Bizler ısrarla Türk ekonomisinin yapısal hastalıklarından bahsederken, ekonomi politikalarını belirlemek ve yürütmekle görevli siyasiler ise her şeyin yolunda gittiğini söylemeye devam ediyorlar. Bu durumda ekonomiyle ilgili tamamen zıt düşüncelerden birinin yanlış olması gerekiyor. Peki, doğru söyleyen kim?

 

Öncelikle yanlış bilinen bir kavramın açıklamasını yapmak durumundayız. Ekonomik büyüme ile kalkınma aynı şeyler değildir. Her ekonomik büyümeden, kalkınmanın gerçekleştiği sonucu çıkmaz.

 

Kalkınma, ekonomik büyümenin; eğitim, sağlık, refah, verimlilik gibi kavramlara yaptığı pozitif etkidir. Yani ekonomik büyüme bir ülkede kitap satım rakamlarını yükseltmiyorsa orada bir kalkınmadan bahsedilemez. Başka bir örnek daha vermek gerekirse, büyüdüğü söylenen bir ekonomide çocuklar okudukları metni anlamamaya devam ettiği süreci, bir kalkınmadan söz edilemez.

 

Dolayısıyla Türkiye'de iktisadi olarak büyürken bile 21. yüzyıla yakışır herhangi bir kalkınma emaresi göstermemiş, devleti yönetenler bu rahatsız edici durumun üzerinde durmayı kendileri için zul kabul etmişlerdir. Oysa ki, kalkınmasız bir büyüme sürekli kök salıp, gökyüzüne doğru büyüyen ancak hiç meyve vermeyen bir ağaç gibidir ve meyve vermediği süreci bu ağacın büyümesinin hiçbir pozitif etkisi olmayacaktır.

 

Peki, kalkınma nasıl sağlanır? Doğu'da Japonlar, Batı'da Almanlar bunun iki önemli örneğidir. Bu iki örneği incelediğimizde karşımıza önemli bir şey çıkar: Kalkınma, milli birlik temelinde yükselir. Eğer bir ülkede milli birlik yıprandıysa, orada kalkınmak için bir sebep de kalmamış demektir.

 

TUİK'in matematik oyunları ile hesapladığı rakamları bir tarafa bırakırsak, Türkiye'nin ne derece kalkındığı zaten gözler önündedir. Kalkınamama sorununun dışında, hukuk sistemine olan güvensizlik, eğitim politikalarının iflas etmesi ve  meclisten geçirilmesi gereken bir çok kanunun KHK'larla uygulamaya sokulması gibi etkenlerde Türk ekonomisinin gelişimine ayak bağı olmaktadır.

 

İktisat ile alakalı hiçbir şey bilmeyen herhangi bir insanımız bile, Sırbıstan'dan et, Tunus'tan zeytin yağı ithal etmeye başlayan ülkemiz için gerekli çıkarımları yapabilir. Türkiye'yi bu girdabın içine sokanların eğer bu gidişe dur demek gibi bir dertleri varsa, hatadan dönecek politikaları üretmek ise zor değildir.

 

Türkiye için öncelikli strateji kendi kendine yetebilmek olmalıdır. Bunun için devlet eliyle tarım ve hayvancılık kooperatifleri oluşturulmalı, çiftçimizi dünya çiftçisi ile rekabet edecek hale getirebilmek için devlet elini taşın altına koymalıdır.

 

Ülkemizin teknolojinin peşinden giden değil, teknolojinin önüne geçen bir ülke olması için stratejik planlama da devletin öncülüğünde yapılmalı, yurt dışında başarılar kazanan yerli ve yabancı bilim adamları, ihtiyaç duydukları her şey karşılanarak Türkiye'ye davet edilmeli ve bu stratejik planlama sürecine uygulayıcı olarak dahil edilmelidirler.

 

Bütün bunların yanısıra Türk Ekonomisi, dış politikada yıllardır atılan yanlış adamların da ağırlığı altında ezilmiş, Türk dış politikası mevzi kaybettikçe, Türk Ekonomisi de zarar etmiştir. Tüccarlarımızın bulunması gereken yakın coğrafyada, askerlerimiz amansız bir mücadele içine girmek zorunda kalmışlardır ve gelecekteki belirsizlikler de iktisadi yapıyı endişeye sevk etmektedir.

 

Türkiye; kuzeyde Azerbaycan ve Gürcistan'la, güneyde ise İran, Irak ve Suriye ile bölgesel iş birlikleri kurmayı başarırsa hem güneyimizdeki terör tehlikesinin yok edilmesi hem de bölgesel ticarette canlılık sağlanabilir.

 

Türk dünyası ile kurulacak etkin ve karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkiler ise Türkiye'yi, Orta Asya'nın dünyaya açılan kapısı haline getirecektir. Bu kapıyı etkisiz hale getirmek isteyecek Rusya ile diplomatik ilişkiler en üst seviyede tutulmalı ve Rusya'nın da bu güzergahtan para kazanmasına dikkat edilmelidir.

 

Çin'in Yeni İpek Yolu şüphesiz bizim için önemlidir ancak özellikle Türk Tekstilinin Avrupa için aciliyet gerektiren durumlarda kullanıldığı ve Çin ile ihracat süresinin kısalmasından sonra, Türkiye'nin durumunun ne olacağı hesaplanmalıdır. İpek Yolu'nun bir parçası olmak, eğer doğru planlamalar yapılmazsa, hesap hanemize zarar olarak yazılabilir.

 

Şüphesiz bunların hepsi kusursuz bir stratejik planlama gerektirmektedir ve bunun için de ekonomik akıl maksimum seviye de çalıştırılmalıdır.

 

Milli birlik ve beraberliğin tesis edilemediği, jeopolitik risklerden arınamamış ve kendi kendine yetemeyen bir Türkiye'nin yakın gelecekte karşı karşıya kalabileceği problemleri ise düşünmek bile istemeyiz.