Geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisinde Merkez Bankasının faiz artırmama kararı ile tüketici güven endeksi öne çıkmıştır. Ayrıca TÜİK konut satış istatistiklerini yayınlamıştır. 14 Aralık tarihinde FED’in faiz oranını ve 2017 yılında yapılacak faiz artırımı öngörüsünü artırma kararı sonrası Merkez Bankasının kararı beklenmekteydi. Piyasa beklentisi faiz artırımı yönünde olsa da TCMB faiz oranını sabit tutma kararı almıştır. Buna bağlı olarak döviz kurlarında ufak çaplı yukarı yönlü hareket oluşsa da döviz kurları daha sonra eski seviyelerine geri dönmüştür.

 

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu kararda, Türkiye ekonomisinin üçüncü çeyrekteki küçülmeden sonra toparlanma eğilimine girdiğini belirterek büyüme potansiyelinin artırılabilmesi için yapısal reform vurgusu yapmıştır. Diğer taraftan döviz kuru hareketleri ile petrol fiyatlarının enflasyonist risk oluşturduğunu ancak toplam talepteki gelişmelerin bu durumu sınırladığını ifade etmiştir. Açıklamadan hareketle Merkez Bankasının Türk Lirasının mevcut değerini kabullendiğini, enflasyonun ise talep yönlü etkiler nedeniyle sınırlı kalacağını ifade etse de ekonominin içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurarak faiz artırımından çekindiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Bir ekonominin dışa açıklığı, farklı yöntemleri olsa da en genel anlamda dış ticaret hacminin GSYH’ye oranı üzerinden hesaplanmaktadır. TÜİK verilerine göre Türk ekonomisi 2015 yılı verileri ile yüzde 40,8 oranında dışa açıktır. Dışa açık bir ekonominin para biriminin uluslararası para birimleriyle ilişkisi bu bağlamda oldukça önem arz etmektedir. Türk Lirası, 1 Ocak 2016 tarihinden bu yana Dolar’a karşı yaklaşık yüzde 19, Euro’ya karşı yaklaşık yüzde 14 oranında değer kaybetmiştir. Bu durumun doğrudan dış ticarete etkisi bir yana yurtiçi fiyat hareketlerini etkilemesi kaçınılmazdır. 

 

Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Ayrıca hükümetle birlikte enflasyon hedefinin belirlenmesi ve yine hükümet ile birlikte Türk Lirasının değerinin korunması yetki ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda Merkez Bankasının gerek kur gerek enflasyon için hükümet tercihleri çerçevesinde hareket ettiği söylenebilir. Zira hükümet açıklamalarında döviz kurlarındaki gelişmelerin küresel kaynaklı ve geçici olduğunu, faiz artırımının ise hatalı olacağını savunmaktadır. Merkez Bankasının bu bağlamda çok bir hareket alanı kalmamakla birlikte münhasıran kendisine ait fiyat istikrarını sağlama konusunda fiyat hareketlerindeki bozulma eğilimiyle nasıl hareket edeceği belirsizliğini korumaktadır.

 

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, kararında hükümetin Aralık ayı içinde aldığı destekleyici teşvik ve kararlarına atıf yapmış ve ekonominin ılımlı toparlanma eğiliminin devam etmesini beklendiğini ifade etmiştir. Ancak bu durum toplam talebin enflasyon üzerindeki yumuşatıcı etkisini kaldıracak ve döviz kuru ile enerji fiyatlarının enflasyonist etkisinin daha görünür olmasını sağlayacaktır. Diğer taraftan TÜRKSAM Güncel Ekonomik Gelişmeler Raporunda da belirtildiği üzere işsizliğe ilişkin görünüm de olumsuzdur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde ekonomide bir stagflasyon riskine dikkat çekmek uygun olacaktır. Hükümetin aldığı tedbirlerde reel sektörün desteklenmesi ve istihdamın artırılmasına vurgu yapılmasının da bu riski teyit ettiği ve buna çözüm bulmaya yönelik çabalar olduğu değerlendirilmektedir.

 

Para Politikası Kurulu kararında dikkat çekilen bir diğer nokta yapısal reformalardır. Yapısal reformları bir bütün olarak değerlendirmek ve siyasal ve sosyal içerikli reformların da ekonomiyi etkileyeceğini belirtmekte fayda var. Ancak yalnızca ekonomik olanlar dikkate alındığında Türk ekonomisinin yüksek katma değerli ürün üretimi, üretimde ithalata bağlılık, kadın istihdamı, nitelikli ara eleman ihtiyacı, tasarruf oranı, iş yapma alanındaki yasal ve bürokratik süreçler ve vergi yapısının bozukluğu gibi birçok yapısal sorunu bulunmaktadır. Söz konusu alanlardaki iyileşmeler elbet ekonomik yapıyı da güçlendirecektir ancak yine belirtmek gerekir ki yapısal reformlar maliyetlidir. Bu nedenle genellikle ya ekonominin en istikrarlı olduğu dönemde ya da en kötü döneminde yapılırlar. Maalesef 2007-2013 yılları arasında uygun ortam bulunmasına rağmen yapısal reformlar yapılmamıştır. Ülkemizde daha önce 2001 yılında yapılan reformlar ise ikinci duruma örnek teşkil etmektedir. Gerekli tedbirler alınmaz ise yapısal reformların yine 2001 yılına benzer koşullarda yapılması durumuyla karşılaşılabilir.

 

Geçen hafta ekonomiye ilişkin açıklanan bir diğer önemli veri tüketici güven endeksi olmuştur. Söz konusu endeksler ekonomiye ilişkin olumsuz gidişatı teyit etmektedir. Tüketici güven endeksi Ağustos ayından bu yana düşüş eğilimini devam ettirmiş ve bir önceki aya göre yüzde 8 (5,5 puan) düşmüştür. Aynı kapsamda gelecek 12 aylık döneme ilişkin; hanenin maddi durum beklentisi, genel ekonomik durum beklentisi, tasarruf etme ihtimali de düşüş göstermiştir.

 

Konut satın alma veya inşa ettirme ihtimali de Ağustos ayından bu yana devam eden düşüş eğilimini devam ettirmiş, aynı hafta içinde TÜİK konut satış istatistiklerini açıklamıştır. Konut satışları Ocak-Kasım 2016 döneminde 2015 yılının aynı dönemine göre yalnızca yüzde 4,5 oranında artış göstermiştir. 2016 yılı Kasım ayındaki ipotekli satışların 2015 yılının aynı dönemine göre yüzde 71,4 oranında artması dikkat çekmiştir.