kadrolarına aktif bir şekilde yardım eden German Marshall Fund’un Bratislava’da bulunan Doğu Avrupa ofisinin başında bulunmaktadır. German Marshall Fund’un bugün birkaç parçaya bölünmüş olan ve geriye küçücük bir cumhuriyet olarak kalan Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’da, ardından Çek ve Slovakya diye ikiye bölündükten sonra ayrı bir devlet olan Slovakya’nın başkenti Bratislava’da ofis açması ve şimdi de Yugoslavya ve Çekoslavkya’nın kaderini paylaşması için bütün imkânlarını seferber eden güçlerin yeni hedefi olan Ankara’da ofis açması manidardır. Son dönemde yabancı STK’ların yoğun ilgi gösterdiği ülkelerin başında yer alan Türkiye’ye karşı German Marshall Fund’un bu ilgisinin daha önceki bölünmüş ülkelerde ofis açması ile sadece bir tesadüften mi ibaret olduğunun araştırılması gerekir. Bahsi geçen bu fonun Bratislava ve Belgrad ofisleri aracılığıyla Doğu Avrupa ülkelerine yönelik çalıştıkları ve Ankara ofisi vasıtasıyla da hem Türkiye ve hem de Ortadoğu, Karadeniz, Balkanlar ile Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik faaliyetler için bir üs olarak seçtiği kendi internet sitelerinde yer alan ifadelerdir. Bugün başta Soros olmak üzere Batılı STK’ların Türkiye’ye karşı giriştikleri Türkiye’nin dengelerinin değiştirilmesi operasyonlarında German Marshall Fund ön sıralarda yer almaktadır. Vincent Jauvert, “Les faiseurs de revolutions” Le Nouvel Observateur, 27 Mayıs 2005, http://www.gmfus.org/about/office.cfm?city=bratislava,   http://www.gmfus.org/about/office.cfm?city=ankara.

[36] Sinan Oğan, “NGO Devrimlerinin Sıradaki Adresi Kırgızistan” Stratejik Analiz, Nisan 2005.

[37] Sergey Lavrov, “Democracy, International Governance, and the Future World Order”, http://eng.globalaffairs.ru/region-globalization/numbers/10/818.html, Russia in Global Affairs, 9 Şubat 2005.

[38] Fareed Zakaria hakkında bilgi için; http://www.fareedzakaria.com/articles/other/democracy.html

[39] Sinan Oğan, “NGO Devrimlerinin Yeni Rotası: Orta Doğu’da Sedir Devrimi”,

http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=3&yazi=229, 3 Mart 2005.

[40] Ancak son dönemde BOP çerçevesinde uygulanan politikalarda STK’lara daha fazla yer verilmeye başlandığı görülmektedir. Bu çerçevede 30 Nisan-1 Mayıs 2005 tarihlerinde İstanbul’da "Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı" adı altında bir araya gelen 50 İslam ülkesinden 130 sivil toplum kuruluşu, tüm dünyada barış ve istikrara katkıda bulunmak amacıyla “İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği”ni kurmaları önemli bir gelişme sayılabilir.

[41] Lev Troçki’nin eserleri için bkz. “Sürekli Devrim”, Köz-Yay, İstanbuul, Kasım 1976; “Hayatım”, Yazın Yayıncılık, İstanbul, Ekim 1999; “Rus Devriminin Tarihi”, Yazın Yayıncılık, İstanbul, Ekim 1998; “İhanete Uğrayan Devrim”, Yayıncılık, İstanbul, Mayıs 1998.

[42] Sinan Oğan, “NGO Devrimleri”, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?yazi=66&kat=42, 9 Ocak 2005.

[43] “Amerikan İstihbaratının Yeni Stratejisi Demokrasiyi Güçlendirmek”, AFP, 27 Ekim 2005.

[44] ABD’nin bugünkü Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice, 2003 Ağustos’unda Washington Post’ta “Ortadoğu’yu Değiştirmek” başlığıyla yayınlanan makalesinde, Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar olan bölgede (Buna Kafkasları ve Türk cumhuriyetlerini de ilave etmek gerekir) 22 devletin değiştirileceğini yazdı. Rice, 22 devlet ve 300 milyon nüfusa sahip bölgedeki dönüşüm sürecinin zorlu olacağını, siyasi ve ekonomik değişimlerle haritaların değişeceğini belirtiyordu.

[45] http://www.iri.org/

[46] President Attends International Republican Institute Dinner”,

 http://www.whitehouse.gov/news/releases/2005/05/20050518-2.html.

[47] ABD’nin Saddam rejimini devirmesi ve 2005 yılında bu ülkede ilk demokratik seçimleri gerçekleştirmesi sebebiyle bu ülkede yaşanan gelişmeleri de bir devrim olarak adlandırmasına sebep olmuştur. Irak’ta yapılan seçimlerde halkın eline mor renkli boyaların sürülmesi sebebiyle de Irak devrimine Mor Devrim (Purple Revolution) ismi verilmiştir.

[48] Charles Edel, Exporting Democracy is not for the Naive, Los Angeles Times, 28 Şubat 2005.

[49] Vedat Gürbüz, “Bölgesel Güvenlik Sorunları Açısından Suriye ve ABD’nin Suriye’ye Karşı Politikaları”, 21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği, II. Cilt, ASAM Yayınları, Ankara 2003, s. 169.

[50] Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, “Dış Politikanın İç Dinamikleri”,Zaman, 15 Ocak 2005.

[51] Eric Hobsbawm, Demokrasi İhracı Tehlikeli, Radikal, 24 Ocak 2005.

[52] Gene Sharp’ın bu eserinin tam metni için bkz: www.yox-net-no.org.

[53] Yıldırım Canoğlu, “Kadife Darbelerden Çıkan Ders”, www.umran.org.

[54] Michael McFaul, “Transitions From Postcommunism”, Journal of Democracy, V.16, N.3, July 2005.

[55] Alfred Stepan, “Demokratik Muhalefetin Görevleri”, Demokrasinin Küresel Yükselişi, s. 94.

[56] “Kak Ne Dopustit Barxatnoy Revolyutsii”.  http://www.gazetasng.ru/article.php?id=1634; “Kakoy Tsvet Revolyutsii Vıbrat Armenii”, http://www.regnum.ru/news/404442.html; Grant Ter-Abramyan, “Proisxodyaşee Segodnya v Armenii-Tikhaya revolyutsiya”, http://www.ekavkaz.org/modules.php?

 name=News&file=article&sid=167; Arutyun Khaçatryan, “Armyanskaya Oppozitsiya:Plyuralizm i Soperniçestvo”, http://www.eurasianet.org/russian/departments/rights/articles/eav010203ru.shtml; “Armeniya Okazalos Odna”,  http://www.marinews.ru/allnews/101666/; Vasili Kalinin, “Rastsvetut li v Erevane !Gruzinskie Rozı”,  http://ng.ru/courier/2004-03-22/12_erevan.html; Naira Mamikonyan, “Silovıe Metodı ne Pomogut”, http://www.aravot.am/2004/aravot_rus/March/26/st01.htm.

[57] Rövşen Ramizoğlu, “İngilabın 10 Şerti”, III: Sektör Demokrasi Dergisi, S. 16, 2005.

[58]Türkmenistan`da bu STK`ların birçoğu 21 Kasım 2003`de çıkarılan bir kanunla kapatıldı ve mallarına el konuldu. Özbekistan, Açık Toplum Enstitüsünün faaliyetlerini yasakladı. 

[59] Mesela Akayev demokrat bir lider olarak tanınmasına rağmen hanedanlık kuracağı söylentileri ortalıkta dolaşmaktaydı.

[60] Gürcistan’da ABD-Rusya, Ukrayna’da ABD’nin yanında Avrupa Birliği, Polonya, Vatikan ve Rusya olaya çeşitli tepkiler gösterirken, Kırgızistan’da ABD’nin yanında AGİT, Rusya, Kazakistan ve Çin tepkisini ortaya koymuştur.

[61] Kırgızistan’da yağma yapılması ve kan dökülmesi gibi.

[62] Gürcistan’da Şevardnadze tamamen çekildi, Ukrayna’da Yanukoviç muhalefette mücadeleye devam ediyor, Akayev ise ailesiyle birlikte şimdilik Moskova’ya sığınmış bulunuyor.

[63] Askar Akayev’in “Bizde devrim tehlikesi yok”; Koçaryan’ın “Ben Şevardnadze değilim”; Nazarbayev’in, “Kırgızistan’da yaşananların iktidar zayıflığından olduğunu” söylemesi gibi.

[64] Gürcistan’da Saakaşvili’nin, Ukrayna’da da Yuşenko’nun en önemli özelliği hızlı birer Batıcı olmalarıdır. 1967 doğumlu olan Mihail Saakaşvili Kiev Üniversitesi’nin ardından Columbia Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almıştır. Daha sonra Washington’da Ulusal Hukuk Merkezinde doktorasını savunmuştur.

[65] Şevardnadze: Beni Soros devirdi…

http://www.gurcuhaber.com/modules.php?name=News&file=article&sid=242, 30 Aralık 2003.

[66] Ukrayna’da ki, doğu-batı, Rusya-Batı yanlısı ve Katolik-Ortodoks ayırımları gündeme getirilmiş ülke bölünmenin eşiğinden dönmüştür. Gürcistan’da Acara, Abhazya ve Osetya meselesi gündemde tutulmuştur. Kırgızistan’da güney-kuzey, zengin-fakir, Özbek-Kırgız ayırımı ön plana çıkarılmıştır.

[67] ABD elçilikleri olaylara destek verip yönlendirme yapmışlardır. Sırbistan'da Belgrat ABD büyükelçisi Richard Miles, Gürcistan'da Tiflis ABD büyükelçisi Richard Miles, Ukrayna’da Kiev büyükelçisi John Herbst, Kırgızıstan'da Bişkek ABD büyükelçisi Steven Young. ABD’nin Tiflis Büyükelçisi olan Richard Miles, 1996-1999 yılları arasında Belgrad’ta diplomat sıfatıyla bulunmuş ve oradaki devrim hazırlığı tecrübelerinin benzerlerini Gürcistan’da başarı ile uygulamıştır. Bush Yönetimi Ukrayna seçimlerini önemsediğini, Senato Uluslararası İlişkiler Komisyon Başkanı Robert Lucas’ı daha ikinci tur öncesi Ukrayna Özel Temsilcisi olarak atayarak göstermiştir. ABD’nin Bişkek Büyükelçisi Stephan Young “muhalefetin eylemlerini destekliyoruz” şeklindeki açıklamasından sonra, Geçiçi Başbakan Bakiyev’i ilk tebrik eden kişi olmuştur. Ayrıca Young ülkesine gönderdiği raporda “Kırgızistan’ın Akayev nedeniyle Rusya ve Çin eksenine kaydığını, bir an önce önlem alınmazsa ABD’nin Orta Asya planının büyük darbe alacağı belirttikten sonra, muhalefete yapılan 30 milyon dolarlık yardımın da artırılmasını” istemektedir. Rosa Otunbayeva’da yaptığı açıklamada “Evet, ABD tarafından destekleniyoruz” demiştir.

[68] AGİT Kırgızistan’daki devrimde aktif bir rol oynamıştır. AGİT’nın Kırgızistan Temsilcisi Marcus Muller yapılacak olan yeni seçimin tarihine de müdahalede bulunmuştur.

[69] Şevardnadze, iktidardan düşüşüne sebep olan olayların ABD tarafından yönlendirildiğine inandığını belirterek Gürcistan’ın ABD Büyükelçisi Richard Miles ve Soros isimlerini ön plana çıkarmaktadır. Ukrayna`da Yuşçenko`nun iktidara gelmesinin ardından, sonuçtan memnun olduğunu belirten ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell “Ukrayna'da demokrasi için tarihî bir an” yorumunda bulunmuştur. Kırgızistan`daki olayların ardından Saakaşvili; "Kiev, Tiflis, Bişkek, Mins… Barışçıl yollardan elde edilmiş bir demokraside yaşamak tüm insanların hakkıdır" diye konuştu. Akayev, muhalefetin ABD tarafından desteklendiğini açıkladı.

[70] Levan Ramishvili and Giorgi Meladze, “A Second Chance For Post-Soviet Democracy?”, http://www.eurasianet.org/departments/civilsociety/articles/eav090605_pr.shtml, 9 Haziran 2005.

[71] Ukrayna`da Znayu adlı örgüt, tüm il ve ilçelerde seçmenlere, oy kullanmaları, adaylar konusunda seçici davranmaları ve verdikleri oylara sahip çıkmaları konusunda eğitimler vermiş, bu amaçla eğlendiren, eğlendirirken öğreten bildiriler, radyo ve televizyon reklamları hazırlamış, seçime kadar 7 milyon adet broşür ve bildiri dağıtmıştır. Binlerce gönüllü bu işlerde çalışmaktadır. Znayu, 100 kadar sivil toplum örgütünün desteğine sahiptir. Bu örgütler arasında, George Soros’un Açık Toplum Vakfı ve uzantıları, Freedom House, Amerikan Cumhuriyetçi Parti’ye yakın IRI ile Amerikan Demokrat Parti’ye yakın NDI gibi sivil toplum kuruluşları, ABD-Ukrayna Vakfı gibi girişimler de vardır. Znayu’nun geliştirdiği projeleri bu kuruluşlar finanse etmiştir. Pora gibi, Znayu da daha önceki sivil devrimlerde farklı isimlerle mevcuttur.

[72] Sıkılmış yumruk işaretini her ne kadar Otpor örgütü kendisine simge olarak seçmişse de aslında bu amblem 68 kuşağının ve öncesindeki gençlik eylemlerinin zaman zaman kullandıkları bir amblemdir.

[73] Novie İzvestiya, 25 Ekim 2005.

[74] Aslında Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükûmetinin devrilmesi ve Erdoğan hükûmetinin kurulması da bu çerçevede değerlendirilebilir.

[75] Fred Weir, “Russia Reins in 'Foreign Influence'”, The Christian Science Monitor, 6 Aralık 2005.

[76] Yevgeny Bendersky, “Democracy in the Former Soviet Union: 1991-2004”, http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&report_id=249&language_id=1, 28 December 2004.

[77] “Bush: Irak'tan Çekilme Tarihini Belirlemek Felaketin Garantisi Olur”, AFP, 19 Kasım 2005.

[78] ABD anayasasına göre her bir başkan ancak iki dönem görev yapabilir. Başkan Bush ve ekibinin ikinci dönem görev süresi dolmaktadır ve yeniden aday olmaları hukuken mümkün değildir.