31 Ekim 2010 tarihinde Taksim’de yapılan terör saldırısı sonrasında terör konusu ve buna bağlı olarak da PKK terör örgütünün eylemsizlik, silah bırakma ve yeni stratejileri konusunda birçok tv programında konu çeşitli boyutları ile tartışılmıştır. Bizim de katıldığımız bu programlarda çeşitli konuları tartışmakla beraber TÜRKSAM olarak dört önemli tespitte bulunmuştuk.

 

Türkiye’deki yaygın medya organlarında genellikle yapılan bu programlarda terör örgütünü doğrudan destekleyenler, onun sözcülüğüne soyunanlar ve siyasi Kürtçülük yapanların etkin bir şekilde yer aldığı, yer almalarına imkan sağlandığı da görülmektedir.

 

Türkiye’de çeşitli kanallarda yapılan ve bizim de iştirak ettiğimiz tartışmalarda TÜRKSAM olarak dört önemli analizimizi ısrarla savunmuştuk. Bu fikirlerimizi ifade ettiğimizde bazı kesimlerce “niyet okumakla” suçlanmış, “statükonun temsilcisi” ilan edilmiştik… Ancak yaşanan süreç TÜRKSAM’ın bu analizlerinin doğruluğunu ortaya koymuştur.

 

Bu çerçevede aşağıdaki tespitleri yeniden hatırlatmayı zaruri görmekteyiz:

 

1.      TÜRKSAM’ın ilk analizi Türkiye’de yaşananların sıradan bir hak arama, demokratikleşme talebi olmadığı, etnik temele dayanan bölücü bir hareketin yaşandığı ve bu amaca da ulaşmak için terörden faydalanıldığı, dolayısıyla da bazı palyatif tedbirler ile terörün bitirilemeyeceği hususuydu. Zira sorunu doğru teşhis etmeden ona doğru çözüm önerilerinin de getirilmesi mümkün değildir. Türkiye’de yaşanan sorunu ayrılıkçı terör sorunu değil de, sıradan bir demokratikleşme sorunu olarak gördüğünüzde alacağınız önlemlerin sorunu çözmede yetersiz kalacağı ve hatta birçok durumda da sorunu derinleştirdiği görülmektedir. Dolayısıyla da bu tartışmalarda TÜRKSAM olarak sorunu ayrılıkçı bir terör sorunu olarak ortaya koymuş ve yaşanan gelişmelerden sonra da özellikle Abdullah Öcalan’ın açıklamalarından da anlaşılacağı üzere sorunun içerisinde demokratikleşme sıkıntıları olsa da asıl sebebin ayrılıkçı etnik terör olduğu anlaşılmaktadır.

 

2.      TÜRKSAM’ın ikinci önemli tespiti eylemsizlik kararlarına rağmen PKK’nın bir terör örgütü olduğu ve dolayısıyla da terör örgütünün ciddi bir hukuki kurumsal kimlik olarak görülmemesi, PKK’nın geçmişte olduğu gibi ateşkesi her zaman bozabileceğini, Taksim saldırılarının da PKK’nın eylemi olduğunu ifade etmiştik. Yaşanan gelişmelerden de görüldüğü üzere bu saldırıların PKK tarafından yağıldığı ortaya çıkmıştır. Hatta terör örgütünün her kış öncesi büyük ve ses getiren eylemler yaptığı ve 31 Ekim eyleminden önce de Türk kamuoyunu uyararak PKK’nın böyle bir eylemi yapabileceğini de ifade etmiştik. Maalesef bu uyarımızdan sadece üç gün sonra PKK Taksim’de bu eylemi yapmıştır.

 

3.      TÜRKSAM’ın üçüncü önemli analizi örgütün silah bırakmayacağıdır. PKK terör örgütünün bugün geldiği noktaya silahlı mücadele ile geldiği ve dolayısıyla da kendisi açısından daha fazla kazanım elde etmek, onun hapisteki liderinin terör örgütü liderinden siyasal bir lidere dönüşmesi için ellerinde silahlı tehdidi mutlaka bulunduracaklarından PKK’nın silahı bırakması ihtimaline inanılmaması gerektiğini ifade etmiştik. Bununla beraber Osman Baydemir’in ifade ettiği “silah artık miadını doldurmuştur” hususunun bölgede uygulanmasının kolay olmadığı zira Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde sivil siyasetin silahlı terörün vesayeti altında olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla da bölgedeki Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK), yerel yönetimlerin PKK-KCK’nın etkisi/tehdidi altında olduğunu ifade etmiştik. Öcalan’ın açıklamalarına bakıldığında açıkça görülmektedir ki, bölgedeki hem yerel yönetimler ve hem de STK’lar PKK’nın tehdidi altındadır. Diğer yandan Öcalan’ın açıklamalarından da görüleceği gibi PKK bugün elde edilen kazanımları silahlı tehdit ve eylemlere elde ettiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla da silahın bırakılması durumunda asıl hedef olan özerklik/bağımsızlığa giden hedefe ulaşılamayacağını dolayısıyla da eylemsizlik kararlarına rağmen silahın bırakılmayacağı görülmüştür. TÜRKSAM’ın ısrarla PKK’nın silah bırakmayacağı, sadece taktiksel olarak eylemsizlik kararları aldığı tezi de maalesef doğru çıkmıştır.

 

4.      TÜRKSAM’ın dördüncü önemli analizi PKK terör örgütünün seçim süreçlerini kendi lehine kullandığını, bunun en iyi örneğini Referandum sürecinde gördüğümüzü, PKK’nın hiç olmadığı kadar Referandum sürecinde basında kendisine yer bulabildiğini ve Öcalan’ın da terör örgütünün elebaşılığından adeta siyasal bir lidere dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüştür. Dolayısıyla da PKK-KCK’nın Haziran 2011 tarihinde yapılması planlanan genel seçimlere kadar ilan ettiği “eylemsizlik” kararının inandırıcı olmadığı ve seçim sürecindeki ortamdan yararlanmak için Mart-Nisan 2011 tarihinden itibaren PKK’nın eylemsizlik kararını bozacağı ve seçim sürecindeki iktidarı adeta elinde rehin tutacağını ifade etmiştik. 26 Kasım 2010 tarihinde Öcalan’ın avukatları aracılığı gönderdiği ve ANF'de yayınlanan görüşme notlarına göre, 1 Mart'a kadar görüşmelerin sonuç vermesi halinde anlamlı bir barışa ulaşılabileceğini, aksi takdirde kendisinin aracılıktan çekileceğini söylemiştir. Görüldüğü üzere bizim ısrarla ifade ettiğimiz “PKK’nın seçimlere kadar eylemsizlik kararına sadık kalmayacağı ve Mart-Nisan aylarında bu kararı bozacağı” şeklindeki analizimizin doğru olduğu görülmektedir.

 

Değerlendirme:

 

Türkiye’de maalesef yaygın medyada yapılan tartışmalarda sorunu objektif kriterler ile tartışmak yerine ya siyasal Kürtçülü-etnik ayırımcılık yapılmakta ve/veya Türkiye’yi bir bölünmeye götürdüğü açık bir şekilde görülen “Açılım” üzerinden yandaşlık yapılmaya çalışılmaktadır. Oysa açık bir şekilde görülmektedir ki, maalesef terör örgütünün İmralı’daki elebaşısı hükümet tarafından muhatap alınarak, sorun onula “müzakere” edilmekte ve bölgedeki terörü dışlayan vatandaşlarımız bile dolayısı ile PKK’nın etkisi altına sokulmaktadır.

 

Osman Baydemir’in son dönemlerde sıklıkla ifade ettiği “silahlı mücadele miadını doldurmuştur” sözleri üzerine Öcalan tarafından yapılan açıklama öncelikle bölgedeki STK’ları bundan sonraki süreçte etkisizleştirecektir. Bununla beraber Osman Baydemir’in Öcalan tarafından “azarlanmasına” rağmen hem Irak’ın kuzeyindeki yönetim ve hem de küresel güçler tarafından bölgesel bir lider olarak yetiştirilmeye çalışılmakta ve bu sebeple de Öcalan tarafından kendi liderliğine tehdit olarak algılanmıştır.

 

Süreç bu şekilde devam ettiği ve Öcalan hapisteki bir mahpus olarak değil de siyasal bir lider ve taraf olarak görüldüğü sürece Türkiye’deki terör sorunu bir taraftan siyasallaşacak, ama öte taraftan da silahlı gücünü artırarak Türkiye’de önce adına demokratik dedikleri özerkliğe ve ardından da ayrılığa giden süreç tetiklenmeye çalışılacaktır. Bütün bu gelişmeler ise seçim sürecinde hem hükümet ve hem de PKK tarafından kullanılmaya çalışılacaktır. Ancak neticede soruna demokratik bir çözüm bulma süreci daha da güç ve çetrefilli bir konuma sürüklenecektir.