18 Ekim 2009’da görsel basına yansıdığı kadarıyla; İsrail Ordu Radyosu tarafından yapılan açıklamaya göre Türk-İsrail gerginliğine ABD el atmış ve Türkiye’den ilişkilerin bir an önce düzeltilmesi için çaba harcanmasını istemiştir.

 

Bilindiği gibi Türk-İsrail ilişkileri, 2006 yılında Hamas liderlerinin Türkiye’yi ziyareti ile başlayan ve Ocak 2009’da yapılan Davos görüşmelerindeki Başbakan Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Başkanı Peres’e çıkışından beri sorunların minimize edildiği rotasından kaymış ve gerilimli bir raya oturmuştur. Son olarak Konya’da periyodik olarak yapılan ve ABD ve İtalya ile birlikte İsrail’in de katıldığı Anadolu Kartalı isimli tatbikata İsrail’in katılmaması yönündeki Türk kararı başta İsrail basınında olmak üzere büyük infiale sebep olmuştur. Her ne kadar İsrail hükümet mercileri soruna temkinli bir yaklaşım sergiliyorlarsa da medyanın büyük bir tepki gösterdiği gerçeği göz ardı edilememektedir.

 

Türkiye-İsrail İlişkileri

 

Türkiye Mart 1949’da İsrail devletini ilk tanıyan ülkelerden biri olup 1950’de elçilik düzeyinde diplomatik ilişki kurmuştur.[1] Soğuk Savaş döneminde Türkiye NATO üyesi ve ABD’nin yakın ortağı olarak, ABD tarafından desteklenen İsrail ise Ortadoğu’da özellikle, Sovyet desteğine sahip Suriye karşısında işbirliği yapma zorunluluğunu hissetmişlerdir. Buna rağmen 1967’de Türkiye İsrail’in Kudüs’ü işgaline ve işgal edilmiş Arap topraklarından çekilmesine karşı BM’de yapılan İslam grubunun protestolarını desteklemiştir. Daha sonra, 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali üzerine Elçilik düzeyinde olan diplomatik ilişkisini Maslahatgüzarlık seviyesine indirmiştir. Yine de, 1980’lerde Türkiye-İsrail ile ilişkilerini resmi olmayan düzeyde geliştirmeye başlamıştır. Bunun temel nedeni, terörizme karşı bilgi alışverişi ve işbirliğiydi. Özellikle, Filistin Kurtuluş Örgütü bağlantılı olarak, Lübnan’da Ermeni, Kürt ve Türk ayrılıkçı unsurların eğitimi konusu önde gelmekteydi. 1989 yılı Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini belirli bir seviyeye getirdiği dönemdir. ABD Senatörü Doles’in Ermeni meselesini ABD Parlamentosu’na getirmesi üzerine, İsrail ABD Yahudi Lobisi vasıtasıyla engelleme girişimi ve başarısı bu ilişkinin şekillenmesinde aktif rol oynamıştır. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin geliştirilmesi için özel çaba sarf edilmiş ve gayrı resmi ve özellikle askeri alandaki gelişmeler en üst düzeye çıkartılmıştır. Öyle ki, ABD’nin sahip olduğu ancak, ikinci ülkelere vermediği teknolojilerin İsrail kanalı ile Türkiye’ye aktarılması imkanı bulunmuştur.

 

ABD’nin Ortadoğu Politikası, Türkiye ve İsrail

 

1979 İran İslam Devrimi öncesinde ABD, “Çift mesnetli- twin pillars policy” politikası gereği Şah’ın hükümet ettiği İran ve Suudi Arabistan’a dayanan bir strateji ile Ortadoğu’da etkinliğini sağlamaya çalışmaktaydı. Ancak, İslam devrimi ile İran elinden kayınca Ortadoğu’da gerekli etkinliği sağlayacak bölgeyi tanıyan ve bir NATO ülkesi olan Türkiye, bu iş için biçilmiş kaftan olarak görülmüştür. NATO’ya üye olan Türkiye 1955’de Ortadoğu’da da Arap ülkelerinden oluşan bir güvenlik örgütü kurma girişiminde bulunmuştur. Ancak, Irak dışında ilgi gösterilmeyen Bağdat Paktı girişimi başarısız olmuş ve Türkiye’nin yüzünü Ortadoğu’dan çevirmesine ve araya mesafe koymasına neden olmuştur. Türkiye’nin bu yaklaşımı Arap ülkeleri tarafından dostane olmayan bir davranış olarak algılanmıştır. Nitekim bunun tezahürleri 1963’te BM’de Kıbrıs konusunda yapılan oylamada ortaya çıkmıştır. Batının desteğini karşısına alan Türkiye, bütün Arap ülkeleri ve üçüncü dünya ülkelerinden de karşıt oy almıştır. 1964’deki Johnson mektubu ile Kıbrıs’a karşı NATO imkânlarının kullanılamayacağını açıklayan uyarı ile uyanan Türkiye artık bağımsız bir politika uygulayarak, Sovyetler ve Arap dünyası ile ilişki kurması gerektiği kararını vermiştir. Türkiye bu tarihten itibaren Ortadoğu’da Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. 1976’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tanımıştır. Genelde Ortadoğu’daki sorunlara karşı tarafsız bir tavırla yaklaşmaya çalışmıştır. Türkiye’nin bu çabaları 1980’den sonra ortaya çıkan terörizm sorunu ile yavaşlama temayülü içine girmiştir. ABD Ortadoğu’daki en yakın müttefiki olan İsrail’i terörizm konusunda inisiyatif alarak, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi konusunda ikna etmiştir. Gelişen ilişkiler sonucunda ABD’nin “çift mesnetli politikası” Türkiye ve İsrail’den oluşan bir saç ayağına oturtulmuştur. Bu yaklaşımda, ABD Ortadoğu stratejisi açısından bölgede İsrail’in güvenliğinin mutlaka sağlanması, İsrail’in yalnızlığının Türkiye kanalıyla ortadan kaldırılması, herhangi bir çatışma halinde jeostratejik açıdan Türkiye’nin Ortadoğu’ya harekâtta uygun bir çıkış bölgesi olması ve de NATO üyesi olmasının da yöntemi kolaylaştırması gibi faktörler önem kazanmaktaydı. ABD’nin bu tercihi Soğuk Savaş döneminde hem Ortadoğu’yu hem de Sovyetlerin Ortadoğu’ya olan ilgisini sınırlandırma ve kontrol edebilme olanağı sunmaktaydı. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Irak’a müdahalesi sırasında TBMM tarafından ABD silahlı kuvvetlerinin Türkiye üzerinden kullanılmasına müsaadeyi içeren teskerenin 1 Mart 2003’de ret edilmesi üzerine sarsılan çift mesnetli politika stratejisine rağmen İsrail ile ilişkiler Hamas liderlerinin ziyaretine kadar doğrusal bir kararlılık göstermekteydi.

 

Sorun Nedir?

 

AK Parti iktidarı ile birlikte Türkiye dış politikasında yeni bir dönem başlamıştır. Türkiye yüzü sadece Batı’ya dönük dış politikayı bırakarak, yeni seçenekleri uygulamaya koymuştur. Bu seçenekler, Türkiye’nin bölgesinde kendini çevreleyen ülkelerle sıfır sorun prensibi ile ilişki kurması ve bölgede etki ve ilgi sahasındaki ülkelerle her türlü siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesidir. Bu bağlamda Balkanlarda büyük güçlüklerle karşılaşmaz iken, Kafkaslar ve Ortadoğu’da aktif bir politika uygulamak zorunda kalmıştır. Filistin sorununa gerekli desteği verirken, lider bir ülke tavrıyla, aykırı durumda bulunan Hamas liderleri ile görüşerek Hamas ile El Fetih arasındaki sorunu anlamak ve çözmek için girişimde bulunmuştur. Ancak, bu girişim gerek Batı ve İsrail gerekse de Arap dünyası tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Ortadoğu’da İran ile suya sabuna dokunmayan bir politika uygulamaya çalışırken, bir taraftan Suriye ve bir taraftan Irak ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. Uzun yıllar bir hasım olarak görülen Suriye ile Ekim ayı içinde yapılan anlaşma ile büyük bir işbirliğine girişilmesi ve arkasından da Merkezi Irak Hükümeti ile de  benzer bir işbirliği ortamı yaratılması, artık Türkiye’nin Ortadoğu’da bir bölgesel güç olduğunun imzası olmuştur. Dikkat edilirse, hem Suriye ve hem de Irak ile yapılan anlaşmalarda ortak merkez Türkiye’dir.

 

İşte İsrail’in lehine olmayan bu işbirliği girişimleri öncesi, Suriye’ye, Irak’a ve diğer Arap ülkelerine belirli bir mesajın verilmesi gerekmekteydi. Bu mesajda İsrail üzerinden olmuştur. Diğer bir deyişle, Türkiye Arap dünyasına, “Bakın ben sizinle beraberim. İsrail’i kınıyor, açık bir şekilde tavır alıyorum” mesajını vermiştir. Anadolu Kartalı tatbikatı öncesi, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ABD’de Eylül sonunda düzenlenen G20 zirvesinde yaptığı konuşmadaki  “Sadece İran değil, İsrail de nükleer silaha sahip. O niçin hiç gündeme gelmiyor.” ifadesi hem İran, hem de bütün Arap dünyasına verilen açık bir destek ve İsrail’in muğlak olan nükleer gücünün açık bir şekilde dile getirilmesi suretiyle tenkit edilmesidir. Bu aynı zamanda, Türkiye’nin yaptığı son anlaşmalarla bölgesel güç odağı olduğunu idrakinin bir tezahürüdür.

 

İsrail’in Tepkisi Ne Olabilir?

 

Bölgedeki mevcut sorunlar dikkate alındığında ABD’nin başının yeteri kadar dertte olduğu görülebilir. Bir taraftan Afganistan ve dolayısıyla Pakistan’da mevcut problemlerle uğraşırken, diğer taraftan Irak cehenneminden kurtulmaya çalışmaktadır. İran’ın nükleer programı da ABD’nin kafasını yeteri kadar ağrıtmaktadır. Bu durumda ABD’nin bir de Türkiye-İsrail sorununu kaldıracak durumu yoktur. Bu nedenle bu sorunun pürüzsüz hale gelmesi için gerekli telkinlerde bulunmaktan başka yapacak şeyi yoktur. İsrail, Arap dünyası içinde sıkışmış ve İran’ın ilan edilmiş tek hedefi olarak oldukça sıkıntılı bir durumdadır. Bu konumda İsrail’in göze alacağı en son şey Türkiye’yi direkt olarak karşısına almaktır. İsrail sorunu resmen tırmandırması halinde tamamen yalnızlığa itilecek ve durumu hassaslaşacaktır. Bu durumda yapacağı en akıllıca davranış, sükûnetle sorunun soğumasını sağlamak ve sonra, yine gayrı resmi olarak yakınlaşma yoluna gitmek ve ilişkilerin tamirine çalışmaktır. Türkiye’ye yaptırım uygulamak için savunma sanayi çerçevesinde yapmış olduğu anlaşmalara yönelik teslimatları askıya alması veya geciktirmesi pek akılcı bir davranış şekli gibi gözükmemektedir. Çünkü İsrail kendi silahlı kuvvetlerine ait ihtiyaçların yüzde 80’e yakınını ikili anlaşmalarla ABD’den temin etmektedir. Kendi ürettiği askeri malzemeyi yurt dışına satmak zorundadır ve en büyük alıcısı da Türkiye’dir. ABD Kongre raporlarına göre gelişmekte olan ülkelere yapılan konvansiyonel silah satışlarında İsrail ilk on satıcı içinde yer almamaktadır.[2] Dolayısıyla Türkiye İsrail için kaybedilemeyecek kadar önemli bir pazardır. Son zamanlarda nükleer silahlar konusunda da ABD Başkanı Obama tarafından uyarılan ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına imza koyması istenen İsrail, Goldstone Raporu’yla düştüğü açmazdan çıkmak ve gördüğü baskıyı hafifletmek zorundadır.  Türkiye burada Ortadoğu’da yaptığı son girişimler, üstlendiği yeni rol ve bölgesel güç tavrı ile İsrail’e olumlu adım atması için bir mesaj vermekten başka bir şey yapmamıştır.  

 

Dipnotlar

 

[1] Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-israil-siyasi-iliskileri.tr.mfa

 

[2]“Conventional Arms Transfers to Develoing Nations,2000-2007”, USA, CRS Report for Congress, October 23, 2008, Order Code RI.34723