Yapısal ekonomik sorun, basit bir ifadeyle ülke ekonomisinde kronik hal almış bu nedenle üstesinden gelmek için bilinçli ve genellikle uzun süreli çaba harcamak gereken sorunlar olarak tanımlanabilir. Yapısal ekonomik sorunlar ülkenin kalkınmasının önündeki en büyük engelleri oluşturması hasebiyle önemlidir.

 

Dünya Bankası sınıflandırmasına göre mevcut durumda üst orta gelirli ekonomiler arasında olan Türkiye, TÜİK tarafından yapılan tartışmalı revizyonla birlikte 2013 yılında üst gelir grubu için belirlenen kişi başı gelir seviyesi olan 12.276 Doları aşmış, ancak sonraki yıllarda gerileyerek yeniden üst orta gelirli ülkeler grubuna inmiştir. Mevcut ekonomik durum göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin yapısal ekonomik reformları yapmadan üst gelir grubu seviyesine ulaşması mümkün görünmemektedir. Orta gelir tuzağı tanımlamaları ve bu durumun etkenlerine ilişkin literatürde yer alan çalışmalar göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin söz konusu ekonomik reformları yapması ve bunların sonucunu görerek yüksek gelir grubuna çıkması uzun bir süre alacağından Türkiye’nin orta gelir tuzağına düştüğünü ifade etmek yanlış olmayacaktır.

 

Bu bağlamda sorunun büyüklüğünün fark edildiği ve Türkiye’nin en üst düzey politika belgesi kalkınma planlarında da yapısal sorunlara ve muhtemel çözüm önerilerine yer verildiği görülmektedir. 2014-2018 dönemi için hazırlanan ve yürürlüğe giren Onuncu Kalkınma Planı da (OKP) bünyesinde Öncelikli Dönüşüm Programlarına yer vermiş ve söz konusu programlara ilişkin olarak “2023 hedeflerine ve Onuncu Kalkınma Planının amaçlarına ulaşılabilmesi açısından öncelikli alanlarda, temel yapısal sorunlara çözüm olabilecek, dönüşüm sürecine katkıda bulunabilecek, kurumlar arası koordinasyon ve sorumluluk gerektiren 25 adet program tasarlanmıştır.” ifadesini kullanmıştır. Söz konusu öncelikli dönüşüm programları incelendiğinde Türkiye için üzerinde mutabık kalınan yapısal sorunların tespit edildiği ve bu sorunların çözümüne yönelik bir arayış içinde bulunulduğu ifade edilebilir. Bu kapsamda yüksek katma değerli üretim, beşeri sermayenin niteliğinin artırılması, kadın ve genç işsizlikleri, genel olarak işgücü piyasasının etkinliği, emek verimliliği, ithalata bağlı üretim yapısı ve buna bağlı cari açık, enflasyon, TÜİK’in tartışmalı revizyonu ile nispeten olumlu bir seviyeye yükselse de yurtiçi tasarruflar, kamu gelir ve giderleri, yüksek kayıt dışı ekonomi, enerji verimliliği gibi çok sayıda yapısal sorun ifade edilmiş bunlar için eylem planları hazırlanmıştır.

 

Ancak bu noktada belirtmek gerekir ki, kalkınma planları sorun ve çözüm tespiti konusunda oldukça başarılı politika belgeleri olmalarına rağmen uygulamada yaşana sorunlar nedeniyle öngörülen hedeflere ulaşılamamakta ve beklenen etki ortaya çıkmamaktadır. Bu duruma yapısal reformların maliyetli süreçler olması ve bilinçsiz siyasi iradenin zorunlu kalmadıkça bu yönde hareket etmek istememesi önemli ölçüde etki etmektedir.

 

Geçmişte Türkiye’nin kamu yönetimi başta olmak üzere yapısal reformlara daha kararlı yaklaşımında temel etken esasında diğer ülkelerde de olduğu gibi ekonomik kriz olmuştur. 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası yeniden yapılanma ihtiyacı daha belirgin hale gelmiş ve krizlerin tekrarını önlemeyi de hedefleyen bir dizi eylem planları hazırlanmış, buna bağlı olarak yeni kurumsal yapılanmalar ortaya çıkmış ve önemli mevzuat değişiklikleri yapılmıştır.

 

Bu kapsamda, aciliyet arz eden bankacılık sektörünün düzenlenmesi, uygulamasında sorunlar bulunsa da 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile kamuda stratejik planlama ve performans esaslı bütçelemeye geçilmesi, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile kamu kurum ve kuruluşlarının ihaleleri için saydamlık ve kaynakların verimli kullanılmasını temel alan bir düzenleme çıkarılması sayılabilir. Yazı, ekonomik reformlara odaklanmış olmakla birlikte AB üyelik sürecinde çıkarılan siyasal ve sosyal içerikli reformları da bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Ancak sonrasında süreç devam ettirilmemiş iktidarın tek bir siyasi partinin elinde olması, uluslararası piyasalardaki geniş fon bulma imkanları ve AB ile müzakere sürecinin de etkisiyle gelen doğrudan yabancı yatırımlar gibi olumlu etkenlere rağmen yapısal reformlar gerçekleştirilmemiş bir diğer ifadeyle fırsat kaçmıştır. Halbuki bankacılık sektöründe yapılan yapısal reformların olumlu etkisi küresel kriz döneminde tekrar kendini göstermiştir.

 

Yapısal reformlar, gerçekleştirilmesi maliyetli olduğu için genellikle ekonominin en iyi olduğu dönemlerde yahut kriz dönemlerinde yapılmaktadır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, ekonomik açıdan iyi olduğu dönemde fırsatı kaçıran Türkiye, ekonomik açıdan olumsuz bir durumda söz konusu reformları yapmak mecburiyetindedir. Bu nedenle hamaset siyasetinin bir kenara bırakılması ve ülkenin kalkınması için yapısal reformların yapılmasına odaklanılması gerekmektedir.  

 

Gerçekleştirilecek yapısal reformlar sonucunda mevcut iktidarın ilan ettiği ancak tutturulması neredeyse ilan edildiği dönemde imkansız olan 2023 hedeflerine istenilen tarihte ulaşılamasa da devam eden dönemde çok daha müreffeh bir Türkiye inşa edilebilecektir. Türkiye 10. Kalkınma Planında ifade edildiği üzere uluslararası değer zinciri hiyerarşisinde üst basamaklara çıkmış, yüksek gelir grubu ülkeler arasına girmiş ve mutlak yoksulluk sorununu çözmüş bir ülke haline gelebilecektir.

 

Bu çerçevede yayımlanacak bir yazı dizisi ile önümüzdeki süreçte  önemli görülen yapısal sorunlar detaylı olarak incelenecek ve söz konusu soruna sebep veren etkenler istatistiklerle ortaya konulacaktır. Sonrasında ise söz konusu yapısal sorunlara yönelik politika önerileri geliştirilecektir.