(13 Şubat 2014 tarihinde yayınlanan "Türkiye Geri Kabul Ederken, İsviçre Kapılarını Kapıyor" başlıklı analizimiz, konunun güncelliği nedeniyle yeniden gündeme getirilmiştir.) 

İsviçre halkı 9 Şubat 2014 tarihinde Avrupa Birliği’ni derinden sarsan bir karara imza atmıştır. İsviçre Halk Partisi (SVP) tarafından desteklenen Avrupa Birliği ülkelerinden gelen göçü sınırlamayı öngören teklif çok az bir oy farkıyla referandumda kabul edilmiştir. Fransa ve Hollanda’nın 2005’te AB anayasasını reddetmesi ve İrlanda’nın 2008’de Lisbon Anlaşması’na onay vermemesinin ardından İsviçre’nin bu referandumda aldığı karar AB ilkelerinin yeniden sorgulanması bakımından büyük yankı bulmuştur. Avrupa Birliği tarihinde üçüncü kez, bir halk Avrupa’nın yasal düzenine karşı oy kullanmıştır.

 

Referandum kararı daha yakından incelendiğinde, karar İsviçre halkının AB’den daha fazla göçmen istemediğini gösterse de rakamların birbirine yakın olması İsviçre’nin AB konusunda tam anlamıyla ikiye bölündüğünü göstermektedir. Yüzde 50,3’e yüzde 49,7 karşı oy kullanılmış ve Avrupa’dan gelen göçmenlerin sınırlandırılmasına yönelik bir karar çıkmıştır. Teklif kabul edildiği takdirde AB ülkelerinden gelen göçmenlerin İsviçre'ye girişine ciddi sınırlamalar getirilecektir. Tüm bunlara karşı AB’den gelen göçmenlerin sınırlandırması İsviçre ekonomisini de olumsuz etkileyecektir. Zira halihazırda İsviçre ihracatının yüzde ellisinden daha fazlası AB’ye yapılmaktadır. Bu nedenle, İsviçre hükümetinin referandum kararını uygulaması durumunda gümrük tarifelerinin ve ekonomik yaptırımların devreye girmesi ve bunların da ekonomiyi olumsuz yönde etkilemesi beklenmektedir. 1992’de ortak pazara girmeyi reddeden İsviçre açısından bakıldığında da 2002’de ortak pazara girmesiyle ekonomisinin hareketlilik kazandığı ve bu kazanımları kolaylıkla terk etmek istemeyeceği ortadadır. AB ise, Avrupa’nın merkezinde sayılabilecek küçük bir ülkenin ekonomisinde oluşturacağı bu etkiyi göze almak istemeyecektir. Bu nedenle referandumdan sonraki sürecin tüm AB’yi etkilemesi öngörülmektedir. Bu bakımdan, başta İsviçre hükümetinin karşısında durduğu teklifin AB ile ilişkileri derinden sarsması beklenmektedir. İsviçre ile AB arasındaki iş gücünün serbest dolaşımını öngören akitlere de aykırılık teşkil ettiğinden AB’nin bu karar üzerine İsviçre’ye belki de ikinci bir oylama için yoğun bir baskı altına yapması öngörülebilecektir. Zira AB düzenlemelerine aykırılık teşkil edecek bu uygulama İsviçre ve AB arasındaki birçok anlaşmanın yeniden düzenlenmesini ve sadece komşu ülkelerle değil AB ile ilişkilerin yeniden şekillenmesini gerektirecektir.

 

Tüm bunların yanında esas ilgi çeken noktalardan biri ise, İsviçre’nin referandum kararırının uygulanmasının AB üyeliğini referandum yoluyla sorgulamaya hazırlanan İngiltere’nin nasıl etkileneceğidir. Zira AB’ye tam üye bile olmayan İsviçre’nin AB’nin ortak pazar ayrıcalıklarından faydalanırken bunun getirdiği göç akımlarına dur deme gibi bir ayrıcalık kazanması, göçten yakınan İngiliz halkını böyle bir ayrıcalık talep etmeleri bakımından cesaretlendirecektir. Bu nedenle, İsviçre’nin bu kararı uygulaması durumunda AB’nin ciddi siyasi sorunlar yaşaması muhtemeldir ve buna engel olunmak istenecektir. Aksi takdirde İngiltere’den bir sonraki adım Avusturya, Almanya, Finlandiya gibi ülkelerin benzer taleplerde bulunması olacaktır.

 

Henüz tam üye dahi olmayan bir ülke tarafından Avrupa Birliği’ne hatırlatılan bu durum, Birliğin esas sorunlarından birini; AB’nin genişleme politikalarında motivasyon aracı olarak kullanılan “Avrupa vatandaşlığı” anlayışının yerinden sarsıldığını işaret etmektedir. İsviçre’de görülen, Birliğin en büyük ekonomilerinden biri olan İngiltere’de görülen AB sorununun somut olarak ortaya konulmuş halidir. Açıkça görülmektedir ki, AB’nin entegrasyon politikaları ulus devlet normlarıyla uyuşmamaktadır. Realizmin sıkı sıkıya bağlı olduğu ulus devlet anlayışının devletlerin kendi çıkarlarına öncelik vermesi durumunun AB gibi ulus üstü bir yapı ile çevrelenmesi ile değişmediği ortadadır. İsviçre’nin tam üyelikten kaçma nedenlerinin başında gelen ulus devlet anlayışının yeniden yeşerdiği ya da hiç kaybolmadığı ortadadır.

 

Bu noktadan hareketle, İsviçre’nin tüm ekonomik risklerine rağmen önceliği kendi ulusundan olanlara vermesi ve daha korumacı davranması Avrupa’daki birlik anlayışını tahrip etmektedir. AB’nin buna izin vermeyeceği öngörülerine rağmen, referandumlardan çıkan milliyetçi kararların dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Ekonomik krizle mücadeleden zarar görerek çıkış yolları arayacak göçmenlerin hedefi olabilecek ülkelerin yakın bir zamanda göç hareketlilikleri ile başlarının ağrıması muhtemel gözükmektedir.

 

Bunlara ek olarak İsviçre, Avrupa’nın son zamanlardaki en büyük sorunlarından biri olan işsizlik oranının düşük olması ve istikrarlı ekonomik yapısı ile Avrupa’nın kemer sıkma politikalarından kaçış için cazip bir ülke konumundadır. Avrupalıların İsviçre’ye olan bu eğilimleri de İsviçre halkını tedirgin eden unsurlardan biri olmuştur. AB’den gelen göçmenlerin sınırlandırılması hususunda atılan bu adım, ülkeyi ekonomik ve AB ile siyasi ilişkiler bağlamında olumsuz etkilemesinin yanında referandum kampanyalarındaki, İslami göçe vurgu gibi, bazı faktörler dikkat çekici olmuştur. Zira sağ görüşlü İsviçre Halk Partisinin referandum kapsamındaki kampanyalarında önüne geçilmediği takdirde ülkedeki Müslüman sayısının 1 milyonu bulabileceği yönündeki uyarılar, 1 milyon Müslüman’ın korkulası bir durum olduğu şeklinde algılanmasına sebebiyet vermiştir. Bu endişelerin esas kaynaklarından birisi de Suriye’deki çatışmaların devam etmesiyle ülkeyi terk ederek Avrupa’ya sığınanların İsviçre’ye yönelmesinden duyulan endişedir. 2013’ten bu yana St. Gallen'e bağlı Au-Heerbrugg'de başörtüsü ile okula gitmeyi yasaklayan referandumun kabul edilmesi ve bunun Federal mahkeme tarafından reddedilmesinden bu yana devam eden başörtüsü tartışmalarının etkisiyle ülkede İslamiyet’in bir süre daha tartışma konusu olmaya devam edeceği gözlemlenmektedir.

 

İsviçre’nin Kararı ve Türkiye

 

Bu bağlamda Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde gelinen son nokta ele alındığında, İsviçre’nin aksine Türkiye ile AB ilişkilerinde halkın görüşlerinden ziyade dış ve iç siyasetteki dengelerin daha etkin olduğu görülmektedir. Siyaset gelenekleri bir yana, iki ülkenin AB’den gelecek olası göç yüküne yaklaşımındaki zıddiyet dikkat çekmektedir. İsviçre halkı AB’den gelecek göçmenleri reddederken, Türkiye 5 Aralık 2014 tarihinde AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması neticesinde Türkiye’yi AB’ye geçişte transit olarak kullanmış göçmenleri geri kabul etmeyi onamıştır.

 

İsviçre, 2007’de tahmin edilen rakamların on kat daha fazlası AB göçmeni almasını[1] ulaşımdan konaklamaya ve eğitime birçok alanda mevcut yaşam kalitesini düşürdüğünü gerekçe göstererek göçmen kabulü hususunda kısıtlamalara gitmektedir. Buna karşın, Türkiye’nin mevcut ekonomik ve siyasi durumundaki hareketliliğin ve sınır komşusu Suriye’den gelen göçmen rakamlarının her geçen gün artmaya devam etmesine ek olarak, Geri Kabul Anlaşması gibi bir sorumluluğun altına imza atması sadece göç politikasının değil iç politikada da bir takım tartışmaların arifesinde olunduğunu göstermektedir.

 

İsviçre’nin referandumda aldığı bu karar uygulamaya geçtiği takdirde, ki bunun AB tarafından kabul edilmesi oldukça zor görünüyor, Türkiye’nin imtiyazlılığının katlanarak artacağı ortadadır. Geri Kabul’de sağlanacak başarılar neticesinde vize uygulamasının kaldırılmasına ilişkin “diyaloğun” başlayacağını vadeden AB’ye üyelik, çekiciliğini yitirecek ve Türkiye’nin imzalamakta görece acele ettiği bu anlaşmanın yükü daha da artacaktır. Türkiye’nin anlaşmayı reddetme gibi bir seçeneğinin olduğu görüşü ise AB ile diplomatik bir kriz yaratma potansiyeli bakımından mümkün görünmemektedir.  

 

Değerlendirme

 

İsviçre’nin AB’nin itici güçlerinden Almanya, Fransa, İtalya ve Avusturya’nın sınır komşusu olarak aldığı bu risk, AB’nin geleceği bakımından oldukça belirleyici olacaktır. Ortayolcu bir yaklaşımın takınılmaması durumunda, AB’den dışlanan bir İsviçre’nin AB haritasında yaratacağı boşluk, hiç şüphesiz iki tarafın da yararına olmayacaktır. İsviçre halkının bu referandumda aldığı AB göçmenlerini sınırlama kararı, uygulanması güç gözükse de AB ve AB’ye üyelik yolundaki ülkelere önemli ve oldukça da anlamlı bir mesaj vermiştir. AB’nin tam üyesi konumunda olmayan bir ülke olarak İsviçre yaptığı bu referandumla, AB ile sonucu belli olmayan siyasi ve ekonomik bir gerginliği göze alarak demokrasiye ve kendi ulus devletine verdiği önemi göstermiştir.

 

 


[1]Switzerland Votes To Re-İntroduce Curbs On İmmigration, http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/switzerland/10627452/Switzerland-votes-to-re-introduce-curbs-on-immigration.html, Erişim Tarihi: 12 Şubat 2014