Türkiye’nin 2009 başından itibaren kararlı bir şekilde uygulamaya koymuş olduğu yeni stratejisi ile dış etkilerden ve özellikle batıdan bağımsız bir süreç uygulaması içine girdiği şeklinde algılanmaktadır. Türkiye’nin bu güne kadar uygulamış olduğu dış politikaya kısaca bir göz atarsak, iki farklı dönemde uyguylanan iki farklı yaklaşımın olduğunu görebiliriz. Birinci dönem, Soğuk Savaş dönemi safhası, diğer dönem ise; Soğuk Savaş sonrası olan dönemdir.

 

Soğuk Savaş Dönemi Dış Politika

 

Türkiye özellikle, Soğuk Savaş dönemi içinde dış politikasını NATO üyesi olduğu yıldan itibaren devamlı olarak, NATO ve batıya endeksli bir şekilde yürütmüştür. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile olan ilişkiler daima şüphe çerçevesi içinde ve NATO stratejisine uygun olarak şekilenmiş ve Sovyetler ve Varşova Paktı ülkeleri devamlı potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. Soğuk Savaş döneminde kendi yakın çevresinde Balkanlarda yer alan Bulgaristan ve Romanya Varşova Paktı üyesi olarak, karşı grupta yer aldığı için, bu ülkelerle ilişkiler NATO konseptine uygun olarak, Sovyetler Birliği’ne uygulanan politikalar doğrultusunda şekillenmiştir. NATO üyesi olmasına rağmen çözümsüz sorunların devamlı gündeme geldiği Yunanistan ile ilişkiler hep reaksiyonist bir şekilde şekillendirilmiştir. Her iki tarafta santranç müsabakasında olduğu gibi birisinin hamlesine karşı bir hamle yaparak, durumu lehine çevirme güdüsü ile karşılıklı reaksiyonist politikalar uygulamaya koyma çabası içine girmişlerdir. Yunanistan Türkiye’ye karşı ilk avantajını Avrupa Birliği’nde (AB) yerini almakla ve ikinci avantajlı konumunu ise Güney Kıbrıs Rum Kesimini AB’ne sokmakla sağlamıştır. Yunanistan‘ın bu üstünlüğü hala başımızın üzerinde demoklesin kılıcı gibi durmaktadır. Türkiye’nin Orta doğu ile olan ilişkileri yukarıda da ifade ettiğim gibi batının saptadığı politikalara uyumlu olarak ihmal edilmiş ve daima pasif bir şekilde ve mesafeli olarak yürütülmüştür. Bu politikada esas olarak, tarihi ve coğrafi derinliğin temel nedeni olan Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde İngiltere ve Fransa ile birlik olarak Arap tebanın devleti arkadan vurma çabalarının yarattığı küskünlüğün yattığı ifade edilebilir.

 

Soğuk Savaş Sonrası Dış Politika

 

Soğuk Savaş sonrası, 1991’den sonraki dönemde ABD’nin dünyadaki tek lider olarak ortaya çıkarak, tek kutuplu aldığı kararlarla ve genellikle şiddet yanlısı politikalarla uygulamaya koyduğu müdahaleler Dünya’da artık barış ve istikrarın hüküm süreceği bir sukun denizi hayalinin pekte gerçekçi olmadığını gözler önüne sermiştir. İran-Irak savaşının hemen ertesinde Irak’ın Kuveyt’e müdahalesi ve ABD’nin Irak’a harekatı, 11 Eylül sonrası ABD’nin öncülüğünde yine Afganistan’a müdahale, ABD’nin Orta Asya Devletleri’ne girme çabası ve orada demokrasi ve insan hakları adına yapmaya çalıştığı rejim değişikliklerinin başarısız olması. Bu dönemde ortaya çıkan karmaşalara başlıca örnekleri teşkil etmektedir. Bu arada Rusya’nın 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren tek kutuplu bir dünya’yı kabul etmediğini ilan ederek, Gürcistan’a müdahalesi. Orta Asya Devletleri’nde yeniden etkinlik sağlama girişimleri ve buna gerekçe olarak, kendi arka bahçesi ve menfaat ilişkisi bulunan yakın çevresindeki ABD müdahalelerine kayıtsız kalamayacağını bildirmesi özlenen barış ve istikrar ortamının çok uzaklarda olduğunun delilleri olarak gelişmiştir.

 

Soğuk Savaş sonrası Türkiye başlangıçta yine NATO ve batı ülkelerinin uygulamakta olduğu politikalara bağlı kalarak pasif bir politika izleme yoluna gitmiştir. Bu politikanın asıl nedeni Türkiye’nin başına sardırılan terör faaliyetlerinin iç ve dış politikanın esas belirleyici faktör olmasından kaynaklanmakta olmasıydı. Türkiye dış politikasındaki bütün ilişkilerini terörizmin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak ABD ve AB ülkelerinin desteğine odakladığından, gözünü açarak, pasif dış politikadan, aktif bir politikaya geçme imkanını elde edememekteydi. Ancak, bu politikanın ilk istisnası Başbakan Özal zamanında olmuştur. Proaktif bir dış politika çizgisinin işaretlerini veren Özal, ülke tarihinde ilk kez Türkiye’nin kendi toprakları dışında etki sahibi olabilmesi gerektiğini vurgulayarak genel Türk dış politika çizgisine istisna sayılabilecek bir yönelimi benimsemiştir[1]. Ancak yine de bu yönelim sürekli olmamış ve Türk dış politika oryantasyonunu tam olarak değiştirmemiştir. Üstelik Batılılaşma hedefi Özal’ın gündeminde daha fazla yer almış ve ABD ve AB ile işbirliğine özel bir önem atfetmiştir. Bu suretle, geleneksel dış politika tercihi yine etkin olmuştur. Dolayısıyla da Özal genel dış politika çizgisine bazı yenilikler getirdiyse de, Türk dış politika geleneğini kökünden değiştirememiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılışının hemen ertesinde 1992’de Başbakan Süleyman Demirel’in yapmış olduğu bir konuşmada “Adriyatik’ten Çin seddine kadar büyük Türk Dünyası hayali” Türkiye’nin dış politikada dikkatlerini çevirmesi gereken hedef olarak belirlese dahi, daha bölgesel güç olarak gerekli etkinliğe sahip olamamış ve dış politikası terörizmle şekillenen iç politikasının devamı olan Türkiye için ulaşılması ve uygulanması zor bir hayal olarak görülmüştür. Ayrıca, bu ifade Türkiye’nin kontrol edilmesi gereken bir potansiyel olduğu konusunda batıda infial uyanmasına sebep olmuştur. Demirel dönemi içinde her ne kadar Bulgaristan ve Romanya ile ilişkiler her iki tarafıca tatmin eden düzeye getirilirken, Orta Asya Türk kökenli ülkelere açılma yoluna gidilmiştir. Ancak, özellikle Ortadoğu konusunda aktif olmayan, dikkatli bir politika izlenmesi tercih edilmiştir…

 

1999 Şubat ayında terörist başı Abdullah Öcalan’ın yakalanışı ile PKK terör örgütünü çökertmeye yönelik ABD ve batının desteğinin arayışı çabaları Türkiye’nin dış politikasının iç politikanın devamı olarak en yüksek seviyeye çıkmasına neden olmuştur. Bu dönemde ABD ve batı ile ilişkilerdeki bütün öncelikler terör örgütünün etkisiz kılınmasına odaklanmıştır.  Kasım 2002 tarihinde iktidara gelen Başbakan Abdullah Gül yönetimindeki AKP ülkenin terörizmle iç, içe olmuş dış politikasını devralarak işe başlamıştır. Mevcut hükümet Mart 2003 tarihine kadar sürdürülmüş ve bu tarihte istifa ederek, görevi Recep Tayyip Erdoğan’a devretmiştir. Bu süreç içinde parti yapılanmasıyla meşgul olan iktidar partisi dış politikada pasif bir etkinlik göstermiştir. Bu arada Türkiye 2001 yılında TBMM’de aldığı kararla NATO’nun Afganistan’da konuşlandırdığı Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti ISAF bünyesinde görev almıştır.

 

Hükümet ilk etkin dış politika hareketini ABD’nin Irak’a müdahalesi nedeniyle, TBMM’ne sunulan 1 Mart Teskeresi’nin oylanması sırasında göstermiştir[2]. Teskere meclisteki oylama sonrası reddedilmiştir. Bu karar her ne kadar, Amerikalılarda hayal kırıklığı yaratmış, Türk hava sahasını, liman ve topraklarını en önemlisi İncirlik Hava Üssü'nü kullanamayan ABD’nin Irak işgali sırasında büyük bir başarısızlığa uğramasına ve ağır bir ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kalmasına neden olmuşsa da Türkiye’nin bağımsız olarak, sonuçlarını katlanmayı göze aldığı önemli bir dış politika kararı olarak görülebilir.

 

Türkiye bu karar öncesi gerek, ABD ve gerekse, Avrupa Birliği ile gerekli girişimlerde bulunarak onların tutumlarını öğrenmeye ve AB’nin desteğini almaya çalışmışsa da her hangi bir olumlu sonuca ulaşamamıştır. Sonuçta kendi kararını kendisi vermiştir. Ancak, daha yeni iktidar olan AKP’nin dış politikadaki tecrübesizliği daha sonra ABD’nin misillemesi ile karşılaşmış ve çuval olayı ile beraber Türkiye’nin Kuzey Irak’taki mevcudiyeti son bulmuş ve Kuzey Irak’ta Kürt yönetiminin oluşturulması önlenememiştir.

 

 

AKP 2007’de yapılan ikinci dönem seçimlerine kadar ağırlığını AB ile uyum çalışmaları ve ABD ile arayı düzeltme faaliyetlerine vermiştir. AKP ikinci dönemde iktidara gelmesinden sonra edinmiş olduğu dış politika tecrübesini yeniden yapılandırma gereğini duymuştur. AB’nin devamlı oyalayıcı ve engelleyici tavrı, Almanya ve Fransa’nın alınmış olan kararlar hilafına yeni çözümler üretmesi Türkiye’nin bu kuruma olan güvenini ve ciddiyetini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Türkiye yavaş, yavaş ABD ve AB baskısından kurtularak yüzünü kendi yakın doğu çevresine doğru çevirmeye başlamıştır. Çünkü bu dönemde Avrupa kıtasının ihtiyacı olan enerjinin Ortadoğu ve Orta Asya’dan sağlanmasında Rusya etkisinin bertaraf edilmesi arayışları Türkiye’nin stratejik öneminin tekrar gündeme gelmesine neden olmuştur. Enerji ulaşım hatlarının ortasında Avrupa’ya tek geçiş kara parçası olan Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemde Varşova Paktı tehdidinin ortadan kalkmasıyla NATO ve Avrupa ülkeleri nezdinde kaybettiği stratejik prestijini yeniden kazanmıştır. Türkiye’nin ortaya çıkan bu fırsatı bir avantaja dönüştürmek için 2009 yılı başından itibaren yeni dış politika stratejisi planladığını ve bağımsız olarak uygulamaya koyduğunu görmekteyiz.

 

Türkiye’nin Yeni Dış Politikasına Etken Olan Faktörler

 

2000’li yıllarda Dünya konjöktüründe Türkiye’nin bu şekilde hareketine etken olan faktörleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

 

§ ABD’de 2009 yılında daha yumuşak bir dış politika stratejisi uygulamayı programlamış yönetimin Başkan Barak Obama ile işbaşına gelmesi ve Türkiye’ye gerekli önemi verdiğini göstermesi açısından ilk ziyaretlerinden birini yapması ile Bush dönemindeki şüpheci ilişkiler karşılıklı güven ortamına dönüşmüştür. Başkan Barak Obama, Başkan Bush’un Türkiye üzerinde uygulamış olduğu tek taraflı küskün politikayı bırakarak, Türkiye’nin bölgede ABD için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyması tekrar işbirliği ortamının sağlanması açısından son derece önemli bir girişim olmuştur.

 

§ ABD’nin Afganistan, Irak, İran, Kuzey Kore gibi büyük sorunlarla neredeyse tek başına mücadele etmesi zorunluluğu bu ülkenin Ortadoğu’nun barış ve istikrarı gibi bölgesel sorunlara eğilmesini, diğer ülkeler üzerinde etkin bir kontrolünü sınırlamaktadır. Bunun yanı sıra Orta Asya devletleri nezdin deki girişimlerinin getirdiği başarısızlık artık, tek kutuplu bir güç olarak her yere yetişemediği sonucunu getirmektedir. Bu husus Türkiye gibi bölgesel anlamda lider olabilecek ülkelere fırsat sağlamaktadır.

 

§ Rusya’nın ABD’ne karşı çıkışı ve tek kutuplu bir iradenin kabul edilemeyeceğini açıklaması. Buna paralel olarak, özellikle Orta Asya devletlerinde ve Kafkaslarda uyguladığı yeni stratejisinin sonucunda bu devletlerin Rusya etkisi altına girmeleri tehlikesinin ortaya çıkması. Bunların kendilerini anlayacak ve batı ile entegre olan Türkiye’ye yaklaşma arzu ve iradelerini gündeme getirmektedir. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesine ABD ve batının seyirci kalması bölgesel barış ve istikrarın uzaktan sağlanamadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

 

§ AB’nin gerek Afganistan, gerek Irak savaşı ve gerekse İran konusunda etkin bir dış politika uygulayacak mekanizmadan yoksun olması. Bu konularda batı ülkelerinin münferit olarak veya BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi sıfatıyla yaklaşımlarda bulunması AB’nin etkin bir aktör olarak rol oynamasının mümkün olamadığını göstermektedir. Buna paralel olarak, Avrupa ülkelerinin kamuoyunun olumsuz tepkileri ülkelerin bireysel olarak etkin bir rol oynamasında sınırlamalar getirmektedir.

 

§ Suriye’nin Varşova Paktı yıkılışından sonra düştüğü yalnızlığı izole edecek ve kendisini batıya prezente edecek ve köprü vazifesi olacak bir ülkeye olan ihtiyacı ve bunun sonucu olarak Türkiye’ye yaklaşma çabaları.

 

§ Filistin sorununda Mısır’ın yaptığı arabuluculuğun bütün Arap camiası tarafından başarısız bulunması. İsrail ile sorunları çözmede etkin olabilecek şekilde güvenilir ve kendilerini anlayabilen tek ülkenin Türkiye olması. Türkiye’nin bu konularda tarihin derinliklerinden gelen altyapısı nedeniyle aktif rol oynamaya yönelik arzusunu ortaya koyması.

 

§ Irak’ta kurulan üç bölgeli yönetim yapısı içinde Türkiye’nin tarihi ve coğrafi geçmişinin etkinliğini sürdürmesi. Irak merkezi hükümeti tarafından İran ve Suriye etkilerine karşı dengeleyici olarak Türkiye’nin etkin bir güç olarak görülmesi. Bunun yanısıra, ABD tarafından dahi, Irak kuzeyindeki Kürt yönetiminin taleplerine karşıda denge unsuru olarak Türkiye’nin rol almasının istenmesi.

 

§ İran’ın nükleer programı nedeniyle oluşan batı baskısına karşı yalnızlığını gidermek için Ortadoğu’da tek dayanak olarak Türkiye’yi görmesi Türk İran ilişkilerine ivma kazandırmıştır. Batıya yüzünü dönmüş Türkiye İsrail ile dengeli ilişkiler kurmuş dış politikasıyla İran için bir çıkış noktası olabileceği değerlendirilmektedir.

 

§ İsrail’in yeni ABD Başkanı Obama ile ilişkilerinde olan sıkıntı onu Ortadoğu’da yalnızlığa itmekte ve fevri davranmasına sebep olmaktadır. Birçok Arap ülkesi tarafından da sahip olduğu düşünülen nükleer silahlar ve Gazze’deki saldırgan tavırlarıyla hasım olarak görülmesi, onu Türkiye’ye daha yakın olmaya zorlamaktadır. Türkiye bu avantajı bir koz haline getirerek, Ortadoğu bölgesi istikrar ve barış ortamını tesis etmekte kullanabilir.

 

Türkiye Bölgesel Bir Güç Olarak Ne Yapmalı?

 

Yukarıda bahsedilen faktörler bir bütün olarak değerlendirildiğinde özellikle, Ortadoğu bölgesinde bölgesel dengeyi sağlayarak, istikrar ve barışı idame ettirecek bir otoritenin mevcut olmadığı görülmektedir. ABD halen angaje olduğu Afganistan, Irak, İran gibi münferit sorunlarla uğraşmaktadır. Rusya, Orta Asya ve Kafkaslarda yapılanmaya çalışmaktadır. AB’nin ise, kurumsal güç olarak hareket edebileceği mekanizmadan yoksun olduğu için etkinlik sağlaması mevzu bahis değildir. Bu durum Türkiye açısından Ortadoğu’da gerekli dış politika etkinliğini sağlayacak ortamı hazırlamaktadır. Türkiye bu politikasını uygularken bir tarafı kayırarak, diğer tarafı kıracak politikalardan kaçınarak akılcı bir program uygulamalıdır. Filistin sorunu veya Suriye ile İsrail arasındaki sorunların Suriye Başkanı Beşir Esat’ın vurguladığı gibi; Suriye ile barışık, İsrail ile çatışan bir Türkiye tarafından çözülmesi oldukça zor bir olasılık olarak görülmektedir. Bu bakımdan Türkiye Ortadoğu’da şu anda elde etmiş olduğu avantajı bölgesel bir güç unsuru olma konumuna çevirebilmek için mutlaka belirli bir kurumsal yapı içine sokmalıdır. Organize olarak kurumsallaşan tüzel kişilik altında tesis edilecek mekanizmalar ile karşılıklı sorunlarını hallederek barış ve istikrar ortamını sağlamaya muktedir olabilir. Gerekirse bu kuruma İsrail’de üye olabilmeli ve artık Araplar Ortadoğu’da İsrail ile birlikte yaşamaya alışmalı ve katlanmalıdırlar. Bu kurumun tesisinde dış etkenlerin olumsuz etkisini asgariye indirmek için ABD, BM ve Rusya gibi ülkelerin desteği alınmalıdır. Girişilen iş son derece güç ve zorlu bir yol olarak görülmektedir. Ancak, bu husus bölgesel güç olmanın gereği olarak görülmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Alexander Murinson, The Strategic Depth Doctrine of Turkish Foreign Policy, Middle Eastern Studies,13 March 2007

[2] 1 Mart Tezkeresi, Irak krizi konusunda Hükümet tarafından 25 Şubat 2003'de TBMM'ye sunulan ve tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet'e yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi”