Başbakan Recep Tayyyip Erdoğan’ın Suriye ziyareti Batı basınında yine savaş çığırtganlığı gibi, muhalif yayınların negatif yorumları planlı bir şekilde gündeme getirmesine neden olmaktadır. Diğer bir değişle aslında batı medyası Türkiye karşıtı söylemleri için Ortadoğu ve daha doğusuna yapılan her ziyareti fırsat olarak kullanmaktadır.

 

Türkiye geliştirdiği Stratejik anlamdaki ilişkilerle Batıdan ayrılarak eksen değişikliği yapmaktaymış. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin Suriye ile bu kadar sıkı fıkı olması kabul edilemez bir yaklaşım olarak değerlendirilme eğilimindedir. Halbuki bu şekildeki bir girişimin örneğin; Fransa tarafından yapılmasında kimsenin gıkı çıkmaz ve hatta alkışlanırdı. Çünkü bu girişimi yapan kendilerinden birisi olarak algılanır ve onlar için eksen değişikliği gibi konular gündeme gelmez, gelemez. Neden gelemez, Çünkü Fransa veya İngiltere gibi diğer Avrupa ülkeleri coğrafi konum olarak eksen değiştirmeye müsait değildir. Yüzünü kolayca doğu’ya doğru çeviremez. Çevirirse karşısına Doğu Avrupa çıkar. Halbuki, Türkiye öyle mi? Coğrafyanın vermiş olduğu konum nedeniyle, Türkiye bir kapı menteşesi gibi kendi ekseninde isterse doğuya, isterse batıya dönebilecek bir yapıdadır. Zaten bu yapısı nedeniyle stratejik açıdan önemli bir ülke ve her iki yön içinde köprü konumundadır.

 

Yıllarca NATO ve ABD gölgesinde kendine özgü bir dış politika üretemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı Devleti geleneğinde gelen ortak değerlere sahip olduğu Ortadoğu’ya yönelik inisiyatifini ilk defa kendi devlet kişiliğine özgü bir politika ile ortaya koyduğunu görmekteyiz. Bu özellikle Suriye ile olan işbirliği ve ilişkilerin geliştirilmesinde görülmektedir. Bu inisiyatif ABD ve batı tarafından kapalı kapılar aradında, Türkiye’nin güdümden çıktığı şeklinde yorumlanmakta ve etkin bir Türkiye’den korkulmaktadır.

 

Bilindiği gibi Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin bir uydusu konumunda olan Suriye, Varşova Paktı’nın yıkılışı ile yalnızlaşmıştır. Ortadoğu’da İsrail ve ABD etken yapıda kendisine yeni müttefikler araması gerektiği konusu kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Suriye için önünde üç seçenek vardır.

 

·Birincisi, ABD ve İsrail tarafına yönelmek suretiyle batıya entegre olmak

·İkincisi, yine eskiden olduğu gibi Sovyetlerin ana unsuru olan Rusya ile stratejik işbirliği içine girmek, veya

·Üçüncüsü, şimdi olduğu gibi, sorunları yalnız, ancak İran gibi bölgesel güçlerle işbirliği içinde yüklenmektir.

 

Birinci çözüme baktığımızda, cazip olarak görülen seçenekte hakim olan mahzurun İsrail ile olan Golan tepeleri sorunu gelmektedir. Suriye halen İsrail devletini tanımamış ve hasım olarak kabul etmektedir. İşgal edilmiş olan Golan tepelerinden İsrail’in çekilme gibi net bir niyeti görülememektedir. Suriye ABD ile ilişkilerini geliştirmeye kalktığında öncelikle İsrail’i tanıması, İran ile ilişkisini kesmesi ve Hizbullah'ı desteklememesi ve Golan tepeleri konusunda belirli tavizler vermesi gerekecektir. Bu Suriye için oldukça zor bir çözüm olarak görülmektedir.

 

İkinci seçenek için aslında Suriye bir takım adımlar atmış olmasına rağmen bir takım tereddüt ve çekinceleri olduğu söylenebilir. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesinin hemen arkasından Ağustos 2008’de Suriye Devlet Başkanı Esat Medvedev’le görüşmek üzere Moskova’yı ziyarete gitmiştir. Bu görüşmede askeri ilişkilerin iyileştirilmesi ve silah satışı konuları gündeme gelmiştir. Bu ziyarette önemli bir açıklama olarak, İsrail tarafından donatılan Gürcistan’ın yarattığı tehdit ifade edilerek, İsrail’in bölgeye olan müdahalesine dolaylı yoldan tepki gösterilmiştir. Bu ziyaret ile Suriye Rusya’ya eskisi gibi biat edeceği mesajını dolaylı bir yoldan vermiştir.

 

Suriye Başkanı’nın bu ziyareti, ABD Başkanı Bush döneminde haydut devletlerden biri olarak ilan edilen ve ilişkileri son derece gergin hale getiren Washington’un Suriye politikasını yeniden gözden geçirmeye zorlamış ve 2009 ortalarında ABD, Suriye Büyükelçiliğini yeniden tesis ederek bir yumuşama politikası içine girmiştir. Bu yumuşama süreci içinde Türkiye arabulucu olarak, iki devlet arasında yakınlaşma ortamı sağlamaya çalışmışsa da bu konuda pek başarılı olunamamıştır. Bunun ana nedeni olarak, Suriye’nin İran’la olan stratejik ortaklık seviyesindeki yakın ilişkileri olduğu söylenebilir. Suriye’nin İran’la birlikte Hizbullahı destekleyerek Lübnan’da ve Hamas’ı destekleyerek, Filistin sorununda etkin rol oynama ve dengeler üzerindeki menfi yaklaşımları ABD’nin Suriye’ye karşı yeniden tavır almasına neden olmuştur. ABD Suriye’yi 12-13 Nisan 2010 tarihinde yapılan nükleer materyalin güvenliği zirvesine Türkiye’nin ABD nezdinde girişimine rağmen davet etmemiştir. Bunun hemen arkasından İsrail kaynaklı olarak ortaya atılan ve büyük gerilime neden olan Suriye’nin Hamas’a İran’dan sevk edilen Scud füzeleri temin ettiği yolundaki iddialar ABD tarafından Suriye’ye yaptırım uygulayacağı tehditlerini beraberinde getirmiştir. ABD Suriye’ye uygulanmakta olan yaptırımları bir yıl daha uzatıldığını açıklamıştır.

 

Tam bu sırada, 10-11 Mayıs tarihlerinde Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in Suriye’yi ziyaret ettiğini görmekteyiz. Rusya bu durumun kendisine sunduğu avantajdan faydalanarak, Suriye ile bir dizi anlaşmalar yapmış ve en önemlisi Suriye’nin Tartus kentinde Sovyetler döneminde sahip olduğu gibi yeniden askeri deniz üssü tesisi konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Bu ilişkiler rayına oturursa Suriye yine Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi, Rusya’nın kucağına itilmiş olacaktır.

 

Üçüncü seçenekte, Suriye’nin kendi yağı ile kavrulması anlamına gelmektedir ki bu hiç arzu etmediği sonuçları getirecek bir yalnızlık olarak görülmektedir. Bu durumda İran’ın baskısı ile kendi kabuğu ve yoksulluğu ile desteklediği Hizbullah nedeniyle uluslar arası arenada terörist devlet kavramı ile anılmaktan kurtulamayacak ve İsrail ile olan sorunlarında arzu ettiği sonuçları alması mümkün olamayacaktır.

 

ABD ve Batı açısından da baktığımız zaman Ortadoğu’da mevcut sorunların çözülebilmesi için oluşturulmaya çalışılan barış ortamında kilit ülkelerden birisi Suriye’dir. Bu ülkenin Rusya etkisine girmesi özellikle ABD’nin hiç arzu etmediği bir durumdur. Böyle bir yapılanmada Ortadoğu’da iki kutuplu bir şekil dengeleri ciddi bir şekilde sarsabilecektir. Çünkü, Rusya’ya sırtını dayayan Suriye uzlaşmaz bir tavır takınabilecek şekilde batı tarafından dışlanmış olacaktır. Ayrıca ABD tarafından Rusya’nın Ortadoğu’dan uzak tutulmasına dair stratejisi yara alacak anlamına gelebilecektir. Bunun devamında Rusya’nın İran ile ve etkilediği diğer ülkeler üzerinden ABD ile rekabet ihtimali oldukça kuvvetlidir.

 

Bütün bu değerlendirmeleri neden yaptığımıza gelince; yukarıda bahsetmiş olduğumuz Türkiye’nin Ortadoğu’da yapmış olduğu her girişime tu-kaka diyerek, eksen kayması sorununa dayandırma yerine olaya daha olumlu açıdan bakıldığında Türkiye’nin ABD ve batıya çok büyük katkılarının olabileceğini ortaya koymaktır.

 

Bu nasıl olabilir? Türkiye bir NATO ülkesi olmanın yanı sıra, AB’ne aday ve AB kurumlarının bir çoğuna üye bir ülkedir. Yani, ABD ve Avrupa’nın ne istediğini bilmekte ve onlar gibi düşünme avantajına sahiptir. Batı açısından Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerinin son derece iyi olması kendileri açısından bir avantaj ve şans olarak alınmalıdır. Türkiye’nin Suriye için Batıya açılan bir kapı olduğu ABD tarafından kabul edilirse her şey daha kolay olabilecek gibi gözükmektedir. Suriye, Türkiye üzerinden sorunlarını ABD’e açıklamak suretiyle kendini ifade ederek, ABD ile ilişkilerin gelişmesini sağlarken, ABD’de yine aynı kanalı kullanarak, Suriye ile ilgili şüpheleri üzerinde gerekli girişimlerde bulunabilir. Bunun doğal getirisi, Suriye’nin İran etkisinden kurtarılması ve dolayısıyla Hizbullah’ın tavsiyesi olarak ortaya çıkabilir. Suriye ABD tarafından gerekli müttefiklik ilişkilerini geliştirdiğinde oluşan karşılıklı güven ortamı İsrail ile olan sorunun çözülmesine de yansır. Bu şekilde oluşan zincirleme reaksiyon ile arzu edilen barış ve kararlılık ortamının sağlanmasındaki en zayıf halkalardan biri çözülme aşamasına gelebilir.

 

Bu nedenle, batının artık Türkiye’nin Ortadoğu’daki her hareketinde kendine karşı bir tavır arayarak, onu eleştirmek yerine özellikle, ABD’nin Türkiye’nin bu tür girişimlerini sorunlu ülkeleri kendine müzahir kılmak için nasıl kullanabileceğini değerlendirmesinin daha akılcı bir yaklaşım olabileceği düşünülmelidir.