Kore’de Google’ın işi Türkiye’deki kadar kolay değil. Çünkü Naver, Daum, Nate ve Zum gibi yerel şirketler bu yabancı şirkete pek alan bırakmıyor. Google Kore’de Naver ile kıyasıya bir yarış içinde. Google Maps ilk kez bu ay Naver’in kullanıcı sayısını biraz geride bırakabildi.

 

Kore’de kıyasıya bir rekabet söz konusu.

 

Naver Google gibi 1999 yılında arama motoru olarak kuruldu. 50 milyon kişilik Kore pazarında lider arama motoru haline geldi hemen. Ardından hemen kendi coğrafyasında yeni başka dijital operasyonlar başlattı. Örneğin Japon pazarındaki lider messenger uygulaması Line’ın hisselerinin ciddi bir kısmı Naver’e ait. Bugün Naver’in Japonya, Çin, Vietnam, Tayvan, Tayland ve Amerika’da operasyonları ve ofisleri var.

 

Bugün Naver’in 200 milyon müşterisi var.

 

Bulunduğu diğer pazarlarda da arama motoru modelinin ötesine geçerek ödeme sistemleri, bulut ve sosyal medya gibi başka başarılı yatırımlar yaptı.

 

Bilgi ve İletişim teknoloji devriminin uygulama dönemine geçilmesi 2000 yıllarındaki dot-com krizinden sonra başlıyor.

 

Ne AB ülkeleri, ne de Türkiye ABD’nin bilgi ve iletişim teknolojileri devriminin uygulama dönemindeki liderliğinin karşısına hiçbir model çıkartamadı.

 

Bugün Google hem ülkemizde hem de AB ülkelerinde pazarın tek sahibi. Her bir ülkenin vatandaşları hakkında ciddi verilere sahip.

 

Peki 2000’li yılların başında Türkiye bu treni nasıl kaçırdı?

 

Aklıma gelen dört ana sebep var. Hepsinde de sanki AB ile büyük paralellikler görüyoruz. Sonuçta ne AB ne de biz ABD Çin ve Kore’nin bilişim teknolojileri devriminde başardığını başaramadık.

 

1- 2000 yılında ABD’de gerçekleşen dot-com finansal krizi Türkiye’yi de biraz korkuttu. AB daha da fazla korktu sanki. Zaten kendi finansal sorunlarına eğilmek zorunda olan Türkiye kendi içine döndü. Öte yandan AB ülkeleri de aynı şekilde dot-com krizinden ürküp bu konuda hiçbir adım atmadılar. Dijital ekonomiye olan ilgi bir anda yok oldu dünyanın bu tarafında. Hayat yine eskiye döndü. ABD’de özellikle Silikon Vadisi’nde girişimciler dot-com’dan derslerini alıp hiç durmadan denemeye devam ettiler. Büyük bir ekosistem kurdular. Kore de aynısını yaptı. Dot-com krizinden sonra denemeye ve dijital ekonomi için milli ekosistemini inşa etmeye devam etti.

 

2- Daha da gerilere gidersek bugüne kadar Türkiye’de biz hep kendi iç kavgalarımıza odaklandık. Kendi başbakanımızı astık. Kendi gençlerimizi hapislerde çürüttük. Halbuki Kore özgürlüğünü kazanır kazanmaz toplumsal birlik ve beraberlik içinde büyümeyi ve akıllı adımlar atmayı seçti. Kore sınıfın en çalışkan öğrencisi olmaya çalışıyordu. Devlet yüksek teknolojinin önünü sistematik bir şekilde açıyor ve teknoloji girişimcilerine ve ar-ge’sine büyük destek veriyordu. Türkiye ise kendi sorunlarını aşamayan ve bu yüzden ne derslere, ne de okula önem veren bir öğrenciye benziyordu. Devlet destekleri geleneksel olarak teknolojiden çok uzak iş alanlarında yer buldu. AB ülkeleri ise 19. ve 20. yüzyıllardaki kazanımlarının hala sarhoşluğunu yaşamaya devam etti. Pek de bir şey yapılmadı.

 

3- AB’den bize geçen bir diğer alışkanlık da toplumumuzu sürekli olarak küçük kırıntılara ayırmaya çalışmak. Ülkemiz için pazarlar oluşturma perspektifinden bakmıyoruz dünyaya. AB bunca yıl sonunda bile ne ekonomik, ne de politik olarak tek bir topluluğa dönüşememiş bir yapı. Dijital ekonomiye AB’nin en büyük katkısı Almanların ortaya koyduğu Sanayi 4.0 çerçevesi. Asya’da Batının karşısında birleşen Kore, Çin ve Japon halkları bir Batı ürünündense, Asya’da doğup büyümüş ürünleri tercih etti ve ediyor. Halbuki Fransızlar Alman markalarından nefret eder. Almanlar Fransız markalarına mesafelidir. Asya’da ise durum bambaşka. İşte bu Naver’in bu pazarlarda kolayca yayılmasına sebep oldu.   Peki aynı yaklaşımı Türkiye gösteremez mi?  Dünyada 250 milyon Türk yaşıyor. 2 milyar müslüman var. Türkiye doğulu olduğu kadar batılı. Oluşturabileceğimiz pazarlar aslında oldukça çok sayıda.

 

4- Bugün AB ülkeleri de Türkiye de ABD’ye teslim etmiş durumdalar kendilerini. Kore Çin’e karşı kendi ayakları üzerinde çok sağlam duruyor. Ne AB, ne de Türkiye dijital ekonomi için bir ekosistem oluşturabilmiş değil.

 

ABD, Çin ve Kore gibi ülkelerde dijital ekonomi ekosistemi öyle bir noktadaki ekosistem içinden çıkan Google, Baidu veya Naver gibi şirketler ekosistemin daha da büyümesini ve gelişmesini sağlıyor. Bu büyük şirketler riskli büyük deneylere korkmadan yatırım yapabiliyor. Bu şirketler start’upları satın alarak küresel operasyonlara dönüştürebiliyor.

 

Bizzat kendi deneyimlerimden ve diğer girişimci arkadaşların deneyimlerinden biliyorum, Türkiye’de kendini yatırımcı olarak tanımlayan kişiler veya kurumlar en az riskli projelere yatırım yapmayı tercih ediyor çoğunlukla. Ama ABD’deki güçlü dijital ekonomi ekosisteminin parçası olan Google şoförsüz araba gibi zor ve riskli projelere kalkışabiliyor.

 

AB ve Türkiye dijital ekonomi ekosistemin tohumlarını atmaya başlıyor …

 

Şimdi Koreli Naver 1999 yılında arama motoru olarak işe koyuldu ve bugün Asya’nın önemli dijital markalarından biri.

 

Türkiye’nin bir Naver’i yok.

 

Bir dijital ekonomi ekosistemimiz de yok.

 

AB’nin de bir Naver’i yok.

 

Topluluk olarak ortaya koyabildikleri bir dijital ekonomi ekosistemleri yok.

 

Naver bugün kurduğu Korelya adındaki yatırım fonu ile AB ülkelerinde de Çin ve ABD’nin karşısında pozisyon almaya çalışıyor.

 

Peki Türk dijital ekonomi ekosistemimizi kurmak için çok mu geç kaldık…Bu köşeyi sürekli takip edenlerdenseniz bilirsiniz. Ben hiçbir zaman hiçbir şey için geç kalınmadığını düşünürüm. Önemli olan akıllı ve doğru bir yol haritası ve ekip ile zaman kaybetmeden bu işe girişmektir. Hem en üst seviyede hem de en alt seviyede planlamalarla kısa zamanda yol almak mümkün olacaktır.

 

Kendi dijital markalarımızı oluşturmak zorundayız. Türk dijital ekonomi ekosistemi güçlü doğmalı ve güçlü büyümeli. Kendi pazarlarımızı planlamalı ve oluşturmalıyız.

 

Örneğin artık bu topraklarda yola çıktığınızda Yandex veya Google Maps arasında seçim yapmak yerine bu ikisinden de daha güçlü bir Türk arama motoru yollarda insanlara alternatif olmalı.

 

Biz bu hayali kurmakla kalmayıp, bir an önce yola çıkıp gerçekleştirmeliyiz.

 

(Bu yazı 29 Mayıs 2018 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)