I. Geçmişten Bugüne Türk – Alman İlişkileri
 
Türklerle Almanlar arasındaki her alandaki ilişkiler hiç kuşkusuz iki ülke için tarihteki ilk karşılaşmalarının gerçekleştiği Haçlı Seferlerinden itibaren daima önemli olmuştur. Türklerin Avrupa’daki ilerlemeleri sırasında karşıt güç olarak karşılarında buldukları çeşitli boylara mensup Almanlar bu ilerlemenin durdurulmasında önemli paya sahiptir Almanya’da Napolyon Savaşlarından sonra ortaya çıkan Yunanperest ve oryantalist paradigmalar bir yandan Alman kimliğinin oluşmasına katkıda bulunurken öte yandan da “doğuyu” , dolayısıyla Türkleri ve Türkiye’yi ötekileştirmiş, batı ile doğu arasında duvarların daha da yükselmesine katkıda bulunmuştur. Öte yandan Almanya’nın birliğini tamamladığı 1870’lerden sonra Avrupa siyasetindeki ağırlığı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma döneminin gecikmesinde denge unsuru olduğu da bilinmektedir. 1878 Berlin Kongresi’nde Prens Bismarck’ın belirleyici rolü ile başlayan süreç, emperyalist hedefler peşinde koşmaya başlayan İmparator II. Wilhelm’le günümüze kadar devam eden etkileşimlerle iki ülke ilişkilerini yönlendirmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki ittifak, kısa ömürlü Alman İmparatorluğu’nun olduğu kadar 624 yıllık Türk İmparatorluğu’nun da sonu olmuştur.
 
Tarihteki temasları çeşitli kırılma noktalarıyla inişler ve çıkışlar gösteren Türkiye ile Almanya’yı yirminci yüzyılın ikinci yarısında farklı bir düzlemde bir araya getiren ve günümüzde ikili ilişkilerin gidişatını da belirleyen Türk işçilerinin bu ülkeye göç etmesiyle başlayan süreçtir. Almanya’ya işgücü göçü kapsamında giden ve bugün artık sonraki kuşaklarıyla bu ülkede yerleşik bir azınlık haline gelmiş bulunan Türkler, bu birbirine sınırdaş olmayan iki ülkenin son elli yıldaki ilişkilerinde sürekli olarak ağırlıklı bir etken olmuştur. Sonuç olarak ağırlık merkezi gelişen olaylarla oynak olan, etki alanı bakımından her iki taraf açısından değişik dönemlerdeki asimetrik yapısı ve zaman içinde gösterdiği değişimle üzerinde durulmaya değer nitelikte bir ilişki modeli ortaya çıkmıştır.
 
Çalışmamızda Türk – Alman ilişkilerinin yakın geçmişinin kısa bir değerlendirilmesinden sonra altmışlı yılların başında bağıtlanan ikili Sözleşme ile başlayan sürecin ilk elli yıllık döneminde iki ülke arasındaki asimetrik ilişkilerin zaman içinde belli kırılma noktalarıyla seyri ve değişimi irdelenmiş, bu ilişkilerin değişen koşullarda nasıl bir görünüm alacağına yönelik görüşlere yer verilmiştir. Birbirine sınırdaş olmayan, bir takım yüzeysel tarihi anılarla yakın olduğu varsayılan ve aslında birbiri hakkında derinlikli hiçbir bilgiye sahip olmayan iki ülkenin halklarının başlangıçta asimetrik nitelikle başlayan bu ilişkilerini geçen süre içinde ne şekle dönüştürdüğünün irdelenmesi amaçlanmıştır. Yeni sınır aşırılığın ulus-devletlerin temellerini de etkiler biçimde hızla geliştiği günümüzde Almanya’daki Türklerin varlığını “sorun” olarak görme yaklaşımı bundan böyle de muhafaza edilecek midir? Yoksa iki ülkenin “Almanya’daki Türkler gerçeğinden” yola çıkarak her alandaki ilişkilerini daha farklı düzlemlere taşıma niyeti taşıyabilecek iradeleri gerçekten gelecekteki tabloyu belirleyebilecek midir? Bu soruları yanıtlamak hiç kuşkusuz bir makalenin sınırlı çerçevesinde kolay değildir. Ancak, gelecekteki Türk-Alman ilişkilerinin alabileceği biçimin yeni bir ilişkiler modeli olma özelliği taşıyacağı inancından hareketle bilimsel araştırmaların yönünün bu şekilde belirlenmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.
 
II. Türk – Alman İlişkilerinin Yakın Geçmişi
 
Türkiye ile Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak bugüne değin süregelen ilişkilerinin niteliği itibariyle genel olarak Almanya lehine asimetrik bir seyir izlediği görülmektedir. Başka coğrafyalardaki sömürgecilik girişimleri başarısızlıkla sonuçlanan Almanya’nın Türkiye’yi kendi nüfuz alanında görmesi Bismarck’ın şansölyeliğinin 1897 yılında nihayete ermesi ile somutlaşmış, özellikle II. Wilhelm’in saltanatından itibaren Alman İmparatorluğu artık yıkılma dönemine girmekte olan Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki nüfuzunu arttırmıştır. Almanya, II. Abdülhamid döneminde fazla Alman nüfusunu Türk toprakları üzerinde yerleştirme talebinde dahi bulunmuş , Bağdat Demiryolu Projesi ile de Anadolu’nun yer altı ve yer üstü kaynaklarına göz diktiğini göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki ittifak ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirmiş, Almanya’nın siyasal amaçlarına hizmet eden Osmanlı politikalarının bedeli ağır olmuştur. İki devlet arasındaki asimetrik ilişkiler yapısını belirleyen Alman çıkarlarına hizmet edici politikaların diğer nedenlerle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını hızlandırdığı görülmüştür.
 
Alman nüfuzunun Türkiye’deki kamuoyunu etkileme gücünün de bir sonucu olarak Türkiye’deki Alman imajı, Birinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren sürekli olarak Alman yanlısı bir seyir izlemiştir. Hatta İkinci Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerindeki başarısı Türkiye’de bazı kesimlerin Almanya’ya duyduğu sempatiyi olabildiğince arttırmakla birlikte Ankara’nın politikasını yansızlık üzerine kurmayı başarması ve Hitler Almanyası’nın aslında Türkiye için de bir tehdit oluşturduğu noktasından hareketle Almanya’nın safında savaşa girmek gibi bir maceraya geçit verilmemiştir. Türkiye’nin savaşın sonunda Almanya’ya savaş ilan etmesi ise Batı devletleri kampında yer alma kaygısından kaynaklanmıştır.
 
İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmakla birlikte 1949 yılında ülkenin muzaffer Batı ülkeleri tarafından işgal edilen bölgesinde liberal pazar ekonomisine dayalı demokratik yeni devletin kurulmasıyla savaşın sonunda yenen tarafta yer alma kaygısıyla Almanya’ya savaş açan Türkiye için de eski silah arkadaşlığının ve geleneksel dostluğun hatırlanması aynı döneme rastlamaktadır. Almanya ile Türkiye Soğuk Savaş dönemiyle birlikte yeniden aynı kampta yer almışlar, NATO ve Avrupa Konseyi’nde yakın müttefik olmuşlardır. 
 
Almanya, müttefiklerin hemen savaşın ertesinde bir tarım ülkesi haline getirilmesi ve bir daha barışı tehdit edemeyecek güçsüz bir ekonomik yapıya sokulması düşüncesinin aksine Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa’da güçlenen Sovyet Bloku karşısında güçlü bir Almanya’ya ihtiyaç duyması nedeniyle 1949 Anayasası ile bir yandan demokratik bir siyasal sisteme kavuşturulurken diğer yandan da ekonomik bakımdan desteklenmeye başlamıştır. Ülkenin kalkınması için yapılan Marshall yardımları ile kısa sürede hatırı sayılır bir ekonomik canlılık hissedilmeye başlanmış, Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına rağmen önceki birikimi ile yeniden önemli bir ekonomik güç olmuş ve Soğuk Savaş’ın cephesinde yer alan ülke olarak Batı Blok’unun en desteğe müstahak ülkesi konumuna taşınmıştır.
 
Bu dönemin bir diğer özelliği ise, Almanya’nın savaşta yitirdiği muazzam insan gücüne ve ekonomik değerlerine rağmen yeni bir kalkınma hamlesine girişerek çok geçmeden ülke dışından işgücü sağlama ihtiyacı dahi duymuş olmasıdır. Alman hükümeti işgücü açığını kapatmak için öncelikle savaş sonrası ekonomik sorunlar yaşayan İtalya’ya başvurmuş ve 1955 yılında ilk İtalyan işçileri savaşın yaralarının sarılmasıyla yeniden işler hale getirilen Alman fabrikalarında istihdam edilmişlerdir. O yıllarda henüz Türkiye’den işgücü getirme düşüncesi bulunmamaktadır.
 
Türkiye ile ilişkiler ellili yıllarda iki ülke arasında işbirliklerindeki gelişmelerle sıkılaşmıştır. İlerlemiş yaşına rağmen federal başbakanlığa seçilen Konrad Adenauer’in ve sonra da Ludwig Erhard hükümetlerinin Adnan Menderes hükümeti ile özellikle ekonomik alanda yakınlaşma içinde olduğu görülmüştür. Almanya, bu yıllarda eski ekonomik gücüne yaklaşırken Türkiye ile olan ilişkilerinde de “yardım eden zengin ülke” özelliğine erişmiş, Türkiye’ye kredi verir duruma gelmiştir. Bu dönemde iki ülke birbirleriyle olan ticari ilişkilerini de geliştirmişlerdir. Sanayisi yeniden güçlenen Almanya Türkiye’ye makine ve yatırım malları ihraç ederken o yıllarda Türkiye’den geleneksel ihraç mallarımız olan fındık, kuru incir ve zeytinyağı gibi ürünlerimizi almıştır. Ayrıca, NATO içindeki gelişen yakın müttefiklik ilişkisi askeri işbirliği alnında da mesafe alındığının göstergesidir. Türkiye özellikle 1957 ekonomik krizi ile içine düştüğü ekonomik darboğazdan çıkmaya uğraşırken Almanya’nın başını çektiği Avrupa bütünleşmesini pekiştirmeye çalışmakta, bugünkü Avrupa Birliği’nin ilk adımlarını atmaktadır.
 
Kültür ve eğitim alanlarındaki ilişkiler de kayda değer niteliktedir. Cumhuriyet döneminde Türkiye’den Alman üniversitelerine öğrenciler gönderilmeye başlanmış, Almanya’nın bir bilim ve özellikle teknik öğrenim ülkesi olma özelliği ile Türkiye’de edindiği itibarını hayli koruduğu görülmüştür. Esasında daha Atatürk döneminde yeni Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yetişmiş insan gücünün kısa sürede Türk ekonomisine katkıda bulunması amacıyla Almanya üniversitelerinde öğrenime öğrenci gönderilmesi bu ülkenin bilimsel ve teknik birikiminin ülkemizde ne denli önemsendiğinin bir göstergesidir. Fakat Atatürk döneminin eğitim ilişkilerindeki en büyük ve etkili adımı, Nazi baskısı altındaki Alman bilim adamlarının Türk üniversitelerine getirilmesi olmuştur. Çoğunluğu Musevi kökenli olan bu Alman akademisyenlerin de Türkiye’yi tercih etmeleri aslında üzerinde durulması gereken önemli bir husus olarak hatırlanmakta, Alman bilim ve kültür insanlarının o tarihte Türk üniversitelerine getirdikleri katkı bugün de şükranla hatırlanmaktadır.
 
Sonuç olarak, Türkiye ile Almanya arasında İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişen ilişkilere genel olarak bakıldığında bu ilişkilerin Almanya lehine asimetrik bir nitelik taşıdığı, borç veren ülke Almanya’ya karşı borca muhtaç olan Türkiye’nin zayıf konumda olduğu görülmektedir. Kısaca, savaşta yıkılan, yetişmiş insan gücünün ve ekonomisinin alt yapısının büyük bölümünü yitiren, aynı zamanda da vatanı bölünen Almanya Avrupa’nın ekonomik lokomotifi olurken Türkiye yeni geçtiği çok partili demokrasisi ve liberalleşen ekonomisi ile beklenen gelişme hızının çok altında kalmıştır. Bu durum, yukarıda da vurgulandığı gibi Türkiye ile Almanya arasındaki ikili ilişkilerde de yansımasını bulmuştur. Soğuk Savaş’ın dayattığı bloklaşma ve ittifak anlayışı, iki ülke arasındaki bu asimetrik ilişkiler modelinin, dönemin şartları gereği henüz siyasal sorun yaratması söz konusu olmamakla birlikte, sonraki dönemlerde çıkarlar çatışmaya başladığında anlaşmazlıkların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur.
 
III. Türklerin Almanya’ya Gidişi ve Yerleşmesi
 
Türk ve Alman İş ve İşçi Bulma Kurumları’nın işbirliği ile Alman işverenlerin talebi üzerine işçilerimiz bu ülkeye gönderilmeye başlanmıştır. Bu maksatla 1961 yılının 30 Ekim tarihinde Bonn’da nota teatisi yoluyla akdedilen Türk-Alman İşgücü Sözleşmesi iki ülke arasındaki ilişkilere yepyeni bir boyut katmıştır. Almanya, 1955 yılında İtalya ile başladığı “konuk işçi” getirme uygulamasına tam da Berlin Duvarı’nın inşasını izleyen günlerde Türkiye’yi de katmıştır. Bu kararda Soğuk Savaş’ın o sıcak günlerinin etkisi olduğu gibi, Almanya’nın artık Avrupa’daki çevre ülkelerden yeni işgücü temin sıkıntısı çektiği de akla gelmektedir. Nitekim Türkiye’yi daha sonra Portekiz ve Tito yönetimindeki Yugoslavya izlemiştir. Varşova Paktı’ndan ayrılan bu ülkenin bir anlamda batıyla daha yakın ilişkiler kurmasının da hedeflenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle siyasi sebeplerle Almanya’nın tarihi bağları güçlü olan bugünkü bağımsız Hırvatistan’dan çok sayıda işçi alınmıştır.
 
Ancak Türk işçilerinin Almanya’da istihdamı ile diğer Avrupa ülkelerinden getirilen işçilerin durumu başlangıçtan itibaren farklı değerlendirmelerin hedefi olmuştur. Bunda, kültür, dil ve din farkı çok önemli rol oynamıştır. Alman halkı ilk kez tam olarak tanımadığı, hakkında geçmişten gelen bazı klişeler dışında bilgi sahibi olmadığı ve aslında getirilmesine de pek taraftar gözükmediği bir yabancı grupla üstelik kendi ülkesinde birlikte yaşamak durumunda kalmıştır. Türk işgücünün Almanya’da geçici istihdamıyla başlayan süreç zamanla vatandaşlarımızın bu ülkede yerleşik hale gelmeleri, başka bir deyişle geçicilikten sürekli ikamete geçmeleri, hatta azımsanmayacak bir sayının Alman uyruğuna geçmesi ile işin boyutu değişmiştir. Bundan böyle Türkiye ile Almanya arasındaki yukarıda özellikleri nitelenen her alandaki ilişkiler Almanya’daki Türk varlığının gölgesinde gelişmeye başlamıştır.
Önemli olan bir diğer husus ise bu ülkede ikamet etmekte olan Türklerin büyük kısmının halen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, uluslararası özel hukuk çerçevesinde Türkiye’nin koruması altında bulunduklarıdır. Ancak, Alman vatandaşlığına geçenlerin sayısının artması ile resmen azınlık olarak tanınmasa da Alman toplumunun hukuki açıdan bir parçası olan azımsanamayacak bir Türk azınlık ortaya çıkmıştır. Almanya’ya yerleşen vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun günümüzde artık uyrukları ne olursa olsun, bu içinde yaşadıkları toplumun bir paçası haline geldikleri kabul edilen bir gerçektir. Bu gerçeğe karşın bu ülkede öncelikle siyasi zeminde Türklerle ilgili çoğunlukla nesnel ölçütlerden uzak ve yüzeysel bir tartışma sürdürülmektedir. Tartışmanın ana etmeni, Almanya’daki Türklerin varlığına, davranışlarına, toplum içindeki rollerine ve algılandığı biçimiyle kültürel görünümlerine karşı çeşitli boyutlarda ve biçimlerde gösterilen bütüncül tepkidir. Sözü edilen tepki, sahiplerinin siyasi, sosyal ve kültürel konumlarına göre değişiklik göstermekte, sürekli olarak kamuoyunda sıcak tutulan “Türk sorunu”, ülke toplumunun en “önemli konusu” şeklinde sunulmaktadır. Bu nedenle de Almanya’da sorgulanan sadece orada yaşayan yurttaş ve soydaşlarımız olmamakta, onlarla doğal olarak özdeşleştirilen Türkiye de devamlı yeniden üretilen bir olumsuz eleştiri süreci ile gündemde tutulmaktadır. Bu eleştiri ortamının bir anlamda bilinçli olarak devamının sağlanması ve Türkiye ile ilgili konuların arka planında yer alan “Almanya’daki Türkler sorunundan” beslenmesi doğal olarak sadece yurttaş ve soydaşlarımızı değil, gelinen noktada Türkiye ile Almanya’nın çok boyutlu ilişkilerini de çeşitli biçimlerde etkilemektedir.
 
Bu noktada değinilmesi gereken bir diğer önemli hususda, ikili düzlemde genelde iyi ilişkiler sürdürmeyi doğal karşılayan bu iki devletin halklarının birbirleri hakkındaki “asimetrik” algılarıdır. Yukarıda da kısaca değinildiği gibi, Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemindeki ittifak hakkında genellikle hala olumlu görüşler egemendir. Her ne kadar Osmanlı’nın yıkılışının hızlanmasında Almanya’nın ve etkisi altına aldığı giren Osmanlı yönetiminin hatırı sayılır payı bilinse de, Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasındaki Kurtuluş Savaşımızda hasım olan devletlere karşı kolektif algımızdaki olumsuz yere karşı Almanya “dost” cephede yer almıştır. Bu arada, müttefik Almanya’nın kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı hükümetinin tüm taleplerine rağmen ayak sürüdüğü ve Almanya açısından kapitülasyonların ancak 1918 Ekim ayında, savaşın resmen neticelenmesinden kısa süre önce kabul edildiği Türk kamuoyunda bilinen bir husus değildir. Bu arada Osmanlı kuvvetleriyle Alman birlikleri Bakü önlerinde savaşma noktasına dahi gelmişlerdir. 
Türkiye’deki Almanya algısının son 20 yılda özellikle Türklere karşı ölümle sonuçlanan ırkçı şiddet olaylarının da etkisiyle nispeten değişmeye başladığı görülmekle birlikte, Türklerin sempati skalasında Almanya’nın ABD, İngiltere ve Fransa’dan çok üst sıralarda yer aldığını tahmin etmek herhalde yanlış olmayacaktır. Türkiye’deki Almanya algısının, bu konuda bilinen bir bilimsel araştırma bulunmamakla birlikte son yıllarda yaşanan olaylar nedeniyle belli ölçüde bir negatif kaymaya uğradığı düşünülmekte, ilişkilerin yoğunlaşması ile algıların da genel olarak olumsuz nitelik kazanması esasen kaçınılmaz olmaktadır. Yaşanan belli olayların iki ülke arasındaki ilişkilerde çeşitli kırılma noktaları oluşturduğu değerlendirilmekte olup, bu olayların tümü Almanya’daki Türk varlığı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilintilidir. Kırılma noktalarına neden olan olayların algıları ne ölçüde etkilediği ile ilgili olarak gözleme dayanan ciddi bilimsel araştırmalara acilen ihtiyaç duyulmaktadır.
İki devlet ve iki halk arasındaki ilişkileri etkilediği düşünülebilecek unsurlar konuları itibariyle şöyle sıralanabilir:
 
•          Almanya’daki Türklerin topluma uyum sağlayamadıkları iddiası;
•          Almanya’da yaşayan Türklere karşı ırkçı kanaat, tutum, davranış ve şiddet olayları;
•          Türk vatandaşlarına uygulanan katı vize politikası;
•          Türk milli bütünlüğüne yönelik tehdit odaklarına Almanya’da bazı çevrelerce gösterilen hoşgörü;
•          Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı Almanya’nın katı muhalefeti.
Tüm bu konular özellikle 1973 yılı Kasım ayında Petrol Krizi gerekçesiyle Türkiye’den işçi alımının durdurulması ile başlayan bir sürecin geliştirdiği ve Alman kamuoyuna mal edildiği ölçüde siyasi sonuçları da olan hususlardır. Bir bütün halinde bakıldığında Almanya’da kamuoyunun Türkler ve Türkiye aleyhtarı genel bir tutumu benimsemekte olduğu şeklinde bir imajın ortaya çıktığı görülmektedir. Buna karşılık Türkiye’deki Almanya algısının da ampirik olarak bilinmese bile değişime uğramakta olduğu düşünülmektedir. Türkiye’de yaşayan yurttaşlarımızın önemli bir bölümünün Almanya’da yakınları bulunmakta olup, bu ülke ile çeşitli biçimlerde bağları bulunmaktadır. Türklere yönelik şiddet olayları doğal olarak Türk kamuoyundaki Alman ve Almanya algısını etkileyecek nitelikte olmuş, bunun yanı sıra vize politikaları ve Alman kamuoyunda ve siyaset kurumunda AB üyeliğimizle ilgili olumsuz tavır tepkileri daha da körüklemiştir.
 
Türkiye’deki Almanya algısının en öne çıkan unsurlarından biri bu ülkede önüne geçilemeyen ve yakın geçmişte ölümle sonuçlanan olaylara neden olan ırkçılıktır. Irkçı şiddetin yanı sıra, Almanya’da daha ziyade Türk aleyhtarı kanaat, tutum ve davranışlarla kendini gösteren doğrudan veya dolaylı ayrımcılık Türk toplumunu tedirgin etmektedir. Türkleri ilgilendiren çeşitli alanlardaki mevzuat ayrımcılıklarının yanında günlük yaşamda karşılaşılanlar Almanya’da yaşayan Türkler ile çoğunluk toplumu arasında görülmez bazı duvarların örülmesine yol açmıştır ve bu durum Türk toplumuna mensup bireylerin bu ülkede eşit fırsatlarla güvenli bir geleceğe kavuşma motivasyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Mevcut durumun Türkiye’deki Almanya algısı üzerinde etkisinin olmaması da tabiatıyla düşünülemez.
 
Türk hükümetinin son yıllarda arttığı düşünülen Almanya’daki bu “Türk ve Türkiye aleyhtarı” politika, tutum ve davranışlar karşısında çok boyutlu ikili ilişkilerin herhangi bir şekilde soğumasını arzu etmediği, Türkiye’deki Alman yatırımlarının artmasını teşvik ettiği ve özellikle ekonomik alanda yakınlaşmaya özel önem verdiği gözlenmektedir. Almanya’da yaşayan Türklerin kuru gıda gibi bazı tüketim ihtiyaçlarının temini bu sektörde Türkiye’nin dışsatımını arttırıcı etki yapmış, karşılıklı sanayi ürünlerinin alım-satımıyla iki ülkenin ticaret ilişkilerinin hemen her alanında ciddi bir artış görülmüştür. Aynı zamanda iki ülke arasında başka alanlarda da önemli işbirlikleri gözlenmekte, Türkiye’nin gelişen ekonomisinin Almanya ile olan ilişkilerine olumlu katkı yaptığı anlaşılmaktadır. Geçmişten bu yana süren eğitim, öğretim ve bilim alanlarındaki işbirliğini Avrupa Birliği’nin imkânları ile biraz daha geliştiği görülmekte, Türkiye’de bir Alman üniversitesi açılması konusunda varılan mutabakatın ertesinde Almanya’da da bir Türk üniversitesi açılması konusundaki talepler artmaktadır.
Tüm bu gelişmelerin seyrine bakıldığında, Türkiye ile Almanya arasında Almanya lehine asimetrik bir nitelik gösteren ilişkilerin giderek tek taraflı asimetrik yapısının bozulduğu kanısına varılmaktadır. Bu kanıyı güçlendiren unsurun öncelikle Almanya’da sadece sayısal yoğunluğu nedeniyle değil, aynı zamanda da toplumsal yaşamın hemen her alanında üyeleri belli konumlara gelmekte olan Türk toplumunun artan ağırlığı olduğu düşünülmektedir. Siyasete aktif olarak ancak son yıllarda katılmaya başlayan Türk asıllı Alman vatandaşları toplum içinde kanıksanmış, siyasi parti yönetimlerinde ve parlamentolarda bu “Türk kökenli Almanlar” etkili yerlere gelmeye başlamışlardır. Türk girişimcilerin artan yatırımları ve bu ülkede doğup büyüyen nitelikli Türklerin giderek toplumda kilit noktalara gelmeleri yeni ve Almanya’daki Türk toplumunu güçlendirici bir olgudur. Almanya’daki Türk varlığı, Almanya’nın Türkiye ile olan ilişkilerinde oynamaya başladığı rolle bu ilişkileri bir anlamda belirleyici ve düzenleyici bir konuma gelmektedir.
 
IV. Yeni Sınır Ötesi Gelişmeler ve Türk – Alman İlişkilerinin Geleceği
 
İletişim ve ulaşım imkânlarının bu denli geliştiği günümüzde bireylerin ve toplumların birbirleriyle artan ilişki ve etkileşimi ülkelerin sınırlarını nispeten geçirgen hale getirmiştir. Devletler artık sınırları içindeki tüm gelişmelerin ve uygulanan politikaların kısa süre içinde ülke dışında da bilindiğini ve bu suretle birçok alanda çok bağımsız hareket etme alanlarının kalmadığının bilincindedirler. Ortaya hükümetlerin kolaylıkla nüfuz edemedikleri sosyal, kültürel ve siyasal sınır ötesi alanlar çıkmıştır. Uzun süre bir ülkede yaşayıp o ülkenin belli davranış biçimlerinden ve kültüründen etkilenen birey içinden çıktığı toplumda yaşamak üzere döndüğünde artık kendisini toplumuna yabancılaşmış ve farklı bir sosyal alanda bulmaktadır. Başka bir örnekte ise, kendi uyruğunu muhafaza etmek suretiyle göç ettiği ülkenin tabiiyetine giren bir bireyin aynı zamanda iki ülkeye de sadakat duygusuyla bağlı olup olamayacağı konusu yine günümüzün sınır ötesi tartışmaları arasındadır. İki veya daha fazla ülkede çalışırken sosyal güvenlik kurumlarına prim ödeyen bir göçmenin emekli olduğunda ikamet ettiği ülkenin hangisi olduğuna bakılmaksızın çalıştığı ülkelerin kurumlarınca emekli maaşı ödenmesi ortaya sadece doğup büyüdüğü yerde sosyal güvenlik haklarına kavuşan bir bireye göre farklı durum, mevzuat ve uygulamaları gerektirmektedir. Birçok farklı alanda, sanatta, kültürde, çevre sorunlarında, sağlıkta ve insanı ilgilendiren tüm alanlarda sınır ötesilik günümüzün bir gerçeği haline gelmiştir.
 
Türkiye’nin 1961 yılından başlayarak Almanya’ya gönderdiği işçileri ile başlayan süreçte Almanya’da oluşan Türk toplumunun iki ülke arasındaki ilişkilere getirdiği boyut, bu ilişkilerin gelecekte alacakları seyir bakımından şimdiden bazı öngörülerde bulunmayı mümkün kılmaktadır. Türk toplumunun Almanya’da yerleşik hale gelmesi ve Türkiye ile olan bağlarının halen güçlü bir şekilde korunur olması, Almanya’nın topraklarında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti, Alman vatandaşı veya çifte vatandaş olan bu göçmen grupla ilgi konuları Türkiye ile olan ilişkilerinde göz önüne alması keyfiyetine yol açmış bulunmaktadır. Ancak bu durum, çatışma veya husumet doğurucu olmaktan çok öncelikle kültürel, toplumsal ve ekonomik alanlarda yeni sınır ötesi fırsatları doğurucu niteliktedir. Türkiye’deki ve Almanya’daki toplumları yakından etkileyici nitelikteki etkileşimler, gelişen ve ucuzlayan iletişim ve ulaşım araçları sayesinde giderek artmaktadır. Türkiye, Alman turistleri için önemli bir tatil hedefi haline gelmekle kalmamış, aynı zamanda da emeklilerin belli yörelerine gelip yerleştiği bir ülke olmuştur. Almanya’da uzun yıllar çalışmış olan ve haklı ailevi nedenlerle emekli olduktan sonra da bu ülkede ikamet etmeye devam eden Türklerin büyük çoğunluğu iki ülkede yaşamayı tercih etmektedir. Ayrıca, iki ülke yurttaşlarının kurduğu ailelerin sayısında süregelen artış, bu yeni akrabalık ilişkileri sayesinde ortaya çıkan değişik boyut kaçınılmaz olarak iki ülke arasındaki gelecekteki ilişkileri geçmişte olduğundan daha fazla etkileyecektir. Zira gelecekte söz konusu ilişkileri belirleyen sadece devletlerin çıkarları veya dış ticaret hacmi olmayıp, doğrudan insan faktörü olacaktır.. Dolayısıyla Türk-Alman ilişkileri ortaya çıkan insan boyutu ile bundan böyle göç olgusu nedeniyle birbirlerine şimdiye kadar bu denli yakınlaşmamış iki devletin olağan ilişkisinden çok farklı bir düzlemde seyredecektir. Bu gelişmelerle ilişkiler de bundan böyle Almanya lehine asimetrik bir görünüm taşımaktan uzaklaşacak, sivil nitelikli ve eşit çıkarlara dayalı hale gelecektir.
 
NOT: Bu makale Türkyurdu Dergisinin Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Dipnotlar 

1) O. Can Ünver (2003), Almanya’nın Türkiye Politikalarında Oryantalizmin Yeri (19. ve 20. Yüzyıllar) Ankara (Basılmamış Doktora Tezi), S.1140 
2) Friedrich Scherer (2001), ADLER UND Halbmond. Bismarck und der Orient. 1878-1890. Ferdinand Schöningh. Paderborn
3) Gregor Schöllgen (1992), Imperialismus und Gleichgewicht. Deutschland, England und die Orientalische Frage. 1871-1914. R.Oldenbourg Verlag. München
4) Dr. Karl Kaerger (1892), Kleinasien, ein deutsches Kolonisationsfeld. Berlin
5) Wolfgang Korn (2009), Schienen für den Sultan. Die Baghdadbahn: Wilhelm II.; Abenteurer und Spione. Fackelträger Verlag. Köln
6) Ulrich Herbert (1986), Geschichte der Ausländerbeschäftigung in Deutschland 1880 bis 1980. Saisonarbeiter, Zwangsarbeiter, Gastarbeiter. Verlag J.H.W. Dietz Nachf. Berlin-Bonn. S. 192-193
7) Almanya’daki toplam Türk nüfusu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre   2010 yılı sonunda 2,793,000 kişidir. Bu sayıya, vatandaşlarımız ile doğumla ve sonradan Alman vatandaşlığına geçenler dahildir.
8) Jehuda Wallach (1976), Anatomie einer Militärhilfe. Die preußisch-deutsche Militärmissionen in der Türkei 1835-1919. Droste Verlag Düsseldorf. S. 242-245
9) ABD’deki PEW araştırması örneği çeşitli ülkelerin yer aldığı bir Türk sempati skalası henüz yapılmamıştır. O nedenle tahminlerle yetinmek zorunda kalınmaktadır.
10) 1988 Schwandorf, 1992 Mölln ve 1993 Solingen’deki kundaklamalarda toplam 11 vatandaşımız yaşamını yitirmiştir. Alman makamlarının ırkçı şiddete karşı aldığı tedbirlerin son dönemde başarılı olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu toplumsal sorun varlığını sürdürmektedir.