Tarihte Türklerle ilgili olarak söylenmiş pek çok atasözü bulunmaktadır. Bunlardan biri de Yunanlıların ”Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar” atasözüdür. İnsanın aklına hemen, yaban tavşanı atik ve hızlı, kağnı ise bir o kadar ağır ve yavaş, öyleyse kağnı ile yaban tavşanı nasıl yakalanabilir sorusu geliyor. Unutulmamalıdır ki, atasözleri yaşanmışlıklar, engin tecrübe ve derin gözlemlere dayanılarak söylenmiş özlü sözlerdir. Yunanlıların ”Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar” sözü de geçmişte pek çok defa tecrübe edilmiş olmalı ki bu söz Yunan atasözü literatürüne girebilmiştir.

 

Bu bağlamda günümüze gelecek olursak, Doğu Akdeniz’de son dönemde yaşanan birtakım gelişmeler göreceli olarak bazı çevrelerde Rum tarafını kazanan, Türk tarafını ise kaybeden tarafmış gibi gösteren bir hatalı bir algının oluşmasına vesile olmuştur. Rum tarafının, direk ve örtülü olarak kendisine destek veren devletlerden de güç alarak Ada’nın tek sahibi kendisiymiş gibi gayri meşru bir biçimde yapmış olduğu tüm hamleleri anlaşılan o ki bazı çevrelerce kazanım olarak görülmektedir. Türk tarafı en başından beri müzakere süreçlerine zarar vermemek ve uluslararası hukuk zemininde mücadelesini kararlılıkla sürdürmek adına bugüne kadar pasif bir politika izler gibi görünmüş olabilir. Türk tarafının sağduyulu bir şekilde pasif bir tutum takınması anlaşılan o ki bazı çevrelerde yanlış algıların oluşmasına neden olmuştur. Türk tarafı Doğu Akdeniz’de artık pasif politika izliyormuş görüntüsü vermeyi terk ederek uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm hak ve hukukunu ararken daha aktif tavır, tutum ve davranışlar ortaya koymalıdır.

 

Rum Yönetimi’nin garı meşru ve tek taraflı olarak 2003’de Mısır, 2007’de Lübnan ve 2011’de de İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlama Anlaşmaları’nın geçerliliği ve bu anlaşmalar sonrasında parsellenen bölgeler Doğu Akdeniz’de yaşanmakta olan mevcut tartışma ve gergilimin de temelini oluşturmaktadır.  Rum Yönetimi’nin tek yanlı ve adanın “tek hakimi” gibi davranarak sözde parsellediği blokların 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı kısımları Türkiye’nin kıta sahanlığı ile ve ayrıca 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı kısımları ise KKTC’nin deniz sınır alanları ile örtüşmektedir.

 

Yaşanan gelişmeler çerçevesinde KKTC kendi hükümranlık haklarını kullanarak 2011 yılında Türkiye’nin ulusal kuruluşu olan Türkiye Petrol Anonim Ortaklığı’na A,B,C,D,E,F,G diye 7 tane alan tanımlayarak ruhsat vermiştir. Bu bağlamda Türkiye mevcut kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeleri dolayısıyla Doğu Akdeniz’de hukuken sahip olduğu alanlar yanında bir de KKTC adına tüm adanın etrafında Türkiye Petrolleri aracılığı ile de hak ve söz sahibidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti yaşanan gelişmeler karşısında hem 32°16’18” doğu boylamından itibaren Kıbrıs Ada’sının batısında kalan deniz alanlarında meşru hak ve yetkilerini kayda geçirmiş. Hem de 32º 16′ 18″ meridyeninin batısı boyunca kendisine ait olan kıta sahanlığının dış sınırlarını oluşturan bölgelerin aynı zamanda Mısır ile deniz sınırını oluşturmakta olduğunu 2 Mart 2004 tarihinde BM belgesi olarak yayınlanan mektubuyla resmi olarak kayda geçirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ayrıca Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesi hususunda, bölgede ikili veya üçlü deniz yetki alanlarının paylaşılması hususunun kabul edilemez olduğunu 2004 Turkuno DT/4739 (Mart 2004), 2005 Turkuno DT/16390 (Ekim 2005) ve UN.Doc. A/61/1011/-S/2007/456 (Temmuz 2007) sayılı notalarda açıkça ifade etmiştir. Türk tarafı, bölgede yapılacak olan münhasır ekonomik bölge anlaşmalarının kıyıdaş bütün devletlerin katılımı ve uluslararası hukukun temel prensibini oluşturan hakkaniyet ilkesiyle yapılması gerektiğini sürekli vurgulamış ve vurgulamaya da devam etmektedir.

 

Türk tarafı görüldüğü üzere pasif bir politika izlemeyerek yapması gereken ne varsa uluslararası hukuk zemininde yapmış ve yapmaya da devam etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, EASTMED ve PESCO gibi konular da yakından takip edildiği gibi Rum yönetiminin açık ve gizli olarak yaptığı tüm girişimleri de yakinen takip edilerek gerekli tüm tedbirler uhulet ve suhuletle alınmaya devam etmektedir.

 

Rum Yönetimi hala sağduyulu bir şekilde hareket etmek yerine Doğu Akdeniz’deki tek taraflı ve gayrimeşru faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Rum tarafı en son olarak Mısır ile denizaltından boru hattı ile doğalgaz taşınmasına ilişkin anlaşma imzalamıştır. Bir taraftan federal çözüm diye yırtınan Rum tarafı Annan Planı döneminden buyana görüldüğü gibi müzakere süreçlerinin dibine dinamit koyarcasına gayri meşru faaliyetlerine durmaksızın devam ediyor. Yaşanan gelişmeleri yok sayarak hala daha federal çözüm konusunda umut taşıyabilmek nasıl mümkün olabilir?

 

Rum Yönetimi ile Mısır’ın Türk tarafını yok sayarak anlaşma imzalamaları üzerine, TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin onay vermediği, rızasının olmadığı hiçbir projenin oldubittiye getirilmesine izin vermeyeceğiz. Tek taraflı, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının yok sayıldığı, adadaki tarafların eşit ve adil pay almadığı bir sisteme geçit vermeyeceğiz. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ve duruşu nettir” açıklamasında bulundu.

 

Doğu Akdeniz’deki enerji politiğinde, Türk tarafı dışlanmak istenerek bu çerçevede siyasal bir pozisyon geliştirilmeye çalışılmaktadır. Ortaya çıkan bu durumun arkasında her ne kadar Mısır, İsrail ve Yunanistan varmış gibi görünse de gerçekte enerjide Rusya’ya bağımlılığını azaltmak için AB ve Rusya’nın Orta Doğu’da ve Doğu Akdeniz’deki konumunu zayıflatmak isteyen ABD’nin olduğu görülmektedir.

 

Sonuç olarak; Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz’de direk ve dolaylı olarak desteklerini aldığı devletlerden almış olduğu cesaretle gayri meşru bir şekilde tek taraflı ve adanın “tek hakimi” gibi davranmaya devam ediyor. Buna karşın Türk tarafı ise uluslararası hukuk zemininde haklarını sonuna kadar kararlılıkla koruyarak armaya devam edeceğini üzerine basa basa söylüyor. Yaban tavşanı uzun zamandan bu yana kaçıyor. Yorgun ve bitkin bir durumda. Türk tarafının yaban tavşanını yakalaması an meselesi… Rum tarafı gayri meşru şekilde mücadele verirken, Türk tarafı ise uluslararası hukuk zemininde hak ve hukukunu arayarak mücadele veriyor. İlerleyen süreçte bakalım bizleri daha ne gibi yeni gelişmeler bekliyor?