Türkiye'de ve dünyada göç, göçmen ve sığınmacılar konusunda gündemde öne çıkan başlıklar…

 

AB'de Sığınmacı Krizi Sürüyor

Avrupa'da sığınmacı krizi hala çözüme kavuşturulamadı. Avrupa Birliği ülkeleri arasında sığınmacılara yönelik anlaşma sağlanamıyor. Yaz aylarında her türlü riski alarak Avrupa'ya ulaşmaya çalışan sığınmacı sayısının artmasından endişe ediliyor. Geçtiğimiz günlerde uzun vadeli bütçe önerisini açıklayan Avrupa Komisyonu göç politikasına odaklanmak istediğini duyurdu. Avrupa Komisyonu'nun göçten sorumlu üyesi Dimitris Avramopoulos sınırların korunmasının önemine vurgu yaptı:

"Hepimiz dış sınırlarımızı daha etkili bir şekilde korumamız gerektiğini düşünüyoruz. Avrupa sınırlarını sertleştirmek ve Avrupa sınır kontrol sistemine sahip olmak istiyoruz.

Avrupa Birliği önümüzdeki aylarda Dublin sisteminde reform gerçekleştirmeyi planlıyor. Dublin sistemi ile ilgili tartışmalar sürüyor. En fazla göçmen kabul eden ülkeler kuralların değişmesini istiyor. Avrupa Birliği'ne ayak basılan ilk ülke uygulamasının yerine sığınmacıların birlik üyeleri arasında adil bir şekilde paylaştırılması talep ediliyor. Sığınmacı kabul etmek istemeyen Macaristan başbakanı Viktor Orban anayasada değişiklik yapmaya hazırlanıyor:

"Fidesz anayasada değişiklik yapılması için harekete geçmek durumunda. Biz bunu başaracağız."

Haziran ayına kadar sorunların çözüme kavuşturulması zor görünüyor. Avrupa Birliği sığınmacılara yönelik yeni sorunların yaşanmasından endişe ediyor zira bu durum aşır sağ partilerin oylarının artmasına sebep oluyor.

(Euronews Türkçe, 8 Mayıs 2018)

 

ABD'de Filistin Halkının Sorunları Tartışıldı

ABD'nin başkenti Washington'da bir düşünce kuruluşu tarafından düzenlenen panelde, Filistin halkının hakları ve mülteci sorunları ele alındı. ABD'nin başkenti Washington'da bir düşünce kuruluşu tarafından düzenlenen panelde, Filistin halkının hakları ve mülteci sorunları ele alındı. Arap Merkezi (The Arab Center) isimli düşünce kuruluşunca Filistinlilerin "Büyük felaket" adını verdikleri Nekbe'nin 70. yıldönümü dolayısıyla gerçekleştirilen panele, George Washington Üniversitesinden Ilana Feldman, New America'dan Zaha Hassan, Georgetown Üniversitesinden Michael C. Hudson konuşmacı olarak katıldı. Feldman, Nekbe sonrası evlerini terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin işgal altındaki bölgelere yerleştiklerini ve komşu ülkelerde mülteci statüsüne düştüklerini anlattı. Feldman, "İşgal altındaki bölgelerde ve komşu Arap ülkelerde toplam 58 mülteci kampı var ve bu Filistin halkı içerisinde ciddi bir kırılmaya yol açtı." ifadesini kullandı. Birleşmiş Milletlerin bu mülteci kamplarında yaşayan Filistin halkına destek verdiğine vurgu yapan Feldman, insan hakları noktasında ise Filistinli yerel kuruluşların çaba gösterdiğini kaydetti. Hassan da konuşmasında, Gazze'de Nekbe öncesi nüfusun 80 binlerde olduğunu fakat İsrail'in diğer bölgelerdeki Filistinlileri Gazze'ye sürdüğü için bu bölgede nüfus patlaması yaşandığını belirtti. Hassan, "Bir gece içerisinde nüfus 200 bine ulaştı ve bu da şu anda nüfusu 2 milyon olan Gazze'de yaşayan halkın anne babalarının bu şehre göçmen olarak geldiğini işaret eder." dedi. Uluslararası toplumun Gazze'deki mülteci krizine yeterince eğilmemesini eleştiren Hassan, bu durumun İsrail'in baskısını artırmasına sebep olduğunu söyledi. Georgetown Üniversitesinden Hudson da ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail politikasını hedef aldı. Trump'ın ABD Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıma kararını eleştiren Hudson, "Filistin halkının sorunlarını ele alma konusunda en düşük notu alacak ABD Başkanı şu anda Beyaz Saray'da" diye konuştu. 15 Mayıs'da 70. yıldönümü hatırlanacak olan Nekbe, "Büyük felaket" anlamına geliyor. İsrail Nekbe'de 750 bin Filistinliyi zorla topraklarından çıkartarak mülteci konumuna düşürmüştü.

(Anadolu Ajansı, 8 Mayıs 2018)

 

Finlandiya’daki Sığınmacı Suçlarında Olağan Şüpheliler : “Iraklı ve Afgan Sığınmacılar”

Finlandiya polisinin yaptığı araştırmaya göre, saldırı ve tehditler, mülk suçları, göçmen merkez personeline karşı suçla ve cinsel suçlar sığınmacıların şüphelenilen en yaygın suçlarıdır ve bu vakaların yüzde 62'sinde şüpheliler Irak vatandaşıydı. Sığınmacıların şüphelendiği rapor edilen cezai suçlarla ilgili yapılan araştırmalarda, Iraklıların ve Afganların sayıları bakımından yaygınlığını vurguluyorken, Cezayirlilerin ve Faslıların da çarpıcı ağırlıkları belirtildi. Sonuç olarak, anket verilerine göre, toplamda 955 kişinin suç işlediğinden şüpheleniliyor – bunlardan 95'i erkek, yüzde 50’si 25 ve 25’in altında yaşlarda. Şüphelilerin yaklaşık yüzde 62'si Irak vatandaşıydı. Sığınmacıların şüpheliler olduğu suçlarda, çoğunlukla iddialar, edilen saldırı veya tehditler ile ilgilidir; bunları mülk suçları, seks suçları ve kabul merkezlerini ve personeli hedef alan suçlar izlemektedir. Cinsel suçlarda ise, sığınmacılar toplam 161 davada şüpheli olarak adlandırılmıştır. Aynı vakalarda kurbanlar çoğunlukla Finli kadınlar olarak ifade edildi. Ek olarak, mağdurların yüzde 46'sının 18 yaşından küçük olduğu bildirilmiştir. Söz konusu araştırma, 2016 yılında polis veritabanında kayıtlı 1.565 ceza raporuna dayanmaktadır. Şüphelenilen suçlar için verilen mahkumiyet ya da cezalar hakkında bilgi yok.

(Sputnik, 8 Mayıs 2018)

 

Türkiye'nin Tehditler ve Fırsatlar Dikotomisi: Suriye

Doğu Guta ve Kalamun bölgesinden gerçekleşen göçler, yerel parametrelere yeni değişkenler ekleme potansiyeline sahip olmakla beraber, oluşturduğu birçok tehdidin yanı sıra fırsatlar da sunuyor. Suriye sahasının tehditler ve fırsatlar bazlı analizini yapmak, Türkiye’nin Suriye politikasını çok boyutlu bir biçimde resmetme imkânı sağlayacaktır. Bu bağlamda, Türkiye ve Türkiye destekli muhalif grupların kontrol altında tuttuğu bölgeler ile Türkiye’nin gerginliği azaltma misyonu bağlamında varlık gösterdiği İdlib sahasını bir bütün olarak ele almak ve bu bütüne yönelik konvansiyonel tehditleri belirlemek, önem arz ediyor. Bahsi geçen tehditlerin yanı sıra, yukarıda sınırları çizilen bölgenin kendi içindeki alt konvansiyonel tehditler, Türkiye’nin Suriye politikasını şekillendirmekte olan dinamikleri anlamak adına çok daha büyük öneme sahip. Bu tehditlerin tespiti, fırsatların saptanmasını da beraberinde getirebilir ve etkin dış politika yapımına katkı sağlayabilir.

Alt Konvansiyonel Tehditler

Var olan sınırların içerisinde doğan ya da doğabilecek alt konvansiyonel tehditler, göç dalgaları ve süregelen çatışmalar üzerinden okunabilir. Şam yönetimi tarafından Doğu Guta’ya düzenlenen askeri operasyon yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesine, binlerce kişinin ise Suriye’nin kuzeyine ve rejim kontrolündeki bölgelere tahliye edilmesine sebep oldu. Sayıları 35 bini bulan askeri muhalif unsur ve ailelerinin ve diğer Doğu Guta sakinlerinin Mart sonunda İdlib’e yerleştiği rapor edildi. Öte yandan 8 bine yakın Ceyşü’l-İslam unsuru, yaklaşık 40 bin siville birlikte 8 Nisan itibariyle Fırat Kalkanı bölgesine geldi. El-Bab ve Azez’e transfer edilenler, Türk Kızılay’ı tarafından inşa edilen kamplarda konaklamaya başladı. Şam rejiminin Dumeyir’e yönelik askeri harekatından sonra Ceyşü’l-İslam’ın bölgeyi boşaltma kararı alması ise yaklaşık bin 500 Ceyşü’l-İslam unsuru ile 5 bine yakın sivilin Fırat Kalkanı bölgesine göçünü başlattı. Bu esnada Cerablus’taki kampta konaklayanlara konuşma yapan Ceyşü’l-İslam komutanı Issam Buydani’nin fotoğrafı bazı soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Ceyşü’l-İslam’ın bölgenin askeri dinamiklerine etkisi açısından önem arz edebilecek bu görüntü, Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kontrolündeki bölgede, Ceyşü’l-İslam unsurlarının gerek fırsat gerekse tehdit oluşturabileceği şeklinde yorumlanabilir. Esed’e bağlı birliklerin Doğu Kalamun’a düzenlediği askeri operasyon da göç dalgaları oluşturan bir diğer etken olarak karşımıza çıktı. Nisan başında teşkil edilen Müşterek Komutanlık bünyesinde rejime karşı savaşan ve aralarında Ceyşü’l-İslam, Ahraru’ş-Şam ve Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) da bulunduğu muhalif unsurlar, Rusya’nın gece gündüz durmaksızın devam eden hava saldırılarından sonra çekilmek zorunda kaldı ve Kalamun’un teslim edilmesi için Rusya ile görüşmeler gerçekleştirildi. Kalamun bölgesindeki askeri unsurlar ve siviller Afrin’e yönelirken, Dumeyir’den yola çıkanlar, otobüslerle Cinderes bölgesinde Türk Kızılay’ı tarafından kurulan kamplara taşındı. Yukarıdaki tabloya bakıldığında Esed rejiminin Şam’ın Doğu Guta ve Doğu Kalamun bölgelerine yönelik askeri harekatlarının İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgesine çok sayıda muhalif unsurun ve sivil halkın göç etmesine yol açtığı açıkça görülüyor. Suriye içindeki bu göçler yerel parametrelere yeni değişkenler ekleme potansiyeline sahip olmakla beraber, oluşturduğu birçok tehdidin yanı sıra fırsatlar da sunuyor. Öncelikle İdlib’de HTŞ ve Ahraru’ş-Şam ve Nureddin Zengi ittifakıyla oluşturulan Cephe Tahrir Suriye (CTS) arasında süregelen çatışma, yerel dengeleri elinde tutan bir güç mücadelesi olarak not edilmeli. Bu bağlamda, CTS’nin HTŞ’ye karşı giriştiği mücadelede, özellikle Doğu Guta’nın Harasta kasabasından gelen Ahraru’ş-Şam birliklerinin HTŞ aleyhine etkisi görülebilir. Ancak İdlib’e gelen Feylaku’r-Rahman ve Ceyşü’l-İslam unsurları, bölgede yeni karışıklıklar doğurabilme potansiyeline sahip. Ahraru’ş-Şam ve HTŞ’nin Doğu Guta’da Ceyşü’l-İslam’a karşı duruş göstermesi, yine Ahraru’ş-Şam ve Feylaku’r-Rahman arasında yaşanan gerginlikler, zaten karmaşık bir tablonun olduğu İdlib sahasında yeni ittifaklar ve ihtilaflar çıkarabilir. Bölgede “istenmeyen aktör” konumunda yer alan, Selefi bir eğilime sahip olan Ceyşü’l-İslam’ın kök salması Esed rejimi ve Rusya tarafından İdlib’e yönelecek yeni saldırıları beraberinde getirebileceği gibi, Türkiye’nin konumunu ve Astana çerçevesindeki yükümlülüklerini de tehlikeye sokabilir. Ceyşü’l-İslam ve Feylaku’r-Rahman unsurlarının Fırat Kalkanı bölgesi ve Afrin’de konuşlanması ise hem bir fırsat hem de bir tehdidi ortaya çıkarıyor. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarını müteakip iki bölgede de idari ve askeri yapılanmaların oluşmasına ön ayak olan Türkiye, barış ve istikrarın sağlanması adına ÖSO bünyesindeki birliklerle işbirliği yapıyor. Bu noktada, Ceyşü’l-İslam’a bağlı unsurların sorunsuz bir şekilde entegre edilmesi ve yerel kolluk kuvvetleri başta olmak üzere askeri varlığın bir parçası haline gelmeleri, Türkiye’nin Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerinde barış ve huzurun temini için yürüttüğü görevde katalizör etkisi meydana getirecektir. Aksi bir senaryonun gerçekleşmesi, barış ve istikrarın temininde problemler doğuracağı gibi, olası Menbiç operasyonu öncesi, cephe gerisinde sağlam olmayan ilişkiler doğuracaktır. Tüm bu sürecin analizi yapılırken, bahsi geçen grupların Afrin, İdlib ve Fırat Kalkanı bölgesinde artan nüfuzuna binaen, Türkiye’nin radikal “cihatçı” kesimlerle işbirliği yaptığına yönelik asılsız iddiaların ortaya atılması ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Bahsi geçen asılsız iddialara karşı cevap oluşturmak da Türkiye adına önem arz ediyor. Göç dalgalarının analizi ile nispeten iç içe geçmiş çatışma ortamı analizi de alt konvansiyonel tehditlerin ikinci kısmını oluşturuyor. Yukarıda bahsi geçen HTŞ-CTS çatışmasının yeni göç dalgaları oluşturması muhtemel bir senaryo olarak görünüyor. HTŞ’nin Türkiye’nin Hatay sınırına yakın yerlerde konuşlanmış olması ve Morek, El Eys, Tel Tukan ve Türkmen Dağı bölgesindeki gözlem noktalarının yakınında HTŞ birlikleri bulunması, Türkiye için kritik bir durum oluşturuyor. Özellikle HTŞ kontrolündeki bölgelerin, Rus hava saldırılarının hedefi olması ve HTŞ’nin Türk birliklerine yönelik olası saldırıları, askeri unsurlarımızın güvenliği açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor. Öte yandan, son süreçte HTŞ’nin ele geçirdiği Taqad gibi bazı kasabalarda HTŞ karşıtı gösterilerin düzenlenmesi ve HTŞ’nin göstericilere ateş açarak karşılık vermesi, bölgede yeni çatışma dinamikleri oluşturuyor. HTŞ unsurları, Rusya’nın olası saldırılarını Türk sınırına çekmesi sebebiyle doğrudan, bölge halkını göçe zorlayarak ise dolaylı olarak tehdit teşkil ediyor.

Konvansiyonel Tehditler

Var olan sınırların ötesinden kaynaklanabilecek olan konvansiyonel tehditler Menbiç, İdlib-Lazkiye ve kuzey Hama hattında belirginleşiyor. Kuzey Suriye’de geniş bir alana yerleşmiş olan terör örgütü PYD/YPG’ye bağlı militanlar, gerek bölgenin demografik yapısını değiştirerek Suriye halkına gerekse sınırında olmaları sebebiyle Türkiye’ye yönelik ciddi bir tehdit teşkil ediyor. Zeytin Dalı harekatıyla terörist unsurlardan temizlenen Afrin’i müteakip Menbiç’e yönelik olası bir operasyon ihtimalini masada bulunduran Türkiye, NATO müttefiki ABD’nin ihtilaflı uygulamaları sebebiyle zaman ve fırsat kaybı yaşıyor. Afrin ile Menbiç arasında sınır olarak görülen Sacu çayına yakın bölgelerde yeni askeri tesislerin inşa edildiğine dair raporlar, ABD başkanı Donald Trump’ın Amerikan birliklerini Suriye’den çekmeye yönelik açıklamalarıyla tezat oluşturuyor. Yine ABD’nin bazı Arap ülkelerini oyuna dahil etme girişimleri, yerel dinamikler göz önüne alındığında ciddi tehditler teşkil ediyor. Suudi Arabistan’ın bölgeye müdahil olması durumunda, Kalamun’dan tahliye edilip Afrin’e gönderilen Suud destekli Ceyşü’l-İslam birliklerinin Türkiye’ye karşı saf tutması ihtimali doğabilir. Aslen Yemen sahasında Husiler ile mücadele eden Suudi Arabistan’ın Suriye’ye doğrudan müdahalesi olası görünmese de, Körfez ülkelerinin özel girişimciler aracılığıyla paralı askeri birlikler kurabileceği ihtimali göz önünde bulundurulmalı. Böylesi bir senaryo, Menbiç’e yönelik askeri operasyonun icra koşullarını zorlaştıracağı gibi, Afrin’e yönelik yeni tehditleri de beraberinde getirebilir. Yine Esed rejimine nispeten yakın bir duruş sergileyebilecek Mısır’ın ve Türkiye’nin Afrika açılımını tehdit olarak gören Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede rol alması da paralel tehditleri oluşturma potansiyeline sahip. Öte yandan, Türkiye’nin gerginliği azaltma misyonu çerçevesinde konuşlandığı İdlib’de muhalif unsurlar ve rejim arasında süregelen çatışmalar ile Rusya’nın İdlib’e yönelik hava operasyonları bir diğer konvansiyonel tehdit kategorisini oluşturuyor. Özellikle yerel halkın desteğini kazanmak ve operasyonel kapasitesini ispatlayabilmek adına rejime yönelik kısa vadeli saldırılar düzenleyen HTŞ unsurları ile rejime bağlı birlikler arasında büyük çapta bir çatışma, rejimin kısıtlı askeri kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, şu an için çok olası görünmüyor. Hatta İdlib’in güneybatısında bulunan Ghab ovasında, rejimin muhalifler ile arasına geçici bir sınır çizgisi çektiği bilgisi gelen raporlarda yer alıyor. Yine de rejimin öncelikli askeri hedeflerine ulaştıktan sonra İdlib’e yönelip yönelmeyeceği sorusu, akıllarda bulundurulması gereken bir husus. Diğer taraftan Rusya, İdlib şehir merkezi başta olmak üzere, güneyde Han Şeyhun ve batıda Cisre’ş-Şuur gibi kritik bölgeler ile İdlib genelinde birçok köy ve kasabaya yönelik hava saldırıları düzenliyor. Çoğunlukla HTŞ unsurlarının bulunduğu bölgeleri hedef alan bu saldırılar, yerli halkın yerlerinden edilmesine ve gerek İdlib içindeki farklı bölgelere gerekse Suriye’nin kuzeyine yönelik yeni göç dalgalarının oluşmasına sebep oluyor. Bu saldırılar, yeni göç akımlarının önüne geçmeye çalışan Türkiye’nin karşısına tehdit unsuru olarak çıkıyor. İdlib’in güneyinde ve Hama’nın kuzey bölgesinde yaşananlar, analizin bir diğer kısmını oluşturuyor. Mart ayında Doğu Guta’ya destek olmak adına Ceyşü’l-İzze ve Ceyşü’l-Ahrar gibi muhalif unsurlarca Hama’nın kuzeyinde başlatılan askeri operasyona, ÖSO’ya bağlı 111. Alay da iştirak etmiş ve rejim unsurlarına özellikle Kernaz cephesinde ciddi kayıplar verdirilmişti. CTS’nin de kısmen desteklediği operasyon, rejimin yoğun hava saldırılarından sonra sürdürülememiş, rejim kuzeye yönelerek Kafr Zita ve el-Lataminah bölgelerine yönelik saldırılarını artırmıştı. Türkiye’nin gözlem noktası kurduğu Morek bölgesi yakınındaki bu hava saldırıları ve top atışları halen sürüyor. Bölgede yaşanacak çatışmalardan ve çatışma sonrası yaşanacak zayiatlardan, gerginliği azaltma misyonu bağlamında Morek’te askeri varlık bulunduran Türkiye’nin Astana’da sorumlu tutulması, bu cephede dikkat edilmesi gereken önemli bir husus.

Tehdit/Fırsat Dengesi

Konvansiyonel ve alt konvansiyonel kategoriler bir matrise yerleştirildiğinde, Türkiye’nin Suriye’de varlık gösterdiği bölgelerde çok sayıda tehdit ve fırsatı barındırdıkları görülüyor. İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgeleri içinde yaşanan çatışmalar ile bu bölgelere yönelik göç dalgaları, yerel dinamiklere yeni değişkenler ekliyor. Rejimin ve Rusya’nın İdlib’e yönelik hava saldırıları, muhalifler ve rejim arasında süregelen çatışmanın Türk gözlem noktalarına olan yakınlığı ve ABD’nin Menbiç bölgesinde aldığı ya da alacağı tedbirler, Türkiye’ye yönelik kısa vadeli konvansiyonel tehditleri oluşturuyor. Türkiye İdlib gerginliği azaltma misyonu bağlamında bölgedeki nüfuzunu artırır, Astana görüşmeleriyle işletilen sürecin hızının ve etkinliğinin artması için diplomatik girişimlerini çoğaltır ve Afrin ile Fırat Kalkanı bölgelerine yönelik göçmen akımının etkin bir şekilde dağılımını ve yerel entegrasyonu sağlarsa, bölgelerin güven ve istikrarı adına yeni bir kuvvet çarpanı elde etmiş olur. Böylece bahsi geçen tehditler fırsata dönüştürülebilir. Öte yandan, İdlib’de süregelen çatışma ortamı ve başta Doğu Guta ve Doğu Kalamun olmak üzere Suriye’nin güney kısımlarından başlayan göç akımları ve İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerine yerleşen askeri muhalif unsurlar, Türkiye için kısa vadeli alt konvansiyonel tehditleri oluşturuyor. Bu bağlamda, İdlib’de HTŞ unsurlarının etkisinin azaltılması ve Ceyşü’l-İslam birliklerinin kontrollü dağıtımı önem arz ediyor. Keza Ceyşü’l-İslam ile diğer muhalif gruplar arasında çıkabilecek çatışmalar, bölgenin daha karmaşık bir yapıya bürünmesinin yolunu açabilir. Kontrollü dağıtım politikası ise olası Menbiç operasyonu öncesi Türkiye destekli ÖSO birliklerine takviye kuvvet oluşmasını, bahsi geçen tehdidin ise fırsata dönüştürülmesini sağlayacaktır.

(Anadolu Ajansı, 8 Mayıs 2018)

 

Uluslararası İlişkiler Sempozyumu 2. Oturumuyla Devam Etti

Ardahan Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Uluslararası İlişkiler Sempozyumu ikinci gün oturumuyla devam etti. İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Kırmızı Salon’da bugün gerçekleştirilen sempozyuma akademik personel ve öğrenciler katıldı.  Sempozyumun ilk sunumunu Ardahan Üniversitesi akademisyenlerinden Öğr. Gör. Benazir Öztürk ‘‘Uzlaşma Politikası Bağlamında Türkiye’de Uluslararası Göçün Yönetişimi’’ tarafından gerçekleştirildi. Öğr. Gör. Öztürk’ün ardından Dr. Öğr. Üyesi Zuhal Çalık Topuz ‘‘ 70 Yıllık Sürgün: Filistinli Mülteciler’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Erdem ‘‘Osmanlı Döneminde İskân Politikası’’ adlı sunumu, Doç. Dr. Ranetta Gafarova ‘‘Bir Uluslararası Politika Faktörü Olarak Uluslararası Göç Hareketleri ve Etkileri’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Minara Aliyeva Çınar ‘‘Ahıska Türkerinin Türkiye’ye Göçü ve Neticeleri’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Uyanıker ‘‘ Göç ve Salgın Hastalıklar (Osmanlı Devleti’nde Göçlerle Gelen Salgın Hastalıklara Karşı Alınan Önlemler’’ adlı sunumu Prof. Dr. Sibel Cengiz ‘‘Türkiye’de İş Gücü Piyasalarının Prekaryalaşması (Güvencesizleşmesi) ve Göçmen Politakaları’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Özlem Eştürk ‘‘Türkiye’de Göçmen İş gücünün Tarımsal Piyasalardaki Yeri’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Ayna Askeroğlu ‘‘1800’lerde Ahıska Bölgesi’nden Anadolu’ya Göçler’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Hanzade Güzeloğlu ‘‘Sürgündeki Halk Ahıska Türkleri ve Kültürleri’’ adlı sunumu, Doç. Dr. Gülnara Goca Memmedli ‘‘Ahıska’nın Sürgün Göçkün Okulları’’ adlı sunumu, Prof. Dr. Şureddin Memmedli ‘‘Ahıska Sürgününün Şiirsel Yankısı ( Azerbaycan Şaiiri Zelimhan Yakup’un Bir Şiir Örneğinde) adlı sunumu gerçekleştirdi. Kafkas Üniversitesi Akademisyenlerinden Dr. Öğr. Üyesi İkram Çınar ‘‘Sürgünün Ahıska Türkleri’nin Entelektüel ve Eğitsel Hayatına Bazı Etkileri’’ adlı sunumu ve Dr. Öğr. Üyesi İlyas Topçu ‘‘Stalin Dönemi Türklere Uygulanan Asimilasyon Politikalarına Bir Örnek: Göçler’’ adlı sunumu, Dr. Öğr. Üyesi Deniz Özyakışır ‘‘TRA2 Bölgesi’nden (Ağrı-Kars-Iğdır-Ardahan) İstanbul’a Göçen Bireylerin Tersine Göç Durumlarını Lojistik Regresyon Modeliyle Analizi’’ adlı sunumu, Gürcistan Samtskhe Javakheti Devlet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ucha Bluashvili ‘‘ SSCB’nin Dağılması Sonrası Gürcistan’daki Zorunlu Göç Sorunu’’ adlı sunumu, Atatürk Üniversitesi Öğrencisi Oğuzhan Oğuz ‘‘Ahıskalı Türkler: Anadolu’ya İlk Göç’’ adlı sunumu, Dumlupınar Üniversitesi Öğrencisi Yunus Toraman ‘‘Ahıskalı Türkler ’in Anavatanı’nda Yabancı Statüsü ile Yaşam Mücadelesi’’ adlı sunumu, Veysel Veysel ise ‘‘ 3835 Sayılı Kanun Sonrası Yaşanan Süreç’’ adlı sunumu gerçekleştirdi. Program Yenisey Konukevi’nde düzenlenen gala yemeğinin ardından Ardahan Valisi Mehmet Emin Bilmez, sempozyuma katkılarından dolayı SERKA (Serhat Kalkınma Ajansı) Genel Sekreteri Doç. Dr. Hüsnü Kapu’ya, Ardahan Belediye Başkanı Faruk Köksoy’un AKATÜB (Akdeniz Ahıskalı Türkler Birliği Derneğine) Derneği Başkanı Ramiz Hüseyin’e plaket takdiminde bulunmasıyla sona erdi.

(Haber Türk, 9 Mayıs 2018)

 

HRÜ’de Türkiye'deki Suriyeliler İç İçe Geçişler Konferansı

Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde, Şanlıurfa Kent Konseyi ve Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi'nin de desteklediği “Türkiye'deki Suriyeliler, iç içe geçişler” konferansı düzenlendi. Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr Mahmut Kaya’nın konuşmacı olduğu konferans, fotoğrafların Murat Ayneli tarafından çekilen mültecilerin dramının anlatıldığı sinevizyon gösterimiyle başladı. Programın açılışında konuşan Kent Konseyi Başkanı Erkan Sözen, Kent Konseyi'nin işleyişini öğrencilere anlattı. Erkan Sözen, Suriye konusunda emperyalistlerin bu kadar ince eleyip sık dokuyarak yapacaklarını hesap edemedik diyerek; “Bizim 6 ayda biter diye hesap ettiğimiz bir süreç, Beşar Esad ikna edilemeyince olmadı. Esad’ın Emperyalistlerle işbirliği yapması işleri karmakarışık etti. Sömürgeciler tarafından 100 sene sonra yeniden bölgenin paylaşılmaya çalışılması, ufak devlet kurma hayalleri, bölgede işleri yeniden çıkılmaz bir hale getirdi. Ama şunu unutmayınız ki bir daha asla emperyalistler bu bölgeleri dizayn edemeyecek. Burada en büyük görev okuyan gençlere düşüyor” diyerek öğrencileri Kent konseyinde çalışmalara katılmaya davet etti. Daha sonra söz alan Şanlıurfa Büyükşehir Kültür ve Turizm Daire Başkanı Suphi Çiçek, 7 yıldır devam eden Suriye savaşının ümmetin ciddi bir yarası olduğunu belirterek. Büyükşehir Belediyesi olarak mülteciler için yapılan çalışmalara her zaman destek olduklarını söyledi. Programın açılışında son olarak Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı Prof. Dr. Hasan Akan konuştu. Hasan Akan, yanı başımızda devam eden hadiselerin başta Türkiye olmak üzere tüm İslam alemini etkilediğini söyleyerek, akademik olarak üzerlerine düşen her türlü çalışmayı yaptıklarını söyledi. Açılış konuşmalarının ardından Sosyolog Dr. Mahmut Kaya, “Türkiye’deki Suriyelilerin ortak tarihi ve kültürel hafızası akrabalık bağları göç sürecinde dayanışma ve yardımlaşmayı olumlu etkilemekte olduğunu söyledi. Şehre uyum konusunda ortak miras önemli fonksiyonlar icra etmektedir diyen kaya; “Özellikle akrabalık bağları barınma, iş bulma hizmetlere erişim konusunda kolaylaştırıcı unsurlar. Bu anlamda sınır illerinde bütünleşme sağlanmakta. Ancak kalış süresi uzadıkça ihtiyaçlar çeşitlendikçe göçün maliyeti ve kimseyi arttıkça bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Bunlar için de tedbirler alınması gerekir. Emeği geçen tüm kurum ve STK’lara teşekkür ederim” dedi. Fen Edebiyat Fakültesi konferans salonunda düzenlenen programa Kent Konseyi Başkanı Erkan Sözen, Şanlıurfa Kültür ve Turizm dairesi başkanı Suphi Çiçek, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Akan, akademisyenler ve çok sayıda öğrenci katıldı.

(Harran Üniversitesi İnternet Sayfası, 8 Mayıs 2018)

 

Kırklareli'nde 15 Kaçak ve Sığınmacı Yakalandı

Kırklareli'nde, bir kamyon kasasında yasa dışı yollardan yurt dışına çıkmak isteyen 15 kaçak ve sığınmacı yakalandı. Alınan bilgiye göre, İl Jandarma Komutanlığı ekipleri Babaeski ilçesi Karamesutlu köyünde U.K. yönetimindeki bir kamyoneti durdurarak, yaptığı aramalarda Irak ve Suriye uyruklu 15 kişiyi yakaladı. Öte yandan ekiplerin yaptığı aramalarda kasa içerisinde şişme bir bot ele geçirildi. Yakalanan 15 kaçak ve sığınmacı Kırklareli Göç İdaresi Müdürlüğü'ne teslim edilirken, organizatörlük yaptığı iddiasıyla U.K. gözaltına alındı.

(Haber Türk, 9 Mayıs 2018)

 

Edirne'de 33 Kaçak ve Sığınmacı Yakalandı

Edirne'de yasa dışı yollardan yurt dışına çıkmaya çalışan 33 kaçak ve sığınmacı yakalandı.

Alınan bilgiye göre, 54. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı'na bağlı hudut askerleri ile İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Havsa ve Uzunköprü ilçelerinde denetim yaptı. Denetimlerde Suriye, Irak ve Afganistan uyruklu 33 kaçak ve sığınmacı yakalandı. Kaçak ve sığınmacılar, işlemlerinin ardından Edirne Göç İdaresi Müdürlüğü'ne gönderildi.

(Haber Türk, 8 Mayıs 2018)

 

Çanakkale'de 38 Kaçak Göçmen Yakalandı

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinden Yunanistan'ın Midilli Adası'na lastik botla gitmek isteyen 38 kaçak göçmen yakalandı. Sahil Güvenlik Komutanlığı'na bağlı ekipler bugün sabah saatlerinde, Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu beldesi Mıhlı mevkiinde denizden 1 mil açıkta lastik botla Yunanistan’ın Midilli Adası'na gitmeye çalışan bir grup kaçak göçmen olduğunu tespit etti. 'TCSG 6' Bot Komutanlığı'nca denizden 1 mil açıkta yapılan operasyonda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Afganistan ve Suriye uyruklu 38 kaçak göçmen yakalandı. Küçükkuyu’daki Sahil Güvenlik Karakolu'na getirilen ve ıslanan kaçaklara burada eşofman, ayakkabı ile yiyecek ve içecek verildi. Kaçaklar, işlemlerinin ardından Ayvacık Yabancılar Geri Gönderme Merkezi'ne teslim edildi.

(Hürriyet, 8 Mayıs 2018)

 

İzmir’de Lastik Botlarda 103 Suriyeli Göçmen Yakalandı

İzmir'in Dikili ilçesinde Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından düzenlenen operasyonda 32’si çocuk 103 Suriyeli göçmen yakalandı. Sabaha karşı saat 04.05'de görevli Sahil Güvenlik Korveti ve Sahil Güvenlik Helikopteri tarafından, Dikili ilçesi Bademli açıklarında lastik botlar içerisinde bir göçmen grup tespit edildi. Görevlendirilen Sahil Güvenlik Korveti tarafından denizde gerekli tedbirler alınarak, lastik botlar durduruldu. Operasyon sonrası 32’si çocuk, 33’ü kadın olmak üzere 103 Suriyeli göçmen yakalandı.

(Haber Türk, 8 Mayıs 2018)