İlk olarak İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, 30 Kasım 2005 tarihinde Ankara'yı ziyaret etti. Ardından Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı Robert Mueller ve Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) Başkanı Porter Gross geldi. NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer'i ağırladığımız tarihlerde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün varisi olması beklenen Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Washington ziyareti gerçekleşti. Ardından ise İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz Türkiye’ye geldi. Bu tür üst ziyaretlerle Türkiye’nin diplomasi gündeminde son üç ay oldukça yoğun geçti. İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın kabul edilmeyen ziyareti ve son olarak da Filistin seçimlerinden zaferle çıkan Hamas’ın Suriye’de sürgünde yaşayan siyasi liderlerinden Halid Meşal’in ziyareti Türkiye gündemini tamamıyla Orta Doğu’ya yöneltti. Şimdi ise, önce Irak’ın Şii Başbakanı İbrahim El Caferi’nin ziyareti ve Şii lider Mukteda el Sadr ile Sünni liderlerden Târık Hâşimi’nin ziyareti beklentisi gündemi tam anlamıyla Irak’a yöneltti. Bu arada küresel gündemin bir numaralı konusu olan İran’ın nükleer krizi ise, Irak’ta patlak veren karışıklıklar yüzünden adeta ikinci plana düştü. Bundan sonra, Türkiye’ye yönelik üst düzey ziyaretçi trafiğinin artarak devam etmesi beklenmektedir.

 

Geçtiğimiz yılın son aylarından başlayarak yaşanan yoğun ziyaretlerin Orta Doğu’yu işaret etmesi bu bölgede olağanüstü gelişmelerin yaşanacağının adeta ipuçlarını vermekteydi. Aslına bakılırsa, Irak’ta yaşanan gelişmeler 2 sene önceden gördüğümüz ve çeşitli platformlarda özellikle de Türkiye’nin en önemli düşünce kuruluşlarında sürekli gündeme getirdiğimiz konulardı. O dönemde bu düşünce kuruluşlarında yaptığımız beyin fırtınalarında Irak’la ilgili şu değerlendirmelerde bulmuştuk:

 

1- Irak’ta durum iyiye gidiyor diyenlerin aksine “durumun her geçen gün kötüye gittiğini ileri sürmüştük.”

 

2- Şiilerle Sünnilerin arasından su sızmaz diyenlere karşılık; “ülkede bir Şii-Sünni çatışması kaçınılmazdır ve bunun boyutları o günün küresel ve bölgesel şartlarına bağlı olarak değişebilir’ yargısına varmıştık”.

 

3- Iraklı Şiilerle İranlı Şiiler birbirinden farklıdır diyenlere karşılık; “Iraklı Şiiler bugün her ne kadar ABD ile işbirliği içinde görüntüsü verseler de aslında İran ile güçlü bağlara sahiptirler. Mevcut durumda sessiz kalmaları hükümette ve bürokraside mümkün olan mertebede en yüksek temsil imkânı elde etmek amacı taşımaktadır. Ne zaman ki, bu amaçlarına ulaşacaklar o zaman ABD’ye açıkça karşı gelmeye başlayacaklardır” demiştik.

 

4- Iraklı Şiilerin realist oldukları ve İran için kendilerini tehlikeye atmayacakları tezlerine karşılık; “Her iki ülkedeki Taklid-i mercii’nin (Ayetullah) farklı olması onların İran etkisinde olmadığını göstermez. İran’ın üzerine gidildiği takdirde Iraklı Şiiler İran’ın yanında ve ABD’nin karşısında yer alacaklardır” tezini ileri sürmüştük.

 

Ayrıntılarını o günlerde sıklıkla tartıştığımız fakat, başta Orta Doğu masası uzmanları olmak üzere değerli analistlerini bir türlü inandıramadığımız tezler (bizim de bir dönem çalıştığımız) Türkiye’nin bu en büyük (!) düşünce merkezlerinde (Think Tank) pek kabul görmese de maalesef bugün birer birer gerçekleşmektedir.  Türkiye’deki en önemli yanlışlıklardan birisi bu kurumlarda da yaşanmaktadır. Tek ana kaynağın internet olduğu ve genellikle değerlendirmelerin İngilizce ve Batılı kaynaklarından alınması ve bölge gerçeklerine uzak olunması, bölge dilini bilen ve “bir ayağı bölgede olan” uzman anlayışına sıcak bakılmaması bu düşünce kuruluşlarının öngörülerinin hatalı çıkması ile neticelenmektedir.

 

Son iki yıldır sürekli vurguladığımız gibi İran, üzerine gelindikçe Irak’taki imkânlarını kullanarak ABD ile hesaplaşmasını bu ülkede yapma gayreti içindedir. Suriye de bu tutuma destek vermektedir. ABD, bu bölgede Süniler ile zaten savaş halindedir. Şimdi İran’ın üzerine gittikçe Şiileri de karşısına alma sürecine girmiştir. Bölgede ABD’nin müttefiki kalan tek güç Kürtlerdir. Diğer taraftan İran’ın önümüzdeki dönemde Kürtlerin belirli bir kesimi üzerinde de etkin olma gayretleri sürmektedir. ABD, Irak’tan çekilme hesaplarını, Kürtler üzerinden yapmaktadır. Basında birçok yazar, Meşal, Caferi ve muhtemel Sadr ziyaretlerine olumsuz tavır takınma konusunda adeta sözbirliği yapmıştır.  Ancak, bu ziyaretler Türkiye’ye vakit geçirilmeden Mart tezkeresinde Irak’ta kaçan fırsatı tekrar yakalama şansı vermektedir ve Türkiye bu şansı iyi kullanmak zorundadır.

 

ABD’nin Irak’ta Saddam Hüseyin’i devirmesi ve fiilen bu ülkeyi işgal etmiş olmasına rağmen ülkede terör faaliyetlerinin her geçen gün çoğalması, bölgede Amerikan kayıplarının her geçen gün artması Amerika’yı Irak’ta değişik senaryolar üzerinde çalışmaya sevk etmektedir. Türkiye’nin etkin olarak Irak’taki operasyonlarda kullanılması da dahil bir çok senaryoyu barındıran bu yeni girişimde ABD’nin Irak’ta her an saldırıya maruz kaldığı sokaklardan çekilerek ülkede belirlenen noktalarda yüksek güvenlik standartları sağlanmış üslerde konuşlanması ve bir miktar askerin Amerika’ya geri gönderilmesi senaryoları tartışılmaktadır.

 

ABD, Irak için en makul siyasi sonucu üç grubun büyük ölçüde kendi kendilerini yönetecekleri (zaman zaman da çatışarak ABD’ye ihtiyacın sürekli hissedileceği) gevşek federal sistemde görmektedir. Bu üç grup, başlıca amacı ne yapacağı tahmin edilemeyen komşularından Irak'ı diplomatik bakımdan savunacak zayıf bir merkezi devleti desteklemeye ikna edilebilir. Böylesi bir savunma, özellikle ABD olmak üzere büyük güçlerin Irak'ın bağımsızlığının korunması yönündeki jeopolitik çıkarları üzerine kurulabilir. Dünyanın başlıca petrol tüketicileri olan aynı güçlerin yardımıyla merkezi hükümet ayrıca Irak'ın petrol servetinin adil dağıtımı konusunda gevşek bir şekilde hakemlik yapabilir.

 

ABD Irak’ta bir çıkış stratejisi aramaktadır. Ancak bu mutlak bir çıkış olmayacaktır. Amerikan ordusunun kalabalık gruplar halinde her geçen gün daha fazla deneyim kazanan ve güçlenen gruplar karşısında zayiat vermesini önleyecek ve/fakat aynı zamanda da hassas bir durumda müdahale şansı da olabilecek bir strateji oluşturulmak istenmektedir. Buna göre, Pentagon’da ABD askerlerinin ülkenin belirli bölgelerinde iyi korunan askeri üslere taşınması bu aşamada makul bir çözüm olarak değerlendirilmektedir. Ülkedeki yüksek korunaklı ABD üsleri için düşünülen ana bölge, Kürtlerin kontrolündeki kuzey bölgesidir. Gelişen şartlara göre Şiilerin kontrolündeki güney bölgesine de üs kurulabilir. Her ne kadar Sünni hâkimiyeti ağır bassa da Şiilerin de yeterince güçlü olduğu Başkent Bağdat’ta da bir kalıcı bir ABD üssü düşünülmektedir. İşte bu çıkış stratejisiyle ABD hem Irak’tan (kısmen) çekilmiş ve hem de Irak’ın kontrolünü elinde bulundurmuş olacaktır. Ayrıca ABD’nin Irak’ta önemli miktarda askeri varlığını bırakması Irak iç siyasetinde Şii-Sünni ve Kürt gruplar arasında var olan iç çatışma potansiyelini bastırabilecektir.

 

ABD’nin önemli ölçüde asker çekme ve kalan askerleri de daha güvenli üslere toplama stratejisi içinde Irak’ın kuzeyi stratejik rol oynamaktadır. Irak’ın kuzeyinin ABD’nin sadık müttefiki Kürtlerin (her ne kadar geçmişte ulusal hakları için verilen sözlere rağmen, ABD tarafından 1918'de, 1975'te ve 1991'de 3 kez aldatılmış olmalarına rağmen) kontrolünde olması, Pentagon için bir avantaj olarak ön plana çıksa da böylesi bir üssün Kürt grupların bağımsızlık isteklerini güçlendireceği ve Kürtleri ABD’nin mutlak koruması altına sokacağı görüntüsü karşısında Türkiye’nin ikna edilmesi gerekmektedir. ABD Irak’ta güçlendirilmiş bir Kürt özerkliği ve bu özerk yapının da Türkiye ve İsrail ile iyi ilişkiler içinde olmasını arzulamaktadır.

 

ABD’nin böyle bir durumda Türkiye’ye önerebileceği husus bölgedeki Kürtlerin hamiliğini Türkiye’ye vermek olabilir. Türkiye’nin Irak’taki Kürtlere hamilik yapması ABD tarafından arzulanan bir husus olmakla beraber bunun karşılığında Türkiye’ye önerebileceği vaatlerin neler olabileceği konusu netlik kazanmış değildir. Ankara’ya bu tehlikeli “alışverişte” birçok vaade rağmen, fiili olarak pek de bir şeyin verilmeyeceği yönünde bir kanaat oluşmaktadır.

 

ABD’nin Türkiye’ye Irak’ta daha aktif rol vermek istemesi ülkenin kuzeyinde fiili bir devlet kurma yolunda olan ve 2007 yılında da mutlaka Kerkük’ü kendi federal bölgeleri içine katmak isteyen Kürtlerin Türkiye’nin etkisi ve hamiliğine bırakılması senaryosu olarak okunması gerekebilir. ABD bölgede Kürtleri yarı bağımsız bir aktör olarak her zaman “güvenilir” bir oyuncu ve müttefik olarak görmek isterken, Türkiye de kaybetmek istemediği bir müttefik ülke olarak görülmektedir. Bölge gerçeklerine ve ince detaylara bazı durumlarda hâkim olmadığı bilinen ABD için Washington’un bu iki müttefikinin işbirliği yapması olası gözükmektedir.

 

Bölgedeki fiili gelişmelere bakıldığı vakit, aslında bu durumun özellikle ekonomik alanda gerçekleştiği yönünde bir izlenim oluşmaktadır. Öncelikle başta OYAK olmak üzere Türk şirketlerinin Irak’ın kuzeyinin ekonomik ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 90’ını karşıladıkları görülmektedir. Türkiye, İstanbul'dan Irak'ın Erbil ve Süleymaniye kentlerine doğrudan uçuşlara onay vermiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu kararın, Bağdat'taki merkezi yönetimin görüşü alınarak çeşitli ticari koşulların yerine getirilmesinden sonra alındığını bildirirken, bu gelişme Türkiye'nin Irak'taki Kürtler dosyasına yaklaşımında yeni bir siyaset benimsediğini göstermektedir. Türkiye’deki özel sektör kuruluşlarından olan Fly Air şirketi İstanbul'dan Erbil'e ve Süleymaniye'ye uçuşlar gerçekleştirmektedir. Başta Iğdır olmak üzere Türk kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı Türkiye’nin birçok sınır vilayetinde yasaklanan ve her litrenin adeta hesabı yapılan mazot ticareti (kaçakçılığı) Türkiye’nin Güneydoğu’sunda devam etmektedir. Bu sınır ticareti Iraklı Kürtlerin adeta nefes borusu haline gelmiştir ve Kürtler ve başta PKK olmak üzere bazı bölücü unsurlar Türkiye üzerindeki nefes borusu olan sınır ticareti yoluyla hem nefes almakta hem de ceplerini doldurmaktadır.

 

Ankara, Iraklı Kürt liderler Celal Talabini ve Mesud Barzani'nin artık birer 'aşiret reisi' olmadıkları yönünde yeni bir politika benimsemiştir. Türkiye yakında, Irak'ın Kuzeyinde  Musul kentinde bir konsolosluk açmak istemektedir.

 

Yukarıda verilen ekonomik ve siyasi gelişmelere bakıldığında aslında Türkiye’nin Irak’ın Kuzeyindeki Kürtlerin ekonomik ağırlıklı olmak üzere zaten bir nevi hamiliğini yaptığı görülmektedir. Şimdi bu fiili durumu bir adım daha öteye götürerek siyasi alana da taşıması istenmektedir. Türkiye’nin bu yeni durumda Irak politikasının ana ekseninin Türkmenlerden Kürtlere doğru kayacağı anlaşılmaktadır. Bölgede Kürtlerin hamiliği Türkiye’ye verilirken Türkmenler ise Kürtlerin hamiliğine bırakılmak istenmektedir. Ve elbette ki, fiili olarak Irak’ın Kuzeyinin Türkiye’nin hamiliğine bırakıldığı bu süreçte teorik olarak PKK’nın ve Türkiye’ye yönelik bölücü unsurların da Ankara tarafından kontrol altında tutulabileceği varsayılmaktadır. Türkiye’ye Kürtlerin hamiliğinin yanı sıra diğer bir takım (Kerkük petrollerinden pay gibi) eski Osmanlı mirasına sahip çıkması yönünde yapılacak teklifler son tahlilde bizim korumamız altında kurulan bir Kürt devletiyle karşı karşıya kalmamıza sebep olabilir.

 

Bütün bu gelişmeler ve hazırlıklar yapılırken Irak’ta provokasyon olduğu her halinden belli olan Şii-Sünni savaşı çıkarma gayretlerinden kimin kazançlı çıkacağına bakmak gerekmektedir. Bu konuda değişik senaryolar söz konusudur. ABD’den İran’a, Zerkavi’den Kürtlere kadar geniş bir yelpazede seslenen bu fikirlerin hepsinde gerçek payı mevcuttur. Önümüzdeki süreçte Irak’ta bu türden provokasyonların sıkça görüleceği günlere girilmektedir. Tarihte en kanlı iç savaşların mezhepsel faktörlerden çıktığı gerçeği unutulmamalıdır. Irak bu türden bir iç savaşa son derece yatkındır. Ancak yine de biz Şiiler ile Sünniler arasında yaşanan gerginliklerin kontrol edilebilir boyutları aşmayacağını ummaktayız. Zira bu türden kontrollü gerginliklerden ABD’nin kazançlı çıkacağı kuvvetle muhtemeldir. Ancak kontrollü iç savaşların Irak şartlarında kontrolden çıkma tehlikesi büyüktür. Bir de unutmamak gerekir ki, uzun süreden beri bahsi geçen Müslüman ülkeler barış gücü veya Irak’la baş edemeyen ABD’nin arka plana çekilerek rahatlaması ve Müslüman ülkelerin olaya müdahil olabilmeleri için iç savaştan daha iyi bir gerekçe olabilir mi?

 

Bütün bu gelişmeler çerçevesinde Irak’ta şu senaryoların gündeme gelmesi olasıdır:

 

Birinci Senaryo: ABD Irak’ın Güneyinde, Kuzeyinde ve Merkezde olmak üzere üç ana büyük üsse çekilir. Kentlerde güvenlik büyük ölçüde yerel güçlere bırakılır. Irak fiilen üç bölgeye ve etnik gruba bölünür. Dışarıda tek bir sınır olmasına rağmen içeride güçlendirilmiş federasyonla Şiiler, Suniler ve Kürtler kendi bölgelerinde söz sahibi olurlar. Kuzeydeki Kürt federasyonu Türkiye’nin hamiliğine verilmek istenir. Türkmenler ise Türkiye’nin hamiliğindeki Kürtlerle işbirliğine zorlanır. Bu senaryoda ABD kısmen asker çekmektedir. Hem de korunaklı üslere toplanılmaktadır. Bu durumda ABD askeri kayıpları asgari seviyeye inecektir. Bu durum hem Amerikan iç politikasında Bush’un rahatlamasını sağlayacak hem de ABD’nin Irak’ta başarılı olduğu kanısını güçlendirecektir.

 

İkinci Senaryo:  ABD yönetimi, Irak'ın şu an 200 bin kişilik ordu ve polis gücü bulunduğunu iddia etse de deliller bunların büyük bölümünün asilere karşı mücadeleye fazla katkısı olmadığını göstermektedir. Bu senaryoda mevcut durumdan çok da farklı olmayan gelişmeler devam eder. ABD bir miktar asker çeker ve yerel güçlere daha fazla yetki devri sağlanır. Ancak, içeride terör faaliyetleri devam eder ve sorun her geçen gün daha fazla içinden çıkılamaz hal alır. Yaklaşık 12 bin şüpheli isyancının hapsedilmesine ve binlercesinin çatışmalarda öldürülmesine rağmen, 2003 sonbaharına oranla isyanın gücünün üç veya dört kat arttığı sanılmaktadır. Seçimlerden sonra yeni kurulan hükümette zaman zaman anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Özellikle Kürtler kuzeyde federasyon ve bağımsızlık isteklerini daha yüksek bir sesle ifade etmeye başlarlar.

 

Üçüncü Senaryo: Bu senaryoda Irak’ta yeni kurulan hükümet krizle neticelenir. İçeride terör faaliyetleri daha fazla can almaya başlar. Uluslararası koalisyondan ülkeler birer birer askerlerini çekmeye başlarlar. ABD içinde de Bush yönetimine karşı baskılar yoğunlaşır. Kongre seçimleri öncesinde baskıların yoğunlaşması üzerine ABD Irak’tan önemli miktarda asker çeker ve Irak’ta üç grup arasında mezhep ve paylaşım savaşı başlar. Irak fiilen iç savaşa sürüklenir ve Kürtlerin bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından güneyde de Şiiler ayrıldıklarını açıklarlar. Ülke bölünür ve Türkiye’nin de karışacağı daha büyük bölgesel olaylar yaşanır. Sonuçta ABD’nin istediği olur ve Türkiye’de dahil Müslüman ülkeler ülkeden çekilmeye başlayan Batılı güçlerin yerini almak üzere Irak’ın içine müdahil olarak çekilir.