Türkiye’de 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimlerle mevcut AKP hükümeti tarafından kelimenin tam anlamıyla bir devrim gerçekleştirilmiştir. Demokrasi içerisinde, demokrasinin bütün sınırları adeta zorlanarak gerçekleştirilen bu devrim daha önce eski SSCB ülkelerinde yapılandan bir hayli farklı ve tamamıyla yeni araç ve argümanlarla hayata geçirilmiştir. Bu makalenin adına Yeşil Devrimde İkinci Perde diyerek aslında bu devrimin daha önce yapılmış birinci aşamasına da dikkat çekmek istedik.

 

Tarihler 21 Şubat 2001’i gösterdiğinde Türkiye her zamanki olağan Milli Güvenlik Kurulu toplantısını yapmaktaydı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlık ediyordu ve koalisyonu oluşturan DSP ve ANAP Genel Başkanlarının yanı sıra bakanlar da toplantıdaydı. MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli resmi bir ziyaret için Türkmenistan'da bulunması nedeniyle bu toplantıya katılmamıştı.

 

Toplantıya aslında Sezer oldukça gergin başlamıştı ve toplantıda bir kriz çıkacağı her halinden belliydi. Nitekim öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında Ağustos (2000) ayından beri süregelen görüş ayrılıkları, Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı öncesinde ikili tartışmaya dönüştü. Cumhurbaşkanı Sezer’in Anayasayı masaya “fırlatmasıyla” toplantı bir krize dönüştü ve Ecevit toplantıyı terk etti. Böylelikle Türkiye’de bir kriz ortamı oluştu ve Batıda uzun süreden beri “pişirilen” “Turuncu Ampul Devrim” için gerekli zemin yakalanmış oldu. Hükümette bir taraftan Başbakan Ecevit’in rahatsızlığı, diğer taraftan Kemal Derviş ve “ekibinin” koalisyonu içeriden “Truva Atı” gibi fethetme girişimleri siyasal kriz zemini oluşturmakta, MGK toplantısı ile yaşanan sürecin ardından ise küresel finans çevreleri Türkiye’nin bir kriz ortamına sürüklenmesi için ciddi girişimlerde bulunmaktaydı. Türkiye Merkez Bankası'ndan bir günde çekilen 7.5 milyar dolar ülkenin içine sürüklendiği durumu özetler nitelikteydi.

 

Türkiye’de küresel güçler ve uluslararası finans çevrelerinin aktif desteği ile bir devrim yaşanmıştı. Aslında ekonomik veriler normal şartlarda Türkiye’nin bu kadar hızlı bir kriz sürecine sokulması için çok elverişli değildi, ancak küresel finans çevreleri tek bir yerden düğmeye basılmış gibi Türkiye’yi bir finansal kriz girdabına sürüklediler. Bu yaşanan hadiselerden sonra Türkiye’de üç partili koalisyon dağıtıldı ve yerine ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi için bir model niteliği taşıyabilecek “Ilımlı İslam” modeli iktidara getirildi. Türkiye’de aslında tam anlamıyla bir “Turuncu Ampul Devrim” yaşanmıştı.

 

ABD’nin Neo-Con’lar hakimiyetindeki “Yeni Dünya Düzeni” yönündeki çalışmaları için ilk önemli fırsat 11 Eylül terör saldırıları ve arkasından Afganistan’a yapılan askeri operasyonla başladı. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ve Afganistan’a yapılan askeri müdahale “uluslararası terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak, bir uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüştü. Zira, bu tarihten sonra Pentagon tarafından çok daha önceden hazırlan ancak, hayata geçirilmek için uygun zaman ve zeminin beklendiği düşünülen “Demokrasi İhracı Projesi” (Project Democracy ) hayata geçirilmeye başlandı. Daha doksanlı yılların başlarında akademisyenler tarafından tartışılmaya başlanan “Genişletilmiş” Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Project) BOP, 11 Eylül’ün yarattığı ortam sayesinde uygulama alanı bulabilmişti. BOP çerçevesinde harekete geçirilen bir başka proje de Avrasya’nın Dönüşümü Projesi (ADP) olmuştu.

 

Uluslararası ilişkiler literatüründe son dönemde “Hard Power (Sert Güç)” ve “Soft Power (Yumuşak Güç)” kavramlarının farklı şekillerde yeniden kullanıldığına şahit olunmaktaydı. ABD’nin bu hedeflere ulaşması için kadim dünyamız yeniden dizayn edilmekteydi. Adına “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri bu oyunda; güç ve çıkar ilişkileri; sermaye ve doğal kaynaklar kısacası dünya nimetlerine sahip olma hakkı yeniden paylaştırılmaktaydı. Eski metotlar ve/fakat “demokrasi” gibi dünyanın en güçlü silahının kullanıldığı mücadelede küresel aktörler hedefe ulaşmak için birçok unsuru bir arada kullanmaktaydı. Ülkelerin ve dünyanın yeniden şekillendirilmesi için bir yandan “işgal” metodu uygulanırken (Afganistan ve Irak) diğer yandan sivil devrimler yoluyla iktidarların devrilmesi ve küresel aktörlerle uyum içinde çalışacak rejimlerin kurulması süreci başlatılmıştı.

 

Bu yöntemle içerde oluşturulan muhalefete dışardan verilen maddî ve manevî destek neticesinde sivil halk ayaklandırılarak mevcut rejime karşı çıkılmaktadır. Sivil itaatsizlikle başlayan bu ayaklanmalar bütün teknolojik imkanlar kullanılarak ülke sathına yayılmakta ve sonuçta iktidarlar görevi bırakmak durumunda kalmaktadırlar. Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da rejimler bu metotla değiştirilmişlerdir. Kıbrıs’ta da benzer yöntemler uygulanıyordu. (Kıbrıs’ta yaşanan “Zeytin Dalı Devrimi” için Dr. Şenol Kantarcı’nın Sinan Oğan tarafından hazırlanan “Turuncu Devrimler” isimli kitabındaki makalesine mutlaka bakmak gerekir. Aslında bugün Türkiye’de yaşananlar ve eski Sovyet ülkelerinde yaşanan devrimler ve bu devrimlerin kısa vadede rövanşla neticeleneceği hususu, Türkiye’de gerçekleştirilen Turuncu Devrim bizim bahsi geçen kitabımızda gerçekleşen öngörülerimizden sadece birkaçıdır.) Sivil devrimlerin arkasındaki güçler hemen hemen aynıdır. Bu güçler; doğrudan devletler, bu devletlerin resmi organlarıyla doğrudan veya dolaylı ilişki içinde bulunan STK’lar ve çokuluslu şirketler ve finans çevreleri olarak tanımlanabilirler. Bugün birçok ülke iç politikasını belirlerken küresel güçlerin ve çok uluslu dev şirketlerin çıkarlarını da gözetmek durumundadırlar.

 

ABD, STK devrimleri için bir yandan eski Sovyet mekanında faaliyetlerini yoğunlaştırırken diğer yandan da bu bölgeden edindiği tecrübeyle devrimleri Orta Doğu’ya yaymaya çalışmaktaydı. Ancak burada ince bir ayrıntının olduğu da unutulmamalıdır. ABD, BDT coğrafyasındaki devrimleri sivil toplum kuruluşları ve think-tanklarla yapmaya çalışırken, Orta Doğu’da işin “think” kısmına pek yer vermemekte ve “tanklarla” devrim yapma yolunu seçmekteydi.

 

Turuncu Devrimler ne hikmetse hep Türkiye’nin etrafında gerçekleşmekte ve içinde yaşadığımız coğrafya yeniden dizayn edilmekteydi ve Türkiye için ise düşünülen STK devrimleri diğer ülkelerden farklı olarak iktidarı değiştirmekle beraber aslında Türkiye’yi “dönüştürmek” projesi olarak gündeme alınmıştı.

 

Bunun için seçilen siyasal güç Adalet ve Kalkınma Partisi olmuştu. Yeni kurulan bir parti olmasına rağmen Türkiye’deki yerleşik bütün siyasal değerleri alt-üst eden bu parti seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve Türk siyasi yaşamında ve dış politikasında tam bir “Toplumsal Mühendislik Projesi” gerçekleştirme niyetini açıkça ortaya koymaktaydı. AKP’nin renklerinde zaman içinde son derece açık bir şekilde yaşanan Turunculaşma ise adeta bir devrim yapıldığını ispatlar nitelikteydi. Turuncu Devrimlerin yapıldığı eski SSCB ülkelerinde bütün sembollerde turuncu renk hakim kılınmıştı, turuncu kaşkoller, kravatlar ve diğer semboller ile devrimciler hareket noktalarını açıkça ortaya koymaktaydılar. Türkiye’de ise kaşkoller ve diğer imgelerin yerini “turuncu ampuller” almıştı.

 

Başta Irak’ın Kuzeyi olmak üzere Kıbrıs, AB, Ermeni Sorunu ve insan hakları konusunda Türkiye’nin o güne kadar “kırmızı çizgi” olarak gördüğü bütün değerleri alt üst ediliyor, kırmızı çizgilerimiz turunculaşıyordu. Bir siyasi cinayetin ardından yüz binler “hepimiz Ermeniyiz” diye sloganlar atmakta, Barzani’nin küstahlığı giderek katlanılamaz seviyelere gelirken, her gün şehit cenazeleri gelmeye devam etmekte, bununla beraber bir yandan yükselen milliyetçilik rüzgarlarından pay kapma yarışı başlarken diğer yandan da bu yükselen milliyetçiliğin önü kesilmeye çalışılmaktaydı. Diğer taraftan başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devletin temel noktalarında girişilen kadrolaşma ve cemaatleşme hareketleri en son Cumhurbaşkanlığı makamının elde edilmesi ile zirve yapılmak istenmekteydi. Türkiye’de ilk defa “Siyasal İslam” olarak tabir edilen ekip devletin üç temel noktasına birden aynı anda hakim olmak üzereydi. Ancak bu defa devletin zirvesi için tabandan gelen ve belki de eski Sovyet Coğrafyasında özellikle Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan hadiselere benzer süreçler yaşanmakta ve 2001 krizi sonrasında iktidarı Batı destekli bir sivil-finans devrimiyle ele geçirenlere karşı bir taban hareketi başlatılmaktaydı.

 

Aslında yaşanan süreç bir devrimdi ve gerçek anlamda bir halk hareketiydi. Her ne kadar kilitlenen siyasal sürece çözüm için Anayasa Mahkemesi’ne gidilse de demokrasiye yeni bir “balans ayarı” girişimi de tam bu günlere denk gelmekteydi. Aslında yaşananlar devletin savunma reflekslerinin harekete geç(iril)mesinden başka bir şey değildi. Önce Tandoğan ve ardından Çağlayan’da milyonların Türk bayraklarıyla meydanları doldurması devletin tepesinde yaşanan mücadeleye halkın verdiği önemli bir tepkiydi. Ancak bu tepki bile Turuncu Ampul Devrimi için son derece uygun bir şekilde kullanılmıştı. Kırmızı-beyaz Devrimi gerçekleştirmek isteyen güçlere karşı gerçekleştirilen organize bir hareket bu devrimi etkisiz kıldığı gibi seçimlerle adeta ülke tamamıyla turunculaştırılmıştır.

 

Türkiye’de bir devrim süreci yaşanmaktadır. Bu genel itibarıyla doğrudur. Ancak bunu Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan ile aynı kefeye koyamayız. Türkiye her şeyden önce kurum ve kuruluşları ile demokrasi anlayışı ve siyasi partileri ile oturmuş, devlet geleneği bin yılları bulan imparatorluk mirasçısı bir ülkedir. Türkiye’de yaşanacak karşı devrim süreci Turuncu Devrimlerin yaşandığı eski Sovyet Cumhuriyetlerinde olduğu gibi parlamento ve devlet kurumlarının işgali gibi yöntemlerle olamazdı. Burada daha ince ayarlar gerekliydi. Özellikle suni cumhurbaşkanlığı seçim krizi ve ardından demokrasiye dışarıdan müdahale edildiği yaygaraları halk üzerinde müthiş bir etkide bulunacaktı.

 

Burada demokrasi dışı müdahaleler neticesinde ortaya çıkarılacak “mağduriyet” psikolojisi son derece başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Bu mağduriyet oyunu sayesinde özellikle son dönemlerde AKP’nin tabanından ciddi oy almaya başlayan Saadet Partisi taraftarlarının ve muhafazakar kesimin yeniden AKP etrafında kenetlenmesine sebep olmuştur. Bir diğer önemli gelişme ülkenin derin bir ayrışma sürecine girmesine rağmen diğer tarafların meydanlardan uzak durmasıdır. Ve elbette Türkiye’de esas dikkat noktalarının başka alanlara ve zeminlere kaydırılmamasına da son derece önem vermek gerekir. Gündem cumhurbaşkanlığı seçimleri çerçevesinde kilitlense de Kerkük sorunu başta olmak üzere önemli dış politika meseleleri ve dış kaynaklı iç terör gündemden çıkarılmıştır. Yurt içinde ve yurt dışında elle tutulur önemli hiçbir başarısı olmamasına rağmen (AB, Kıbrıs, Irak gibi konulardaki durum ortadayken); içeride ekonomideki nispi sabitlik dışında halka pek fazla yansımayan ekonomik gelişmeler gibi hususlar tartışma konusu yapılamamıştır. her şeyden önemlisi seçimlerde en çok tartışılması gereken yolsuzluklar gibi hususlar gündem dışına itilmiş ve seçim propogandaları farklı zemin üzerinden yapılmıştır. Burada son derece başarılı bir psikolojik faaliyet yürütülmüştür.

 

Türkiye’de kırmızı beyaz bayraklarıyla milyonların alanları doldurmasına rağmen kriz yönetme konusunda usta olan mevcut iktidarın konuyu başka zeminlere çekme çabaları burada netice vermiştir.

 

Bölgemizde gerçekleştirilen “Kadife”, “Gül”, “Turuncu”, “Mor” “Sedir”, “Sarı” devrimlerden sonra Türkiye’de seçimlerden önce “Kırmızı-Beyaz” devrimle ulusal güçler rövanş almak istemiş ancak bu girişim geri tepmiştir.

 

Bölgemizde yaşanan ve ismine turuncu, renkli, gül, kadife v.s. gibi devrimlerle beraber Türkiye’de de 2001 finans krizi ile beraber bir devrim yaşanmış AKP iktidara getirilmişti. Şimdi ise Batı yandaşları ve bir ABD projesi olan Ilımlı İslamcılar tarafından bu devrimin ikinci perdesi Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile beraber sergilenmiş ve Türkiye’de bir Turuncu Ampul Devrimi yaşanmıştır. Seçimlerden önce bu konuda yazımızda bu konuda şöyle demiştik; “Türkiye’de bir “Gül” devrimi yapılmak istenmektedir. Buna karşılık ise ulusal güçler de 2001 krizi ile başlayan devrimin rövanşını almak istemektedirler. Türkiye bir sivil devrimin kucağındadır. Bakalım devrimin rengi 'Gül' mü yoksa Kırmızı-Beyaz mı olacak? Seçimlerden sonra görüldü ki, “Gül” devrimi olarak başlayan hareket tam bir Turuncu Ampul Devrimine dönüşmüştür.

 

“Ilımlı İslamı” bir model olarak Türkiye’de deneyip ardından Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde İslam ülkelerinde sunmak isteyen ABD ve AB’nin desteğindeki büyük sermaye gurupları ve medyanın kol kola gerçekleştirdiği bir “Yeşil Devrim” süreci yaşanmıştır. Bu devrim ne eski SSCB ülkelerinde olduğu gibi sokaklara hakim olunarak ve ne de Türkiye’nin zamanında yeterince tecrübe ettiği askeri güçlerle yapılmıştır. Bu devrim Türkiye’de demokrasi içerisinde, demokrasinin bütün gediklerinden faydalanılarak gerçekleştirilen bir seçim ile hayata geçirilmiştir. Türkiye’de Turuncu Ampul Devrimi yapılmıştır. Bununla da Turuncu Devrimler kuşağında yepyeni bir sayfa açılmış ve önemli bir tecrübe ortaya çıkarılmıştır. Daha önce geniş halk hareketleriyle yapılan devrimlerin bundan sonra özellikle de Ortadoğu coğrafyasında Türkiye modeli ile hayata geçirilmesi beklenmelidir. Bu çerçevede Türkiye modeli Ampul Devrimine aday ülke olarak Filistin, Mısır ve/veya Cezayir ön plana çıkmaktadır. Türkiye artık devrim ihraç edebilir ülke statüsüne yükselmiştir. Ilımlı İslam modelli Turuncu Ampul Devrimi Ortadoğu’ya ihraç edilebilir kıvama gelmiştir.