İnsanlık tarihi boyunca bireysel ve kitlesel göç hareketlerine sahne olan dünyamızda göç olgusu büyük nüfus kitlelerinin yer değiştirmesine, savaşlara ve barışlara neden olmuş, ulusların ve devletlerin oluşmasına yol açmış ve insanlığın gelişmesinde etkin rol oynamıştır. İnsanlık tarihi bir bakıma göçler tarihidir. Günümüzdeki ulus-devletler göçlerle şekillenmiş, üzerinde yaşadıkları coğrafyalar göç hareketleri ile el değiştirmiş ve uluslara vatan olmuştur.
 
Göç, günümüzde de önemi gittikçe artan bir olgudur. Geçmişteki ulus ve devlet inşasına doğrudan etkisi kalmamakla ve kitlesellikten bireysel düzeye düşmüş olmakla birlikte siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sonuçları göç alan ve veren ülkelerin üzerinde ciddiye alınması gereken etkiler yaratmaktadır. Halen yaklaşık iki yüz milyon uluslararası göçmenin doğdukları yerden farklı bir ülkede yaşamını sürdürdüğü bilinmektedir. Bu sayı, dünya nüfusuna oranla önemsiz bir büyüklük olarak kabul edilse de, sonuçları ve etkilerinin sayısal ağırlığından daha büyük olduğu görülmektedir.
 
Çeşitli biçim ve amaçlardaki göç hareketlerinin içinde bulunduğumuz dönemde giderek daha fazla gündeme girmesi rastlantısal değildir. İletişim ve ulaşımın demokratikleşmesi ve yaygınlaşması sonucunda bireyler ve grupların göç etme güdü ve arzusu artmış, dünyanın daha “müreffeh” yörelerine doğru göçmen akımları çoğalmıştır. Bu gelişmede ekonomik nedenlerin yanında güvenlik sorunları, siyasal çatışma ortamları ve çevreye ilişkin olumsuzluklar önemli ağırlık kazanmıştır.
 
Küresel göç, etkilediği tüm beşeri alanları konu edinen bilim dallarının yöntemlerinden yararlanan ve bu itibarla disiplinler arası özellik taşıyan bir araştırma alanıdır. Bu özelliği ile de akademinin giderek daha çok ilgisini çekmektedir. Bilimsel araştırmaların sayısı artarken göçle ilgili tüm alanlardaki siyasal karar verme süreçlerinde bu araştırmaların sonuçları kullanılmaktadır. Böylece, göçün yönetimine ulusal ve uluslararası planda bilimsel katkı sağlanmış olmaktadır.
 
Bununla birlikte, uluslararası göç yönetiminin ilgili devletlerin gerek hukuk enstrümanlarına gereken ilgiyi göstermeyerek taahhüt altına girmekten kaçınması, gerekse uluslararası göç hareketlerinin büyük ölçüde ulusal kamu düzeni kapsamında ele alınması nedeniyle henüz göç ve göçmen sorunlarının çözümünden uzaktadır. Devletler hükümranlıkları altındaki bölgeye gelen göçmenlerle ilgili tasarruflarında özgür oldukları kanısında ısrarlıdırlar.
Ancak, son otuz yıl içinde göç ve göçmen sorunlarına yaklaşımlar küresel insan hakları anlayışının geçirdiği değişim çerçevesinde belli ortak ilkeler ortaya çıkmıştır. Özellikle sığınmacı ve mültecilerin haklarının genişletilmesi, yasal izinle istihdam edilen göçmenlerin bulundukları ülkelerin yurttaşlarının haklarına yakın veya eşit haklara kavuşmuş olmaları, vatandaşlık yasalarında yapılan değişikliklerle göçmenlerin bu haklara daha kolay kavuşmalarına ilişkin siyasetin yaygınlaşması ve göçmen kabul eden ülkelerdeki göçmen gruplarının “uyumuna” ilişkin politikaların güncelleştirilmesi bu ortak ilkelerin bulunabileceği alanlardır. Ne var ki, uluslararası göçün henüz ilkesel ve kurumsal çözümlemelerden uzak olduğunu belirtmek gerekmektedir.
 
Bu duruma karşın, göç veren ve alan ülkelerin göç ve göçmen politikalarını günümüzde tanımı yapılmış olan evrensel ilkeler doğrultusunda düzenlemeleri, gelecekteki olası sorunların büyümeden önlenmesi açısından gerekli olmaktadır. Esasen demokratik ve insan haklarına saygılı devletlerin farklı ve tümüyle dar tanımlı ulusal çıkar mülahazalarıyla hareket etmelerinin bundan sonra çok mümkün olamayacağı düşünülmektedir. Göçün uluslararası yönetiminde yaşanan zorlukların ulusal göç politikalarının içe kapanıklığı ile daha da artacağı, buna karşılık göç politikalarında sağlanan açılım ile mevcut sorunların etkisinin azalmasının yanı sıra küresel göç yönetişimine de katkı sağlanacağı ortadadır.
 
Küreselleşme ve Göç
 
Küreselleşme, malların, sermayenin ve bilginin serbest dolaşımını önleyen engellerin ortadan kaldırılması, ülkelerin ve toplumların daha fazla birbirine bağımlı hale gelmesi ve sınırların akışkanlık kazanması ve uluslararası göç hareketlerinin artmasını öngörmektedir. Bununla birlikte, güncel küreselleşme çağında sermayenin, hizmetlerin ve malların serbest dolaşımı öne çıkarken insanların arzuladıkları coğrafyalara gidip sürekli veya geçici olarak ikamet etmeleri bu bağlamda göz ardı edilmiştir. Böylelikle uluslararası göç, küreselleşmenin inşası kapsamında değerlendirilen bir olgu olarak ele alınmamaktadır. İletişim ve ulaşımın kolaylaştığı ve demokratikleştiği bu çağda göçmenlerin diledikleri gibi göç etmelerinin önünde ciddi engeller çıkarılmaktadır.
 
Aslında günümüzde çeşitli coğrafyalardaki birçok ülke eş zamanlı olarak göç alan ve göç veren konumuna gelmiştir. Yakın geçmişte işgücü gönderen ülke konumundaki Türkiye bugün yabancı işgücü kabul eden, transit göçmenlerin geçiş yolu olarak kullandıkları ve yasadışı göçmenlerin hedefi ülke konumuna gelmiştir. Aynı şekilde, göçmen kabul eden ülkeler için de benzeri bir konum değişikliği söz konusudur. Gelişmiş sanayi ülkelerinin pek çoğu ülke dışından göçmen kabul ederken göç veren ülke durumundadırlar.
 
Göç konusuna küreselleşme bağlamında bakıldığında ulus-devlet ile göçen birey arasında asimetrik bir ilişki göze çarpmaktadır. 1648 Vestfalya Antlaşması ile başlayan süreçte şekillenen ulus-devlet düzeni diğer alanlardaki küreselleşmeye karşın göçün küreselleşmesinin engellenmesindeki en önemli faktör olarak görülmektedir. Devletler, hükümran oldukları bölgeye yurttaşlığına sahip olmayan bireylerin girmesini belli ve çoğunlukla kısıtlayıcı kurallara bağlamışlardır. Yurttaşlık hukuku göç hukukunu bu bağlamda belirleyici nitelik taşımaktadır. Göçmenlerin ikamet ettikleri ülkedeki hukuki statülerinin ulus-devletin hukukunun belirlediği kurallarla belirlenmesi kaçınılmaz olmaktadır. Ulusal mevzuatlar, ülkeye giriş, ikamet, çalışma ve eğitim ile ülkeden ayrılma gibi konuların öncelikli belirleyicisidir. Buradaki çelişki, küreselleşme ile işgücü açığını ülke dışından kapatma gereksinmesi duyan iş piyasalarının arzuladıkları mobilitenin ulus-devletin yapısı gereği gerçekleşememesidir. Ancak tüm engellemelere karşın küresel ekonomilerin bütünleşme süreci, yeni göç sistemleri, ağlar ve kanalların gelişmesine neden olmuştur. Devletlerin göçü sınırlama girişim ve çabalarına koşut olarak göçün yasadışına itilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Oluşan yasadışı yapılanmalar ile göçmen potansiyeli olan ülkelerden istihdam ve daha uygun yaşam koşullarının bulunduğu ülkelere yönelik göçün ticareti yapılmakta, insan böylelikle bir ticaret metaı haline sokulmaktadır. Ulus-devletlerin tutuculuğundan da güç alan bu durumu "küresel göç aymazlığı" olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.
 
Küreselleşme ve göç bağlamında ortaya çıkan bir diğer gelişme ise gelişmiş ülkelere yönelik sürekli ikamet amaçlı nitelikli göçmen akımının yerini kısa süreli nitelikli göçe bırakmakta olmasıdır. Doğal kaynakları ve toplumsal gelişme düzeyleri yetersiz olan bazı Asya ülkelerinin öncülük ettiği bu süreçte menşe ülkelerinin ülke dışına göç ettirmek amacıyla mesleki nitelik kazandırdığı yurttaşların uzun veya kısa süreyle niteliklerinin kabul gördüğü ve işgücü açığını kapatacakları ülkelere gitmesi/gönderilmesi söz konusudur. Nitelikli işgücünün kısa süreyle başka bir ülkede mesleki bilgi ve becerini sunması son dönemde "dönüşümlü göç" olarak adlandırabileceğimiz circular migration kavramının daha fazla tartışılır olmasına yol açmıştır. Aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da oluşturulan "konuk işçilik" sistemindeki sosyal yükü azaltmak amacıyla ortaya atılan ve hiçbir zaman uygulanamayan "rotasyon ilkesinin" günümüzde dönüşümlü göç adı altında yeniden takdim edilmesi ile yukarıda sözü edilen göç aymazlığının aşılmasına ne denli katkıda bulunulacağı veya küresel planda uygulanabilir olup olmadığı üzerinde mütemadiyen tartışılan ve henüz uzlaşı sağlanamayan bir konudur.
 
Göç olgusunun küreselleşme süreci içinde gerektiği konuma kavuşturulabilmesi için çözüm olanakları arasında aslında bugüne kadar başvurulan yöntemlerin yeterince sorun giderici olmadığı görülmektedir. Bazı ülkelerce (Fransa, İspanya) zaman zaman kullanılmış olan ülke içindeki yasadışı göçmenlerin "düzenli göçmen" statüsüne kavuşturulmasının mevzi nitelikli bir çözüm yolu olduğu görülmüştür. Göçmenlerin göçten vazgeçirilmesi amaçlı proaktif politika ve uygulamaların da başarılı olmadığı bilinmektedir. Sınırların daha da geçirgen olmalarına yönelik ve de facto tolerans anlamına gelecek bir köktenci değişiklik de günümüzde realist olmaktan hayli uzaktır. O halde dünya nüfusunun sadece % 3’ünün göçmen olduğu noktasından hareket edilecek olunursa sorunun sınırlayıcı ulus-devlet düzeninde bile çözümsüz olmadığı düşünülmektedir. Küreselleşmede göç ve göçmenlerle ilgili olarak yeni yaklaşımın daha liberal nitelikli ve uluslararası hukukun daha çok kullanılması ile farklı bir görünüm alacağı düşünülmektedir.
 
Göç ve göçmen hukukunun uluslararası normlara kavuşturulması amacıyla yirminci yüzyılın son çeyreğinde oluşturulan hukuk enstrümanları egemen olan ulusal yaklaşımların yerine geçmemiş, sadece genel kabul gören az sayıdaki normun bu mevzuatların ilkelerini etkilemesi amaçlanmıştır. Günümüzde Birleşmiş Milletler, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Avrupa Konseyi gibi kuruluşların üyelerini belli norm ve standartlar çevresinde birleştirmek üzere imzaya ve onaya açtıkları sözleşme ve protokoller göç olgusunun tarafı olan ülkelerden göçmen kabul eden konumunda olanların son derece çekingen davranması nedeniyle amacına ulaşmamış olarak değerlendirilmelidir. Ancak, göç ve küreselleşme bağlamında mevcut sorunların aşılması, yeni bir göç yönetiminin uluslararası hukuktan alacağı güçle etkinleştirilerek göç olgusuna taraf olan tüm aktörler için hem etik hem de gerçek anlamda bağlayıcı kılınması ile mümkün olabilecektir. Bu amaçla göç taraf olan ulus-devletleri belli bir uzlaşma zemininde bir araya getirecek ve yaptırım gücü olan bir dinamiğin ortaya çıkması en önemli koşul olarak görülmektedir. Ne var ki, günümüzün dünya düzeninde bu türden bir oluşumun çok gerçekçi olmadığı da hatırdan çıkarılmamalıdır.
 
Sonuç olarak, Franck Düvell’in vurguladığı insanın doğasında bulunan antropolojik "göç dürtüsü", siyasetle göç arasındaki stratejik etkileşim, istihdam piyasalarında göçmen işçilerle yerli işçiler arasındaki ilişki, devletler arasındaki sınırların "geçirgenliği" ve güvenlik ile göç politikalarının etiği olarak adlandırılan beş ayrı değişkenin göz önüne alınarak belirlenmesi gereken küresel göç hareketlerinin uluslararası hukukun çizeceği genel çerçeve içine alınmasının mümkün olacağı düşünülmektedir.
 
İnsan Odaklı Göç Politikaları
 
İnsanlık tarihi kadar eski olan göç olgusunun ortaya çıkmasındaki temel neden bireylerin içinde bulundukları koşullardan daha iyi yaşam koşullarına ulaşma refleksidir. Bu refleks insanın uygarlık yapma yeteneğinin de bir unsuru olarak çağlar boyunca hemen her coğrafyada gelişmenin altyapısını oluşturmuştur. Başka bir deyişle, insan kendi yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla göç ederken uygarlığın gelişmesine de önemli katkılar sağlamıştır. Göç eden insan geride bıraktığı ve geldiği yerlerin ve toplumların üzerinde siyasal, kültürel, ekonomik ve toplumsal etkiler yaratmış, olumlu ve olumsuz sonuçlara neden olmuştur. Ancak tüm bu etkiler ve sonuçları göçün ana aktörü olan insani boyutunun göz ardı edilmesi için yeterli neden oluşturmamaktadır.
 
Günümüzde göç ve göçmen politikalarının oluşturulmasında olgunun insani boyutuna yeterince ağırlık verilmediği bir gerçektir. Bu durum, genellikle göç akımlarına muhatap olan ülkelerin "yurttaşlık" odaklı politikalarından kaynaklanmaktadır. Devletler, doğaları gereği kendi yurttaşlarının çıkarlarını korumak zorundadırlar. Yurttaşlık hukuku ile bağlı olmayan yabancılara karşı devletlerin kendi iç hukuklarındaki ve uluslararası hukuktaki bazı temel kuralların ötesinde müzaheret göstermeleri ancak iç toplumsal ve siyasi dinamiklerinin uygun olması ile mümkündür. Bazı demokratik ülkelerde göç ve göçmen politikalarının istihdam piyasası koşulları ve güvenlik gibi unsurların dışında insan hakları bağlamında da ele alındığı bilinmektedir. Ne var ki, göçmen haklarının insan hakları ağırlıklı siyasal yaklaşımlarla ele alınması ancak uluslararası yaptırım gücü olan norm ve standartların genel kabul görmesi ile mümkün olabilecektir.
 
Göçmenlerin gidip yaşamaya başladıkları ülkelerdeki haklarının günümüzdeki ulus-devlet düzeninde hangi temeller üzerinde ele alınması gerektiği yaşamın tüm alanlarının birlikte değerlendirilmesi ile ortaya çıkabilecektir. Güvenli bir ikamet statüsü, eğitim olanaklarından eşit biçimde yararlanma, istihdam piyasasında yer alabilme, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerine o ülke yurttaşları kadar ulaşabilme, geleneksel kültürün korunabilmesi ile yabancı düşmanlığından arınmış bir ortamda yaşayabilme olanağı ve ülkenin toplumsal ve siyasal yaşamına katılabilme olarak bütünsellik içinde özetlenebilecek bu alanlarda göçmen hakları konusunda en liberal tavrı takınmış bulunan ülkelerde bile sorunlar yaşanmaktadır.
 
Anılan alanlar münferit olarak ele alındığında öncelikle hukuki statüye yaklaşımın önemi ortaya çıkmaktadır. Güvenli bir hukuki statünün verilmesi halinde göçmenlerin ikamet ettikleri ülkelerde kendilerinin toplumun bir parçası olarak hissetmeleri için gerekli ön koşul yerine getirilmiş olmaktadır. Hiç kuşkusuz yurttaşlık hukukunun yabancıların yurttaşlığa kabulü konusundaki hükümlerinin uygun hale getirilmesi ile statünün sorun olmaktan çıkarılması izlenebilecek bir yoldur. Bununla birlikte göçmenlerin kendi vatandaşlıklarını korumak suretiyle güvenli statüye sahip kılınması, yurttaşlığa geçmek için kabul eden devletin bir anlamda mecbur edici bir politikaya başvurmaması sonucunu da doğuracaktır. Gerçekten de kitlesel göç alan bazı ülkelerde yurttaşlığa kabul ile hak kaybına yol açan sorunların ortada kalkacağına inanılmakta ve politikalar bu doğrultuda yapılmaktadır. Yasemin Soysal’ın önerisinde de ifadesini bulan ve yurttaşlığa en yakın bir yasal statünün tanınması ile ülke yurttaşı olmayanların da güvenli bir ikamet hakkına kavuşması göç ve göçmen politikalarının insancıllaştırılmasının bir ilk adımı olarak değerlendirilmektedir.
 
Eğitimle ilgili konular ve sorunlar hangi coğrafyada olursa olsun göçmenlerin ve çocuklarının içinde yaşamaya başladıkları ve farklı toplumsal, kültürel ve ekonomik koşulların hüküm sürdüğü toplumda sosyalleşmeleri açısından stratejik önemi haiz bir alan olarak değerlendirilmektedir. Eğitimin, olabildiğince pozitif ayrımcılığa gerek duyulmaksızın bütünün içinde ele alınarak sorunlardan arındırılması esas olmalıdır. Aksi halde kırılgan yapıdaki göçmenlerin toplumun bütününden farklı bir düzlemde "ötekileştirilmesi" kaçınılmaz olmaktadır. Eğitimde fırsat eşitliğine kavuşturulan göçmen kökenli bireylerin içinde yaşadıkları toplumda marjinalize edilmesi neredeyse olanaksız hale gelecektir. Fırsat eşitliğinin temini ise göçmen odaklı eğitim politikalarının amaca uygun biçimde oluşturulması, toplumun bu politikaların kabulüne hazır hale getirilmesi ve ödün vermeksizin uygulanması ile mümkün olabilecektir.
 
Göçmenlerin gittikleri ülkelerde yaşamlarını herhangi bir yardıma muhtaç olmadan sürdürebilmeleri temel ilke olmalıdır. Çalışma hakkı aynı zamanda evrensel bir insan hakkı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle göçmenlerin istihdama girişlerini kolaylaştırıcı politikalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak, hemen her göçmen kabul eden ülkede yurttaşlara tanınan istihdam fırsatlarının göçmenlere kolaylıkla verilmediği bilinmektedir. Sadece yüksek nitelikli işgücünün göç edilen ülkede yarattığı ekonomik yarar ölçüsünde istihdama girişlerinde engel çıkarılmaması insan odaklı göç politikalarında yer alması gereken bir ilkedir. Sığınmacılar, mülteciler, öğrenciler ve aile bireylerinin istihdama girişleri ile ilgili yasal veya yazılı olmayan kurallardan kaynaklanan sorunlar günümüzde göçmen kabul eden veya fiilen göç ülkesi haline gelen ülkelerde acil çözüm beklemektedir.
 
Sosyal güvenlik haklarından ve sağlık hizmetlerinden ülke yurttaşları ile eşit biçimde yararlanabilme, kırılganlığı sınır aşırı yaşam geçmişinden ve ikili ve çok taraflı anlaşmaların yeterince koruma getirmemesi nedeniyle de kırılgan olan göçmenler için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle kabul eden ülkelerle menşe memleketlerinin belli mutabakatlar çerçevesinde bu korumayı sağlama zorunlulukları vardır. Uluslararası hukukun yetersiz olduğu durumlarda ulusal mevzuatların insan haklarını gözetir biçimde düzenlenmesi ve uygulanması günümüzde kaçınılması mümkün görülmeyen hususlardandır.
 
Gelinen ülkede xenophobia ile karşılaşma olasılığı genellikle yüksek olan göçmenlerin şiddete varan tutum ve davranışlara, şiddet olmasa bile yabancı düşmanlığı içeren kanaatlere karşı korunması kabul eden ülkelerin önemli sorumlulukları arasındadır. Bu sorumluluğu içermeyen politikalar göçmenlerin uyum içindeki bir yaşama kavuşmasına engel oluşturduğu kadar toplumdaki genel huzuru bozucu etkilere neden olmaktadır. Yabancı düşmanı akım, tutum, kanaat ve davranışlara karşı geliştirilecek politikaların aynı zamanda kabul eden ülkedeki göçmenlere yönelik bir kabul kültürünün oluşması ile başarılı olabileceği unutulmamalıdır. Bu kültürün temelinde kültürel farklılığın kabulü yatmaktadır. Kültürel farklılığın kabulünün toplumdaki gruplar arasındaki uyumu ve birlikte yaşama kararlılığını bozmayacak şekilde ve grup hakkı olmaktan çok bireysel insan hakkı olarak telakki edilmesi mümkün görülmektedir. Bu ülkenin dışındaki politikalar ve uygulamaları farklı kültürel özelliklere karşı toplumda tepkilerin oluşmasına yol açacak ve bir insan hakkı olarak düşünülen farklı kimlik ve kültürün muhafazası zorlaşacaktır.
 
Göçmenlerin yurttaş olmasalar bile içinde yaşadıkları toplumlarda en azından belli alanlarda siyasal karar verme süreçlerinde yer almaları sadece onların çıkarları açısından değil, aynı zamanda da toplumun genelinin huzur ve uyum bakımından önem kazanmaktadır. Geleneksel olarak göçmen kabul eden birçok ülkede toplumun yeni üyelerinin en azından belli konularda siyasete katılmalarının olumlu sonuçlar getirdiği bilinmektedir. Henüz bu olanağı topraklarında yaşayan göçmenlere tanımamış olan ülkelerin başka coğrafyalardaki mevcut deneyimleri de göz önüne alarak yeniden belirlemeleri göç ve göçmen politikalarının insan odaklı vurgusunu güçlendirecektir.
 
Güncel Göç Araştırmalarında Yeni Yaklaşımlara Olan Gereksinme
 
Göç olgusunun genel görünümünde geride kalan yirmi yıllık süre içinde aslında başlangıcı seksenli yıllara dayanan bir değişim yaşanmıştır. Bu üzerine her geçen gün daha fazla ilgi çeken küresel olgunun değişen dinamikleri doğal olarak nedenlerini, gelişmesini, türlerini, göçmenlerin dokusunu, ortaya çıkan ihtiyaçları ve siyasal tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle göçmenlerin dolaşımı ile ilgili olarak kabul eden ülkelerin belirtilen alanlardaki değişim bağlamında kısıtlayıcı politikalara daha yakın bir konuma geldikleri görülmektedir.
 
Göçün nedenleri ve sonuçlarıyla giderek daha çok tartışıldığı günümüzde göç araştırmaları da yeniden ele alınmalı ve yukarıda sözü edildiği gibi insan odaklılık bağlamında yeni yaklaşımlarla donatılmalıdır. Göçün bir sorun olmaktan çok bir fırsat ve bireyin ve içinde yaşadığı toplumun gelişmesine katkı sağlayan yanının bu araştırmalarda bütüncül bir yaklaşımla ele alınması uygun olacaktır. Ancak, özellikle kabul eden ülkelerde egemen olan göç araştırmaları konseptlerinde vurgulanan konular güvenlik, kültürel farklılık ve göçmenlerin ülke ekonomisinde ve istihdam piyasasındaki yeridir. Buna karşılık göçün topluma kazandırdığı dinamizm, demografik katkı, toplumun tümünü etkilemesine ilişkin özellikleri ve uluslararası ilişkiler üzerindeki etkisi ile uluslararası göç hukukuna ilişkin konular genellikle göz ardı edilmiştir. Göçmen kabul eden toplumlardaki araştırmalar bu doğrultuda yapılırken göçmenlerin geldiği ülkelerde ise araştırmalarda göçün bu ülkelere getirdiği ekonomik yarara odaklanılmıştır.
 
Yeni araştırma konseptlerine bakıldığında ortaya çıkan gereksinmeler ışığında uluslararası deneyimlerin karşılaştırılmasının araştırma metodolojisinin aracı kılınması, göç araştırmalarına interdisipliner anlayışla yaklaşılması ve bugüne kadarki göç teorilerinin gözden geçirilmesi gerekli görülmektedir. Aşağıda bu gerekliliği tetikleyen gelişmelere kısaca yer verilmiştir.
 
1.Son yirmi yıl içinde göçün geçirdiği en büyük değişim, göç süresinin kısalması olarak düşünülmektedir. Göçmenler gittikleri ülkelerde daha kısa süreyle ikamet etmekte, geçen yüzyılın altmışlı yıllarından itibaren kaydedilen işgücü göçü ve bu tür göçle gelenlerin kabul eden ülkelerde uzayan ikametlerinin yerine daha nitelikli göçmenlerin dönüşümlü göç hareketi (mekik göç) geçmektedir. Bunun bir sonucu olarak da menşe ülkeleri ile göç ülkeleri arasındaki transnasyonal (ulus-aşırı) bağ ve bağlantıların arttığı, yeni ilişki düzlemlerinin ortaya çıktığı ve geleneksel araştırma konseptlerinin bu gelişmeye cevap veremediği görülmektedir. Sürekli ikamete dayalı entegrasyon ve toplumsal uyum düşüncesi önemini yitirmemekle birlikte değişimi dikkate alan araştırma yaklaşımlarının bundan böyle daha fazla gündeme geleceği düşünülmektedir.
 
3.Değişen göçmen tipi ve göç olgusuna bakıldığında küresel faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin yönetici ve uzman görevlilerinin, eğitim ve araştırma amacıyla göç edenlerin ve emeklilik dönemini başka bir ülkede geçirmek isteyenlerin de göç araştırmaları çerçevesinde ele alınması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
 
3.Diğer bir önemli gelişme de işgücü gereksinmesine bağlı düzenli göçün yerini giderek daha fazla küresel sorunların tetiklediği sığınmacı ve mülteci göçünün öne çıkmakta olduğudur. Buna ek olarak hızı azalmış olmasına karşın halen gündemin üst sıralarındaki yerini koruyan aile birleştirmesi niteliğindeki göç araştırma konuları arasında yer almaktadır. Bu arada düzensiz, kaçak ve transit göçmenlerle ilgili araştırmalar da göç araştırmalarında önemli bir yer işgal etmeye başlamıştır.
 
4.Değişen koşullarda ülke hükümetlerinin kendi göç politikalarının ve ikili vey çok uluslu göç yönetimi konularının son dönemde araştırma konuları arasına daha fazla girmekte olduğu saptanmaktadır. Göçmen kabul eden ülkelerde görülen kısıtlayıcı politika eğilimlerinin mevcut yabancı göçmen nüfusu daha fazla “entegre” etmeye yönelik politikalarla çelişki oluşturduğu konusu da araştırmacıları meşgul etmektedir. Tüm bu tartışmalar aslında kavramların da yeniden ele alınmasını zaruri kılmıştır. En tartışmalı kavramlardan biri olan “entegrasyon” geçirdiği aşınma nedeniyle kullanılabilir olma özelliğini hızla yitirmektedir. Göç edilen topluma uyumun toplumsal hiyerarşiler ve sınıfsal farklılıklar gibi değişkenler dikkate alınmaksızın soyut kültüralist bir entegrasyon kavramı ile çözümlenebileceği yaklaşımı giderek daha çok tartışılır hale gelmiştir. Bu noktada azınlıktaki göçmen bir grubun çoğunluk toplumuna entegre edilmesinden çok toplumun bütününün bu göç olgusu karşısındaki durumu, konumu ve sorunlarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiği anlaşılmaktadır.
 
5.Göçün kalkınma ile olan yakın ilgisi, göçmenlerin göç etme nedenlerinden başında gelen ekonomik avantajlara kavuşma güdüsü nedeniyle öteden beri araştırma konularının başında gelmektedir. Ancak, ekonomik kalkınma konusu göç olgusuna taraf olan aktörlerin konumları itibariyle farklı düzlemlerde ele alınmaktadır. Göçmenlerin ve ailelerinin bireysel yararları açısından baktıkları göçün ekonomik veçhesi, menşe ülkelerinin ödemeler dengesinin önemli bir kalemi olma niteliğindeki işçi dövizleri açısından ve kabul eden ülkeler bakımından da ucuz, nitelikli ve demografik açığı kapatma kapasitesi olan yabancı işgücünün gerekliliği nedeniyle önem kazanmaktadır.
 
6.Göçün güvenlik boyutunun yukarıda da belirtildiği üzere büyük göçmen kitlelerini barındıran batı dünyasındaki göç araştırmalarında özellikle 11 Eylül 2001 ertesinde daha büyük duyarlıkla ele alındığı görülmektedir. Göç araştırmalarındaki güvenlik vurgusu hükümetlerin göçün yönetimindeki sınırlayıcı ve kısıtlayıcı eğilimleri arttırmıştır. Zira bu araştırmaların sonuçlarının siyaseti yapanları doğrudan etkileyici niteliği tartışılamaz. Bununla birlikte, göç araştırmalarında güvenliğe yapılan vurgu ile siyasi karar mekanizmalarının etkilenmesi ile insanı odak alan politikaların gereğince gelişmesine de engel olunmaktadır.
 
Sonuç olarak, göç araştırmaları ile ilgili yaklaşımlarda güncel gelişmelere uygun konseptlerin karşılaştırmalı yöntemler kullanılmak sureti ve disiplinler arası işbirliği ile gerçekleştirilmesi doğru olacaktır. Bu bağlamda akademik araştırma projelerinin olabildiğince siyasi mülahazalardan arınmış olarak, siyasi karar verme mekanizmalarını nesnel bir anlayışla destekleyici nitelikte ve bu anlayışa uygun kurumsal altyapıların oluşturulması ile gerçekleştirilmesi yararlı görülmektedir. Kurumsal yapılanmanın oluşması ile göç araştırmalarına ilişkin stratejik planlama göç olgusuna taraf olan tüm aktörlerin katılımıyla ve gerçek gereksinimleri karşılayacak politikaların da yapılmasına katkı sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu yapılanmada, siyasal determinist yaklaşımların bilimsel objektivite kriterlerine uygun olmayacağının da bilinmesi gerektiği düşünülmektedir.
 
Türkiye ve Göç
 
Tarih boyunca süregelen göç hareketlerinin kavşağı üzerinde bulunan Türkiye aslında geleneksel göçmen kaynağı bir ülke değildir. Geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminden itibaren Balkanlardan, 19. yüzyılda Kafkasya’dan ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Lozan Antlaşması gereği nüfus değişimi ile Yunanistan’dan Türkiye’ye çok sayıda Müslüman ve Türk soylu göçmen gelmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ve Soğuk Savaş döneminde de Bulgaristan başta olmak üzere eski Osmanlı topraklarından devre devre göç dalgaları yaşanmış, bu dalgaların sonuncusu ve en dramatik olanı 1989 yılındaki zorunlu göç sırasında kaydedilmiştir. Tüm bu hareketler yakın tarihimizde Türkiye’nin göçlere hedef ülke haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Buna karşılık II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan işgücü açığı nedeniyle başlatılan konuk işçi istihdamı sistemine girilene kadar 19. yüzyılda Anadolu’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden az sayıdaki gayri Müslim Osmanlı tebaasının dışında çalışma ve yerleşme amacıyla yurtdışına göç etmek geleneğimizde yoktur.
 
30 Ekim 1961 tarihinden itibaren ise ülkemiz kendisini daha farklı bir sürecin içinde bulmuştur. Bu tarihte Almanya Federal Cumhuriyeti ile nota teatisi yoluyla yapılan, ancak geçmişten başlatılarak aynı yılın Temmuz ayından itibaren geçerli kılınan İşgücü Sözleşmesi ile yurtdışına devlet denetimi ve gözetiminde işgücü gönderilmesi sürecine girilmiştir. Sonraki yıllarda aralarında bazı Arap ülkeleri ile Avustralya’nın da bulunduğu on ülke ile daha benzeri işgücü sözleşmeleri yapılmış ve böylece ülkemizin de göçmen gönderen ülke kimliği ortaya çıkmıştır.[1] 1973 yılının Kasım ayında petrol krizi gerekçe gösterilerek Almanya’nın yabancı işçi alımını durdurması ve diğer Avrupa ülkelerinin de aynı yolu izlemesi sonucunda Avrupa’ya işgücü göçü durmuş, daha doğrusu nitelik değiştirmiştir. Bu tarihten sonra Avrupa’ya Türkiye kaynaklı göç neredeyse sadece aile birleştirmesi çerçevesinde gelişmiştir. Günümüzde bu göç hareketi – Almanya’nın, Hollanda’nın ve Fransa’nın son yasal değişiklikleri ile zorlaştırılmış olsa da  – devam etmektedir.[2] Bunun dışında Türk mütahitlerinin seksenli yıllardan itibaren yurtdışında yüklendikleri işler nedeniyle geçici olarak ve işin ikmal edildiği ülkeye yerleşme içermeyecek şekilde Türk işçilerini istihdam etmeleri olgusunu da unutmamak gerekmektedir.
 
Göç ve kalkınma ilişkisi bağlamında Türkiye’nin konumu ele alındığında altmışlı yıllarda başlayan işgücü göçü ile yurtdışına giden işçilerimizin havale ettikleri işçi dövizlerinin Türk ekonomisi üzerinde çeşitli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu etkilerin olumlu ve olumsuz yanları ile ilgili çeşitli araştırmalar bulunmakla birlikte, yarattıkları enflasyonist baskı ve “doğru” kullanılmamaları bir tarafa bırakılacak olursa bunların dış ödemeler dengesindeki olumlu etkisinin öne çıkarıldığı görülmektedir.[3] İşgücü göçünün ilk başladığı yıllarda Almanya Federal Cumhuriyeti İktisadi İşbirliği Bakanlığı’nın öncülüğünde deneme niteliğinde geliştirilen “işçi şirketleri” girişimi, iş yönetimindeki eksiklikler, hazırlıksızlık ve altyapı eksikliği gibi nedenlerle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Türkiye’nin işçi dövizlerinden gördüğü göreceli yarar dışında işgücü göçü nedeniyle kalkınmasına önemli katkı kazandığını söylemek doğru olmayacaktır. Başlangıçtan bu yana siyasal hatalarla dolu olan göç tarihimizde kalkınma boyutunun yeterince ve gereken özenle ele alındığını ileri sürmek de mümkün değildir. Bu politikasızlık günümüzde de sürmekte olup, değişen koşulların ortaya çıkardığı ve yeni oluşan ulus aşırı sosyal ve ekonomik alanların getirdiği olanakların farkına varıldığını söylemek fazla iyimserlik olacaktır. Aslında Türkiye dünyada giderek hız kazanan bu tartışmaları siyaset kurumu, akademisi, sosyal tarafları ve sivil toplum örgütleriyle yakından izlemeli, hatta konumu itibariyle bu tartışmaları yönlendirici bir konuma gelmelidir.
 
Kitlesel göçün kaynağı olmaktan çıktığı anlaşılan Türkiye son yıllarda gelişen ekonomisine karşın ciddi işsizlik sorunları ile karşılaşmış ve artan genç nüfusuna yeterince istihdam yaratamamıştır. Bu gerçeğe karşın yurtdışına göç eğilimi Türk toplumunda yaygınlaşmış değildir. Bu arada Türkiye, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki süreçte birinci kuşak komşu ülkelerden başlamak üzere daha uzak coğrafyalardan da göçmen akımına uğrayan bir ülke konumuna gelmiştir. Ülkemiz ayrıca son dönemde Asya ve Afrika çıkışlı kaçak göçmenlerin gelip geçmeye çalıştığı bir transit ülke ve aynı zamanda da yabancı işgücünün belli sektörlerde yasal veya kayıt dışı istihdam edildiği bir göç ülkesi konumundadır. Son yıllarda Filipinler’den, Bangladeş’ten, Moldova’dan, Romanya’dan, Bulgaristan’dan ve Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerle Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’nden ülkemize çalışmaya gelenlerin sayısı artmaktadır. Bunun dışında ülkesindeki olumsuz koşullardan kaçarak ülkemize gelen ve her yıl sayısı artan yabancı uyruklu sığınmacılar Türkiye’nin henüz kalıcı konseptlerle güçlendirilmeyen mevcut göç politikalarında önemli yer edinmeye başlamıştır.[4] Kısaca Türkiye, göç hareketlerinin hemen her biçiminden etkilenen bir coğrafyada bulunmanın sonuçları ile karşı karşıyadır.
 
Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren göç ve güvenlik konusuna bakıldığında ise yurtdışında yaşayan ve sayısı beş milyona ulaşmış bulunan Türk topluluklarının arasındaki münferit siyasi akım mensuplarının içinde yaşadıkları ülkelerin demokratik koşullarından da yararlanarak Türkiye’nin duyarlı siyasi konularındaki tavırları ve eylemleriyle iç güvenliğimiz ve hedef alınan anayasal düzenimiz açısından önem taşıyan bir etken olduğu görülmektedir. Göç olgusunun ikili ve çok taraflı uluslararası ilişkilerde sorun yaratıcı bu boyutu güncel göç yönetimi tartışmalarında esasen sınır aşırı küresel gelişmelerin karşıtı kısıtlayıcı politikaları ve uygulamaların ortaya çıkmasına da neden olmaktadır.
 
Yine uluslararası göç ilişkilerinde sürekli gündemi işgal eden bir diğer konu da göçmenlerin içinde yaşadıkları toplumlarla olduğu varsayılan kültürel “uyumsuzluk” nedeniyle ortaya çıkan ve uluslararası ilişkileri de etkileyen kültürel entegrasyon sorunsalıdır. Aslında toplumsal sorunların asıl nedeni olabilen sosyal eşitsizlikler ve ayrımcı uygulamaların yerine kültürel farklılık söyleminin taşınması göçmen kabul eden toplumların bünyesinde yabancı düşmanlığını körükleyebilmekte, bu da gönderen ve kabul eden ülkelerin ilişkilerinde ciddi çatışmalara neden olabilmektedir.[5] Almanya’da 1990’lı yıllarda başlayan ve Türk vatandaşlarının katledilmeleri ile sonuçlanan Türk düşmanı şiddet olayları iki ülke arasında sorun yaratıcı bir nitelik kazanmıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta yaşanan terör saldırısından sonra Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan duyarlıklar ve bu ülke toplumlarındaki ırkçı akımların Müslüman topluluklara karşı şiddete eğilim göstermeleri ile durumun daha da ağırlaştığı görülmektedir. Kabul eden ülkelerdeki siyaset kurumunun da bu olumsuz gelişmeye karşı gerekli tavrı koyamamasının bir sonucu olarak günümüzde Türk yurttaşlarının ve soydaşların yaşadığı göçmen kabul eden ülkelerde ırkçı tutum, kanaat ve eylemler toplumun huzur ve uyumunu bozucu bir nitelik taşımaya devam etmektedir.
 
Uluslararası göçün yönetimi, ikili siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerin yanında uluslararası kuruluşların önde gelen çalışmaları arasındadır. Göçmenlerin hukuki statüleri ve haklarının korunması, ortaya çıkan sorunlarının çözümü ve göç olgusunun tüm boyutlarıyla ele alındığı hukuki araçlar yönetimin yapıtaşları arasındadır. Türkiye de ikili ve çok taraflı anlaşma ve sözleşmelere taraf olarak göç ve göçmen konularına verdiği önemi göstermiştir. Aslında Türkiye, dünyada giderek hız kazanan göç tartışmalarını siyaset kurumu, akademisi, sosyal tarafları ve sivil toplum örgütleriyle yakından izlemeli, hatta konumu itibariyle gelişmeleri yönlendirici bir konuma gelmelidir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği tartışmalarında da önemli yer işgal eden göç konusu ülkemiz gündeminde gelecekte daha çok ele alınmaya adaydır.
 
TÜRKİYE’DE GÖÇ YÖNETİMİ YAPILANMASI
 
Türkiye’de göç ve göçmen konularının siyaset gündemine gelmesi çok eski değildir. Yurtdışına resmi kanallardan gönderilen Türk işçileri ve onların sorunları ile ilgili konular dışında göç sorunsalının tartışılması 1990 sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde yoğunlaşmıştır. Türk soylu göçmenlerin Türkiye’ye yığınsal gelişleri ile ilgili konular günümüzdeki hangi statüde olursa olsun ülkemize yönelik yabancı göçmen akımları ile ilintili değerlendirilmemiştir. Türkiye’nin siyasi gündeminin doluluğu göç konusunun ve Türkiye’ye çeşitli nedenlerle gelen göçmenlerin bazı medyaya yansıyan olaylar dışında en azından kamuoyunda fazla önemsenmemesine neden olmuştur. Ancak artık bu konunun göz ardı edilmesine izin vermeyecek gelişmeler yaşanmaktadır. Başta insan kaçakçılığı olmak üzere, sığınmacılar ve mülteciler, kaçak işçilik, transit göç ve yasal yabancı işçi istihdamı gibi konular günümüzde Türk siyasetinin gündemine daha sıklıkla girmeye başlamış, bunun doğal bir sonucu olarak da yeni politikaların hazırlanması gereksinmesi doğmuştur. Ancak bu politikaların gerekli akademik bilgiye dayanarak ve devlet çapında ilgili kurumlarla sivil toplumun katılımıyla oluşturulacak yeni yapılanmalarla arzulanan düzeyde hazırlanabileceği ve uygulanabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda bir örnek yapılanma modeli aşağıda sunulmuştur.
 
ORGANLAR
 
Göç Yönetimi Kurulu
Türkiye’de göçün yönetimi ve mevzuatın uygulanması ile denetimi görevini üstlenecek olan bu Kurul İçişleri, Dışişleri, Adalet, Milli Savunma, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları’nın ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinden oluşacak, tefrik edilen bir Devlet Bakanının sorumluluğunda faaliyet gösterecektir. Bu organa bağlı olarak sürekli bir sekretarya kurulacaktır.
Akademik Danışma Kurulu
Akademik Danışma Kurulu göç konusuyla ilgili akademisyenlerden oluşacaktır. Bu akademisyenlerin seçimi ile ilgili ölçütleri Göç Yönetimi Kurulu belirleyecektir.
Hukuk Danışma Kurulu
Hukuk Danışma Kurulu göç hukukuna ilişkin konularda çalışan hukukçulardan oluşacaktır. Bu kurul üyelerinin seçimi de Göç Yönetim Kurulu’nun belirleyeceği ölçütlere göre belirlenecektir.
Sivil Toplum Danışma Kurulu
Sivil Toplum Danışma Kurulu, göç alanında çalışan sivil toplum örgütleri ile işçi ve işveren konfederasyonlarının temsilcilerinden oluşacaktır.
Göçmen Kuruluşları Danışma Kurulu
Bu Kurul, Türkiye’deki göçmenler tarafından oluşturulan derneklerin temsilcilerinden oluşacaktır.
Göç Yönetişimi Genel Kurulu
Tüm kurulların birlikte oluşturacağı ve göç politikalarının ana ilkelerinin tartışılıp tavsiye kararlarının alınacağı organdır.
 
Örgütlenme ve İcraat
 
Yukarıda organları belirtilen örgütlenmenin ayrıntıları ve yer alanların görev, yetki ve sorumlulukları ve faaliyetlerin finansmanı için ilk adımda Başbakanlık tarafından bir genelge çıkarılmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Genelgede kurulların oluşum şekli ve faaliyet alanları ayrıntılı biçimde belirlenecek, örgüt şemasında yer alan tüm tarafların aktif katılımıyla Türkiye’de göç politikalarının hazırlanması, uygulanması ve denetlenmesinin belli kıstaslara bağlanması mümkün olacaktır. Bilahare bir yasa ile adı örneğin “Türkiye Göç ve Göçmen İşleri Kurumu” olabilecek bir yapılanmanın gündeme gelebileceği düşünülmektedir. Bu kurumun demokratik yönetişim ülkelerine uygun yapısıyla özerk bir konumda olması uygun görülmektedir.
 
Sonuç olarak göç yönetiminin devlet tarafından bu çerçevede düzenlenmesinin en önemli yararının karar verme mekanizmalarının olabildiğince demokratik ve katılımcı bir düzleme taşınması olduğu kuşkusuzdur. Tüm aktörlerin katkısı ile oluşacak veya en azından tartışılarak yönü belirlenecek olan göç ve göçmen politikalarının bu platformda ele alınması aynı zamanda da uygulamaların denetlenmesi açısından da yarar sağlayıcı niteliğindedir. Oluşan iletişim ve etkileşimin doğru kararlar alınmasına katkı sağlayacağı düşünülmüştür.
 
Türkiye’nin Yeni Göç Ve Göçmen Politikalarının Temel İlkeleri
 
Türkiye’nin göç ve göçmen politikalarına ilişkin öngörülerin yatay ve dikey olarak iki ayrı boyutta ele alınması uygun görülmektedir. Dikey boyutta göçle ilgili alanlara uygulanması düşünülen ilkelere, yatay boyutta ise ülkemize gelen çeşitli statüdeki göçmenlere yönelik politikalara yer verilmiştir. Hiç kuşkusuz bu politikaların kurumsal altyapı hazırlanıp tüm tarafların katkısıyla güncel koşullara uygun olarak hazırlanması arzu edilen husustur. Bununla birlikte bu çalışmanın kısıtlı çerçevesinde temel ilkelere yer verilmesi ileride gerçekleşecek bir yapılanmaya katkıda bulunmak amacıyla sunulmuştur.
 
A. Dikey Boyut
     
1.      Göç ve Kalkınma
Göçün kalkınma boyutu ile alınması bu olgunun doğası gereğidir. Göçmenlerin öncelikle bireysel ekonomik yarar ve gönence ulaşma amacıyla göç ettikleri ve göç veren ve kabul eden ülkelerin de birincil çıkarının ekonomik yarar olduğu düşünülecek olursa göçün kalkınma ile olan yakın ilişkisi siyaset planlamasında öne çıkmaktadır.
 
Türk ekonomisi belli sektörleri itibariyle ülkemize gelen nitelikli yabancı işgücüne gereksinme duymaktadır. Türkiye’deki işsizlikle mücadelenin “istihdam yaratan nitelikli işgücü” ile ivme kazanacağı düşünülmektedir. “Türkler işsizken yabancı çalıştırılmamalı” doğrultusundaki görüşün küreselleşme çağında geçerliğinin en azından zayıfladığı düşünülmektedir. Ülkemizde eksikliği çekilen yabancı nitelikli işgücünün, istihdam piyasamızın ve ekonomik ortamımızın elverdiği ölçüde kabulüne ilişkin araştırmalar yine akademik düzeyde yapılmayı beklemektedir. Göç olgusunun ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki veçheleri ve disiplinler arası bir anlayışla araştırılması Türkiye’nin daha fazla gecikmeden ele alması gereken bir husus haline gelmiştir. Kısaca tüm şekilleri ve boyutlarıyla uluslararası göç Türkiye için bir sorun olmaktan çok bir ekonomik canlılık ve fırsat aracı olarak görülmelidir. Türkiye, yurtdışında yerleşik hale gelen Türk toplumunun içinde faaliyet gösteren girişimcileri, büyükbabalarının göç ettiği ülkede doğup büyüyen ve mesleki nitelik kazandıktan sonra Türkiye’de çalışmak isteyen vatandaş ve soydaşları, ülkemize sığınan veya güvenli bir çalışma ortamı bulmak için gelen yabancı uyrukluları ve Türkiye’den farklı ülkelere eğitim veya çalışma amacıyla gidenleri ile göç süreçlerindeki her kesim için ufuk açıcı ve yeni olanaklar sağlayıcı politikalara ihtiyacı olan bir ülkedir. Türkiye, siyasi karar vericileri, sosyal taraflar, akademi ve sivil toplumuyla bu konularda karar vericilere destek sağlayıcı bir yapılanmayı gecikmeden gerçekleştirmek durumundadır. Aksi halde göç yollarının üzerinde yer alan, gelecekte de yabancı göç dalgalarının hedefi olması beklenen ve dünyada 5 milyon yurttaşı ve soydaşı bulunan bir ülkenin güncel gelişmelerin gerisinde kalması gibi bir sonuçla karşılaşılacaktır.
 
Ulusal önlemler gerekli olmakla birlikte sonuç olarak uluslararası göçün niteliği gereği sınır aşırı işbirlikleri ile gerçek anlamda yönetilebileceği unutulmamalıdır. Günümüzün küresel göç hareketleri meseleye küresel çözümlemelerle yaklaşılmasını gerekli kılmaktadır. Devletlerin tek başlarına düzenleyecekleri politikaların günümüz koşullarında yeterli olmayacağı, göç süreçlerine girenlerin tümünün çıkarlarının gözetilmesinin ancak bütüncül politikalarla gerçekleşebileceği telakki edilmektedir. Bu politikaların oluşması için aynı zamanda uluslararası işbirlikleri, uluslararası örgütlerin katkıları ve uluslararası hukukun ihtiyaçlara göre açılımları gereklidir. Bu açılımlar her şeyden önce göçler çağında “ulus aşırı alanlar” gerçeğini yadsımayacak şekilde olmalı, göçmenlerin hakları korunurken göç olgusuna taraf olan diğer tüm aktörlerin çıkarları gözetilmelidir. Türkiye’nin yukarıda da işaret edildiği gibi, göç veren ve alan bir ülke olarak konumu gereği uluslararası göç yönetimi tartışmalarında daha belirleyici bir rol üstlenmesi ise hem gerekli hem de mümkün görülmektedir.
 
      Bu görüşler ışığında göç ve kalkınma bağlamında Türkiye’nin dikkate alması gereken ilkeler aşağıdadır:
a)      Uluslararası göçün kalkınma boyutu göz ardı edilmemelidir.
b)      Yurtdışındaki Türk girişimcilerin ülkemize yapacakları yatırımların kolaylaştırılması için gerekli önlemler alınmalıdır.
c)      Türk istihdam piyasasında yeni istihdam yaratıcı göç biçimleri ile istihdama ve ekonomik kalkınmaya katkısı olacak göçmenlerin nitelikleri saptanmalı ve bu çerçevede gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
d)     Beyin göçü kavramı yeniden değerlendirilmeli ve yüksek nitelikli Türk göçmenler ve ülkemize gelecek aynı nitelikteki yabancı sınır-aşırı göçmenlerle ilgili yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
e)      Uluslararası göç ve ekonomik faaliyetlerle ilgili devlet politikalarının oluşması maksadıyla gerekli karar verme ve uygulama yapılanmaları hayata geçirilmelidir.
 
2.Göç, Kamu Düzeni ve Güvenlik
Göç ve güvenlik, öteden beri sınırlarını ve kendi yurttaşlarının haklarını dışarıdan gelecek yabancıların verebileceği zarardan korumak kaygısının göçmenlerin hedefi olan devletler için önde gelen konulardan biri olmuştur. Göçmen hakları konusunda liberal yasalara ve uygulamalara sahip pek çok ülke için yeni göçmen akımları tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algılama, yeni göçmenlerin istihdam piyasasında, sosyal ve kültürel yaşamada yaratması olası sıkıntıların yanı sıra kamu düzenini bozucu ve güvenliği tehdit edici olmaları temelinde gelişmiştir.
 
11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırılarından sonra batı ülkelerinde yabancı ve özellikle Müslüman göçmenlere karşı aşırı bir güvenlik duyarlığı ortaya çıkmıştır. Terörizmin ulusal güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle örneğin ABD ve AB ülkelerinin sınır koruma ve ülke içindeki denetim önlemlerini arttırdığı bilinmektedir. Meşruiyeti tartışılamaz olan güvenlik duyarlığının bazı hallerde göçmenlerin yaşadıkları toplumlarda dışlanmasına ve ötekileştirmesine katkı sağladığı düşünülmektedir. Uygulamalardaki aşırılıkların büyük ölçüde 11 Eylül saldırılarının ardından 2003 İstanbul ve 2005 Londra’daki olaylarla devamlılık kazanmış olmakla birlikte göçmen kabul eden ülkelerde yaşayan yasalara ve o ülkelerin normlarına saygılı göçmen kökenlileri rahatsız etmeyecek veya toplumdan dışlanmalarına yol açacak bir nitelik kazanmadığı düşünülmektedir.
 
Göç, kamu düzeni ve güvenlik bağlamında Türkiye’de karşılaşılan sorunların başında insan kaçakçılığı ve kaçak işçilik gelmektedir. İnsan tacirlerinin Türkiye’yi doğu vre güney sınırlarımızdan ülkeye soktukları kaçak göçmenleri batıya taşıma işini üstlendikleri ve bundan büyük kazançlar elde ettikleri bilinmektedir. Yine fuhuş sektöründe köleleştirilerek pazarlanan çok sayıda yabancı uyruklu kadının bu ticareti yapanlar için çok karlı kazançlar getirdiği bilinen hususlardandır. Ayrıca esasen ülkemizde çok önemli bir sorun olarak belirlenen kayıt dışı istihdamda yabancı kaçak işçilerin sayısının her geçen gün artmakta olduğu saptanmaktadır. Güderek daha fazla gündeme oturmakta olan bu gelişmelere karşı Türkiye’de de ilgili kamu kurum ve kuruluşları arasında eşgüdüm sağlanması yoluyla etkin bir mücadele verilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmalara başta IOM ve UNHCR olmak üzere hükümetler ve uluslararası nitelikteki iki kuruluşun destek vermesi çalışmaların niteliğinin gelişmesine neden olmuştur.
 
a)   Uluslararası göç ve göçmenlerin kamu düzeni bağlamında genel olarak bir tehdit olarak algılandığı bilinmekle birlikte, göç olgusu ve göçmenlerle ilgili politikalarda evrensel insan hakları ilkelerine ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uyulmalıdır.
b)   Yurtdışında yaşayan vatandaşların arasında oluşan ve anayasal düzenimizi tehdit eden anti-demokratik ve terörist yapılanmalar ve faaliyetlere karşı ilgili ülkelerle işbirliği içinde etkili aydınlatma ve yönlendirme çalışmaları yapılmalıdır.
c)      Türkiye’ye yönelik kaçak yabancı göçle ilgili kurumlar arasındaki işbirlikleri güçlendirilerek daha etkin mücadele edilmelidir.
d)     Yabancı kaçak işçiliği ile mücadelede ilgili kurumlar arasındaki eşgüdüm güçlendirilmelidir.
e)   Bu ilkeler doğrultusunda ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının katkısıyla acilen yeni bir “Eylem Planı” hazırlanarak toplumun tüm kesimlerinin bilgilendirilmesi ve olası yabancı düşmanlıklarının önlenmesi yoluna gidilmelidir.
 
Göç ve Kültürel Etkileşim
 
Göçmen kabul eden ülkelerde en çok üzerinde<tartışılan konuların başında gelen kültürel farklılık, üzerine yapılan gereksiz ve ağır vurgu nedeniyle gereğinden fazla önemsenmekte, kültüralist yaklaşımlar sonucunda yabancı düşmanlığına kadar ve şiddete kadar varan bir ayrışma ve “yabancıyı reddediş” olgusu yaşanmaktadır. Türkiye, daima çok dolu ve dinamik olan gündemi nedeniyle de henüz bir toplumsal sorun olarak değerlendir,ilecek nitelikte bir yabancı aleyhtarlığına sahne olmamaktadır. Ancak ülkemizdeki yabancı nüfusun artış göstermesi ve medyanın bir çok ğlkede olduğu gibi bu konunun sansasyonel tarafı ile fazla ilgilenip bilerek veya bilmeyerek ajitasyona gitmesi halinde Türk toplumunun bazı kesimlerinin olumsuz tutum, kanat ve davranışlara yönelebileceğinden endişe edilmektedir. Bu itibarla sorun henüz ortaya çıkmadan gereken önlemleri aşağıda belirlenen ilkeler doğrultusunda almanın toplumsal huzurun geleceği açısından önek taşıdığı düşünülmektedir.
 
Ayrıca, yurtdışında değişik ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızın bu konumları gereği ortaya çıkardıkları sınır aşırı alanlardaki kültürel boyut ile yaşadıkları ülkelerle olan ilişkileri, toplumlararası diyalogun güçleneceği ve böylece çağdaş göç olgusunun değişen yapısına uyan yeni ilişkilerin ortaya çıkabileceği akla gelmektedir. Ancak öncelikle yurtdışındaki Türklerle olan ekonomik, sosyal ve kültürel bağların sürdürülmesi ve pekiştirilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde Türkiye’de yaşadıktan sonra ülkesine dönen yabancılarla olan ilişkilerin de sürdürülmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması bu bağlamdaki hedeflerden biri olmalıdır. Sözü edilen ilişkilerin devlet eliyle olmaktan çok sivil toplum düzleminde ele alınması yararlı olacaktır.
a)      Uluslararası göçün ve göçmenlerin Türkiye’deki kültürel zenginliğe katkıda bulunacağı kabul edilmeli, bu zenginliğin gelişmesine katkıda bulunulmalıdır.
b)      Yurtdışındaki Türk göçmenlerin Türk kültür çevresi ile olan ilişkisi güçlendirilerek sürdürülmelidir.
c)      Ülkemizde belli bir süre yaşamış olan yabancı göçmenlerle ülkelerine döndükten sonra da kültürel alandaki ilişkiler sürdürülmelidir.
 
B. Yatay Boyut
 
a)      Yurtdışındaki Türkler
 
Türkiye’de devlet kurumları,
 
– Anayasa’nın 62. maddesinde ifade bulduğu üzere yurtdışındaki vatandaşlarımızın ve  Türkiye kökenli soydaşlarımızın bulundukları ülkelerde ve yurda dönüşlerinde haklarının korunmasın ve geliştirilmesine;
– İçinde yaşadıkları ülkelerde uyumlu bir yaşam sürdürebilmeleri için kabul eden ülke makamları ile yakın işbirliklerinin kurulmasına ve sürdürülmesine;
– Vatandaşlarımızın ve soydaşlarımızın yaşadıkları ülkelerde oluşturdukları sivil toplum kuruluşları ile yakın diyalog kurulmasına;
–   Çeşitli ülkelerdeki Türk yatırımcıların ülkemiz ekonomisine ve kendilerine katkıda bulunacak yapılanmalara destek sağlamaya;
– Yurtdışındaki Türkler arasından yüksek mesleki nitelik taşıyanların Türk ekonomisine katkıda bulunabilmeleri için uygun mekanizmaları oluşturmaya;
– Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız ve Türkiye kökenli soydaşlarımızın Türk kültürel çevresi ile yakın ilişkiler kurmaları için gerekli önlemleri almaya gayret  göstermelidirler.
 
b)     Türkiye’de Yasal Olarak Çalışan Göçmenler ve Aile Bireyleri
 
– Türkiye’de yasal olarak çalışmaya gelen yabancı göçmenlerin ikamet ve çalışma statüleri öncelikle evrensel insan hakları ve ülkemiz çıkarları birlikte gözetilerek düzenlenmelidir.
– Hukuki statüyü düzenleyen mevzuatın günün koşullarına ve ekonomik gereksinmelere uygun biçimde tadil edilmesine ve değişen koşullara göre gerekli esnekliklerin sağlanmasına özen gösterilmeli, ayrıca örneğin “mekik göçü” gibi uygulamaların ülkemize de uyarlanması olanakları araştırılmalıdır.
– Ülkemizde yasal olarak ikamet eden ve çalışan yabancı göçmenlerin eş ve çocuklarının toplumumuza ve ülkemiz koşullarına uyum sağlaması için gerekli önlemler alınmalıdır.
 
c)      Türkiye’deki Yasa Dışı Göçmenler ve İnsan Ticareti Mağdurları
 
– Türkiye’de yasadışı statüde ikamet eden ve çalışan yabancı göçmenlerle ilgili gerekli inzibati ve adli tedbirler alınmakla birlikte bu kesim göçmenlere insan hakları ilkeleri çerçevesinde muamele edilmesi gereklidir.
– Yakalanan yasadışı göçmen işçilerin çalıştıkları sektörlerle ve özel durumları ile ilgili olarak gerekli inceleme yapıldıktan sonra yasal statüye geçirilmelerine olanak tanınmalıdır.
–    İnsan ticareti yapanlarla en kararlı biçimde mücadele edilmeli, bunun için tüm ilgili kamu kurum ve kuruluşları, hükümetler arası örgütler ve sivil toplum kuruluşları arasında etkili eşgüdüm sağlanmalıdır.
 
d)     Transit Göçmenler
 
– Ülkemizden transit geçerek Avrupa’ya ulaşmak isteyen yabancı göçmenlerin karşılaştıkları insanlık dışı muamele ve yaşamlarını tehdit eden yolculuk koşulları ile onları istismar edenlerle ciddi bir şekilde mücadele edilmeli, bu kesime mensup göçmenlerin kolluk güçlerimizce ele geçirildikten sonra ve sınır dışı edilmeden önce insan onuruna yaraşır koşullarda konuk edilmelerine özen gösterilmelidir.
 
e)      Türkiye’deki Yabancı Öğrenciler
 
– Türkiye’ye yüksek öğrenim için gelen yabancı öğrencilerin öğrenimleri bittikten sonra da ülkemizde kalmaya devam etmelerine yönelik uygulamalarda esneklik sağlanmalıdır.
–  Yabancı öğrencilerin öğrenimlerinin bitimiyle ülkelerine dönmelerinden sonra da ülkemizle olan ilişkilerinin sürmesi için gerekli önlemler alınmalıdır.
 
f) Türkiye’de Yasal Statüdeki Profesyonel Yöneticiler ve Uzmanlar
– Ülkemizdeki yabancı yatırımlarda görevlendirilen profesyonel yöneticilerin ve uzmanların ikamet ve çalışma izinleri ile ilgili mevzuattan kaynaklanan sorunlar giderilmelidir. 
 
g) Türkiye’deki Sığınmacılar
– Türkiye’de sığınmacı olarak bulunan yabancı uyrukluların ülkemizdeki ikametleri sırasında kendi olanakları ile yaşamlarını sürdürebilmeleri için yasal statüde çalışabilmeleri mümkün kılınmalıdır.
– Sığınmacıların konut, sağlık hizmetleri ve çocuklarının eğitimi alanlarında insan onuruna yakışır önlemler alınmalı, gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
 
h) Türkiye’deki Mülteciler
– İltica statüsü tanınmış olan yabancıların ülkemizde uzun süreli yaşayacakları noktasından hareketle Türkiye’ye uyumlarının yanı sıra kendi yaşamlarını idame ettirmeye yönelik olanaklar sağlanmalı, örneğin bu kesime mensup yabancıların uydu kentlerin dışında ikamet ve çalışma mümkün kılınmalıdır.
 
Değerlendirme: Türkiye, Göç Olgusu, Göç Yönetimi ve Göçmenler
 
Bu çalışmada çağdaş göç olgusu bağlamında Türkiye’nin göç ve göçmenlerle ilgili politikalarına ilişkin yeni yaklaşımları ele alınmıştır. Bu yaklaşımların birçok göçmen kabul eden ülkenin yaptığı hatalara düşmeden ve güncel koşullara uygun olarak kurgulanması, böylece gelecekte daha da önem kazanacak olan küresel mobilitenin coğrafi olarak odak noktalarından birindeki konumu ile ülkemizin göç olgusunun toplumsal bir soruna dönüşmeden farklı bir algıyla düşünülmesinin gerekliliği vurgulanmıştır.
 
Küresel göç değişen iklim koşulları, kalkınmada sorunlu olan ülkelerdeki itici dinamikler, nüfusu yaşlanan sanayileşmiş ülkelerin ekonomik ve sosyal dengelerini korumak için genç göçmen nüfusa olan gereksinmeleri ve kolaylaşan iletişim ve ulaşım olanakları ile güçlenen göçmen ağları nedeniyle önümüzdeki on yıllarda şimdikinden daha çok önem kazanacaktır. Bireyler daha iyi ve güvenli yaşam koşullarına kavuşmak için doğdukları yerden farklı yerlere göç etme eğilimlerini arttırır ve göçmen gereksinmesi sanayileşmiş ülkelerde açıkça dile getirilirken eş zamanlı olarak sınırlayıcı yasal düzenlemelere de gidilmektedir. Bu çelişkili yaklaşımın yukarıda belirtilen nedenlerle yakın gelecekte çok geçerli olamayacağı ve ulusal politikalardaki tutuculuğun yerini ileride uluslararası hukuka uygun göç yönetimine ilişkin esasların alacağı düşünülmektedir. Bu gelişmenin dışarıya karşı sınır duvarları yükseltilmiş olan, ancak kendi içinde aslında çok da itibar edilmeyen bir serbest dolaşım uygulaması geliştiren bölgesel nitelikli uygulamasını Avrupa Birliği örneğinde görmek mümkündür. Bu örnekten yola çıkılarak öncelikle belki küresel olmaktan çok bölgesel göç hareketliliğini arttıracak yapılanmaların hayata geçirileceği tahmin edilmektedir. Göçün değişen niteliği ile uzun süreliden kısa süreliye dönüşmesi, yerleşik yabancı nüfusun bir tehdit olarak algılanması olgusunun ortadan kalkmasına ve kısa süreli nitelikli göç ile daha büyük ekonomik yararlara ulaşılacağı ileri sürülmektedir.
 
Türkiye, coğrafi konumu, giderek artan bölgesel ağırlığı ve gelişen ekonomisi ile orta vadede bir “göç ülkesi” olmaya adaydır. Bu nedenle şimdiden gerekli önlemleri almak, ulusal göç yönetimi mekanizmalarını en etkin ve demokratik biçimde oluşturmak ve dünyadaki göç politikalarında belirleyici bir konuma gelmek durumundadır. Bu maksatla gerekli mevzuat değişikliklerini ve altyapı çalışmaları ile örgütlenmesini hızla gerçekleştirmek zorundadır. Esasen bu doğrultuda başlayan faaliyetlerin umut verici olduğu görülmekte, çalışmaların hedeflenen yapılanmaya uygun ve demokratik eşgüdüm içerisinde sürdürüldüğü saptanmaktadır. İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının bu konudaki etkin konumları ve duyarlıkları, içinde bulunulan sürecin sağlıklı işleyebilmesi açısından önem taşımaktadır. Türkiye içinde bulunulan süreçte uluslararası deneyimlerden en geniş biçimde yararlanmalıdır.

Dipnotlar

[1] IOM International Organization for Migration (2007) S.24
[2] a.g.e.,S.32
[3] Elif Köksal and Thomas Liebig (2004), Remittances to Turkey: Principal Channels, Cost and Impact on Economic Development, In::OECD Organization for Economic Co-Operation and Development, Migration, Remittances and the Economic Development of Turkey. Workshop Jointly Organised by the OECD and Koç University (MiReKoç), Koç University, İstanbul, 21 December 2004
[4] IOM International Organization for Migration (2007), Republic of Turkey. Migration Profile: Ankara, S. 28
[5] Can Ünver, Current Discussions in the German Integration Debate. The Culturalist Vision vs. Social Equity? REMi Revue Européenne des Migrations Internationales. Volume 22.No.3-2006, S.23-38