Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 12-13 Ocak 2010 tarihleri arasında Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin’in davetlisi olarak Moskova’ya bir çalışma ziyareti gerçekleştirmiştir. Erdoğan’ın iki gün süren temasları öncesinde, Türk-Ermeni protokolleri ve bu çerçevede Ermenistan’a Rusya tarafından baskı yapılması konusu, Güney Akım ve Nabucco Projeleri, "Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı" ve "Mavi Akım-II Projesi", Ceyhan limanına kurulması planlanan rafineri projesi, “al ya da öde” şartının kaldırılması veya hafifletilmesi, Nükleer enerji santralleri ve gerileyen ticaret ve turizm hacmi, Tuz gölü doğalgaz depolarının inşası, Irak’ta enerji işbirliğinin geliştirilmesi ve bir dizi ortak konularının ele alınması, aynı zamanda gündemde olan bölgesel ve uluslararası sorunların masaya yatırılmasının plânlandığı tahmin edilmekteydi. Vizelerin kaldırılması yönünde de Türk başbakanın girişimlerde bulunacağı beklenmekteydi.

 

Önceden görüşülmesi tahmin edilen bütün konulara değinildiği, bazı konularda somut adımlar atıldığı görülmektedir. Özellikle nükleer enerji santralleri konusu ve vize sorunundaki gelişmeler, Erdoğan’ın Rusya ziyaretinin en ön plâna çıkan flaş gelişmeleri oldu.

 

Nükleer Santral İhalesi

 

Erdoğan’ın Rusya ziyaretinde görüşülen konular ve sağlanan gelişmelere kısaca değinmekte fayda vardır. Bu ziyaret esnasında somut olarak ilerleme sağlanan konu, nükleer enerji santralleri üzerinde uzlaşılan gelişme olmuştur. Hatırlanacağı üzere yaklaşık 40 yıldır üzerinde çalışılan ve son kez Türkiye Elektrik Ticareti A.Ş.’nin (TETAŞ) nükleer santral ihalesinde yaşanan sorunlar sebebiyle, hükümet bu konuyu ihalesiz çözme yoluna gitmektedir.

 

Hatırlanacağı üzere, Mersin Akkuyu’da yapılması plânlanan nükleer santral ihalesini tek katılımcı olan JSC Atomstroyexport-JSC, Inter Raoues ve Park Teknik’ten oluşan Rus-Türk şirketler grubunun kazandığı ihalede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Nükleer Santral İhalesi Yönetmeliği’nin 5. ve 10. maddeleri için yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Kurul, ayrıca Danıştay 13. Dairesi tarafından yönetmeliğin 7. maddesi için daha önce verilen yürütmenin durdurulması kararını da yerinde bulmuştu. Daha önce de Rusya’nın kazandığı Tüpraş ve Erdoğan Saldırı Helikopterleri projelerinde de benzer şekilde iptaller söz konusu olmuştu.

 

Türkiye’nin nükleer santral ihalesini iptal etmesinin ardından gerçekleşen bu ziyaretle, Rusya’nın gönlünün alınması da hedeflenmiş ve nitekim nükleer santral konusu devletlerarası anlaşmaya dönüştürülerek, Rusya’ya verileceği açıklanmıştır. Yine hatırlanacağı üzere Sovyetler Birliği döneminde Seydişehir Alüminyum Fabrikası, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi yatırımlar ihalesiz olarak devletlerarası anlaşma gereği Sovyetler Birliğine verilmişti. Anlaşılan benzer bir yöntemle, bu defa Nükleer Santral yapımı Rusya’ya verilecektir. Şunu da belirtmekte fayda vardır; Türkiye’nin Batılı müttefikleri Türk-Rus ilişkilerinin ticaret, turizm, inşaat gibi alanlarda gelişmesine olumlu bakmakta, hatta teşvik bile etmektedir. Ancak enerji, nükleer enerji, savunma sanayi gibi stratejik konularda Türkiye’nin Rusya ile yakın mesai içerisine girilmesine sıcak bakmamaktadırlar. Batılı müttefiklerimizin bu konudaki olumsuz bakışı zaman zaman da basına yansımaktadır. Dolayısıyla da Rusya ile yapılan ihalesiz nükleer işbirliğinin bundan sonra benzer yöntemle diğer ülkelerle de yapılması beklenebilir. Özellikle Güney Kore ile benzer işbirliğinin çok yakın olduğu düşünülmektedir.

 

Al ya da Öde veya Almadığını da Öde

 

Erdoğan’ın Rusya ziyaretinde ümitli gidilen bir konu doğalgazda Türkiye’yi sıkıntıya sokan “al ya da öde” şartının kaldırılması ve/veya hafifletilmesi gelmekteydi. Zira Türkiye’nin son yıllarda en büyük hatalarından birisi doğalgaz anlaşmalarında “al ya da öde” şartı sebebiyle sıkıntı yaşamasıdır. Bu sıkıntının iki ana sebebi vardır. Birinci sebep, Türkiye’de doğalgaza sürekli yapılan zamlardır. Ekonomik krizle beraber doğalgaza sürekli yapılan zamlar, tüketici üzerinde olumsuz etkide bulunmuş ve doğalgaz tüketicisi daha az doğalgaz kullanmaya çalışmıştır. Neticede ise Türkiye taahhüt ettiği doğalgazı alamamıştır. Şimdi ise sadece Rusya’ya alamadığı doğalgazın parası karşılığı bir milyar dolar ödemek durumundadır. Benzer bir durum daha önce de İran’la yaşanmıştı. Görüldüğü üzere Türk tüketicisine zam yapılarak kullandırılamayan doğalgazı parası maalesef ki, ödenmek durumundadır. Rusya’nın bu konuda pek taviz vermediği görülmektedir. Erdoğan’ın görüşmesi öncesinde yaklaşık bir yıldır Gazprom ile sürdürülen bu alandaki görüşmelerden de sonuç alınamamıştır. Rusya, hem gazın re-exportunu ve hem de “al ya da öde” şartının kaldırılmasına sıcak bakmamaktadır. Erdoğan’ın bütün ısrarına rağmen Rusya bu konularda geri adım atmamıştır.

 

Doğalgaz Depolama Sorunu

 

Bu konudaki ikinci önemli konu ise doğalgaz depolama sorununun hâlâ devam ediyor olmasıdır. Türkiye ilk doğalgaz anlaşmasını 1984 yılında SSCB ile yapmıştır. Yaklaşık 36 yıldır Türkiye doğalgaz ile yaşamaktadır. Ancak şimdiye kadar, Silivri’de yapılan ve Türkiye’nin en fazla birkaç günlük ihtiyacını karşılayabilecek küçük bir depodan başka herhangi bir doğalgaz deposu yapamamıştır. Her ne kadar depolama sorunu pahalı ve çevresel etkileri olan bir konu olsa da, “al ya da öde” şartı sebebiyle her yıl Rusya ve İran’a ödediğimiz parayla rahatlıkla bir doğalgaz depolama tesisi yapılabilir. Bu konuda “al ya da öde” şartının yanısıra milli güvenlik ve ekonomik güvenlik sebepleri de vardır ki, bunun para ile ölçülmesi mümkün değildir. Türkiye bugün ısınmadan sanayiye, elektrik üretiminden hayatın diğer alanlarına kadar doğalgaz kullanmaktadır. Alınan gazda siyasi sebeplerle, doğal afetler sebebiyle veya diğer sebeplerle yaşanacak bir sorun Türkiye’yi zor durumda bırakabilir. Doğalgaz petrol gibi de değildir. Hem ikâmesi ve hem de taşınması son derece güçtür. Dolayısıyla da bu sorunun bir an önce çözülmesi gerekmektedir. Ancak, son görüşmelerde bu konu da maalesef çözülememiştir. İki liderin görüştüğü Rusya’ya ödenecek olan yaklaşık 1 milyar dolarlık alınmayan gazın bedelinin ödenmemesi ve/veya ertelenmesi konusunda hiçbir ilerleme sağlanamamıştır.

 

Protokoller ve Dağlık Karabağ Sorunu

 

Dağlık Karabağ konusunun iki liderin görüşmelerindeki ana konularından birisini oluşturacağı muhakkaktı. Nitekim öyle de oldu. Başbakan Erdoğan’ın Moskova görüşmeleri sonrasında 13 Ocak günü Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un resmi bir ziyaret için Erivan’a gitmesi de bunun kanıtıdır.([1]) Erdoğan’ın Moskova’da bulunduğu gün 12 Ocak’ta Ermenistan Anayasa Mahkemesi protokolün anayasal uygunluğunu da görüşmüştür. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, Rusya ile Ermenistan konusunda sessiz ve yeterince aktif bir politikanın sürdürüldüğünü ifade etmesi, Moskova ziyaretinde ana gündem maddelerinin başında Dağlık Karabağ konusunun olduğunu göstermektedir.

 

Görüşmelerde Erdoğan, Rusya’nın Ermenistan’a baskı yapmasını istemiştir. Rusya ise bu konuda elinden geleni yapacağını söylese de, Başbakan Putin’in açıklamaları Türkiye’de hayal kırıklığı yaratmıştır. Zira Putin “Komşularımızın geçmişten gelen tüm sorunlarının çözümü konusunda duyarlıyız ancak, Ermenistan-Türkiye İlişkileri ile Karabağ Sorununun birbiriyle ilişkilendirilmemesi, her iki konunun ayrı ayrı müzakere edilmesi gerekir” demiştir. Bu elbette ki, Erdoğan’ın Putin’den beklediği cevap değildi. Ancak bütün bunlara rağmen, gelişen Türk-Rus ilişkilerinin bölgesel sorunların çözümünde etkisini göstereceği düşünülmektedir.

 

Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde önemli gündem maddelerinden biri de, Gürcistan’ın Rusya ile yaşadığı sorunlar ve Ankara’nın önerdiği Kafkas İşbirliği ve İstikrar Platformu’nun hayata geçirilmesi konuları olmuştur. Ancak önemsenecek bir gelişme elde edilememiştir.

 

Ekonomik ve Ticari İlişkiler

 

Gündemin önemli maddelerinden birisi de 2009 yılında yaşanan küresel ekonomik kriz ve gümrük sorunları nedeniyle gerileyen ticaret hacminin 2008 seviyesine çıkarılması için alınacak önlemlerin müzakere edilmesi olmuştur.

 

Türkiye’nin ihracat rakamlarına ve ekonomik büyüme hızına paralel olarak gelişen Rusya ile ekonomik ilişkiler 2008’de zirve yapmıştı. Almanya’yı da geride bırakarak 2008’de 37,8 milyar dolara ulaşan toplam ticaret hacmi 2009’da yüzde 50’den fazla küçülerek 22 milyar dolara düşmüştür. Toplam ticaret hacminde ihracatın payı 3,24 milyar dolardır. Bu ziyarette ekonomik ve ticari ilişkilerin yeniden canlandırılması için nelerin yapılabileceği ele alınmıştır. Özellikle gümrükler konusunda ilerlemeler sağlanması ve tavuk ihracatı gibi konularda bazı gelişmeler sağlandığı görülmektedir.

 

Boru Hatları Ve Enerji

 

Erdoğan’ın Moskova ziyaretinin ana gündem maddelerinden birisini hiç şüphesiz ki, enerji başlığı oluşturmaktadır. Güney Akım ve Nabucco Projeleri, "Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı" ve "Mavi Akım-II Projesi", Ceyhan limanına kurulması planlanan rafineri projesi, Irak’ta enerji işbirliğinin geliştirilmesi, konuları da enerji başlığı altında görüşülen konular arasındadır.

 

Güney Akım ve Nabucco Projeleri, Başbakan Erdoğan ve Silvio Berlusconi’nin “rakip değil” dediği ve fakat Vladimir Putin’in ısrarla “bu iki proje rakiptir” dediği, Güney Akım ve Nabucco Projeleri de masaya yatırılmıştır. Bilindiği gibi Putin’in Türkiye ziyareti esnasında Türkiye Güney Akım’ın Türk kıyılarından ve münhasır ekonomik alanlarından geçmesine izin vermişti. Türkiye ise kaynak sıkıntısı çektiği için Rusya’yı Nabucco’ya davet etmişti. Ancak Rusya Nabucco’nun içerisinde yer almayacağını net bir şekilde açıklamıştı.

 

Bu görüşmede Rusya yeniden Nabucco’ya davet edilmiş olabilir. Şunu da belirtmek gerekir ki, 17 Ocak 2010 tarihinde Ukrayna’da yapılan seçimler sonrasında Rusya ile uyumlu birisinin Ukrayna’da yönetime gelmesi durumunda, Rusya’nın Güney Akım Projesi’nin rafa kaldırması beklenebilir. Ukrayna’da yapılan seçimlerde ilk turda hiçbir aday tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamamıştı. Ancak Yuliya Timoşenko ve Viktor Yanukoviç, 7 Şubat’ta yapılacak seçimlerin ikinci turu için yarışacakları belli olmuştur. Dolayısıyla da, Rusya’yla daha az sorunlu yeni bir dönemin başlanacağı söylenebilir.

 

Her ne kadar Rusya hiçbir şey olmamış gibi Güney Akım konusundaki gelişmelerini sürdürürken, şunu da söylemekte fayda vardır: Türkiye hesabını Rusya’nın Güney Akım’ı gerçekleştirmeyeceği ve bu sebeple de Nabucco’nun rakibi olmasına rağmen, bu projenin desteklenmesinin Türkiye’nin çıkarına olduğu düşünülmektedir. Biz de bu şekilde düşünüyoruz. Ancak şunu da akıldan çıkarmıyoruz. Yaklaşık 200 yıl önce yaşamış olan Rus şair ve diplomat Feyedor Tutçev, “Rossii umom ne ponyat, arşınom ne izmerit” demişti. Yani, “Rusya’yı akıl ile anlamak, arşın ile ölçmek mümkün değildir” Evet, Rusya bazen ekonomik gerekçeleri bir yana bırakarak, stratejik sebeplerle bazı projeleri hayata geçirebilir. Dolayısıyla da buna hazırlıklı olmak gerekir. Biz Güney Akım yerine şimdilik İkinci Mavi Akım Hattı’nın daha şanslı olduğunu düşünmekteyiz.

 

Enerji alanında özellikle Türkiye’nin beklentileri arasında yer alan Samsun-Ceyhan Boru Hattı Projesi bu görüşmeyle somut çerçeveye çekilmektedir. Rus ve Kazak petrolünü Akdeniz’e taşıması plânlanan bu petrol boru hattı ile taşınacak petrolü işlemek için Ceyhan limanına bir de rafineri yapılması gündemdedir.

 

Vize Konusu

 

Vize konusu gibi Rusların şimdiye kadar kesinlikle karşı çıktığı, Türkiye’den işçi göçünün kontrol altına alınması ve Kafkasya’daki bazı gelişmeler ile Türkiye’nin zaman zaman ilişkilendirilmesi sebebiyle, Rusya Ankara’ya vize uygulamayı kaldırmak istememekteydi. Ancak Rus tarafının Erdoğan ile görüşmesinde “gündemimize aldık üzerinde çalışacağız” şeklindeki açıklamaları doğrusu bizi de şaşırtmıştır. Eğer bu bir manevra değilse ve Medvedev’in ziyareti esnasında çözülecek hale gelmişse, bunun çok önemli gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, son yıllarda Türkiye ile Rusya arasındaki görüşme konuları paket şeklinde olmaktadır. Bütün konular paketin içerisine konularak, çözüme gidilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla da vize konusu da paketin içerisinden çözülerek çıkarılabilir. Ancak bu bir manevra da olabilir.

 

STRATFOR’un Analizi

 

ABD’nin düşünce kuruluşlarından STRATFOR’un 2010 yılı küresel eğilim ve risk beklentilerini açıkladığı raporda, Rusya’nın 2010’da eski Sovyet ülkelerindeki etkinliğini yeniden kazanarak, küresel anlamda etkili bir süper güç haline gelmeyi plânladığı öngörülmüştür. Ancak STRATFOR’un raporunun ilginç yanı, Rusya’nın Ukrayna, Kazakistan, Beyaz Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan’da hâlen var olan Batı ve Türk etkilerini ortadan kaldırarak, eski Sovyet coğrafyasında siyasi bir blok oluşturmayı planladığını öngörmesidir. Zira bu değerlendirmeye göre, 2010 yılında Azerbaycan başta olmak üzere bölgedeki Türk etkisi sıfıra inecektir. Türkiye’nin 2009 yılı performansına baktığımızda Türkiye’nin Ortadoğu’da etkinliğini artırmasına rağmen, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk coğrafyasını ihmal ettiği ve Ermenistan ile de imzalanan protokoller sonrasında da Azerbaycan’daki etkisinin azaldığı söylenebilir. 2009 yılına göre değerlendirdiğimizde, 2010 yılında Türkiye’nin bölgede etkisinin azalmaya devam edeceğini öngörebiliriz. Ancak etki azalmasının STRATFOR’un iddia ettiği boyutlarda olmayacağını düşünmekteyiz. Zira bölgedeki ülkelerin kendi politikaları, tam etken bir Rus etkisine izin vermemektedir.

 

Sonuç ve Değerlendirme

 

Doksanlı yıllar boyunca kıyasıya rekabet yaşayan Türk-Rus ilişkileri, bugün tarihinin en başarılı dönemlerini yaşamaktadır. Ancak, iki ülkenin var olan işbirliği düzeyi ile yetinmek istemediği de anlaşılmaktadır. Bugün iki ülke ilişkilerinin Ermenistan ve Irak gibi üçüncü boyutlarının da rahatlıkla görüşüldüğü bir dönemi yaşamaktayız. Ekonomik ve ticari anlamda birbirini tamamlar nitelikteki yapıları sebebiyle, geniş perspektifleri bulunan ilişkilerin stratejik boyutu ise halen tartışılmaktadır. Bir taraftan iki ülke arasında helikopter ihalesi, nükleer santral ihalesi gibi stratejik boyuttaki konularda halen çekincelerin olması, diğer taraftan iki ülke liderleri arasında yaşanan yakın dostluk ve işbirliği çabaları, Türk-Rus ilişkilerini herkesimin yakından takip edecek kadar önemli kılmaktadır.

 

Rusların ilginç bir özelliği vardır; Rus devlet başkanları ve başbakanları genelde dostluk ziyaretleri yapmazlar. Ve ziyaretler esnasında da mutlaka bazı anlaşmalar imzalamak isterler. Bu sebeple de Mayıs veya Haziran ayında yapılması planlanan Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in ziyareti esnasında bazı ciddi anlaşmaların yapılması beklenebilir.

 

Ve elbette bölgede yeni şartların oluştuğu, yeni bir döneme girdiğimizi de belirtmemiz gerekmektedir. Şimdiye kadar Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin yakınlaşmasında hep batı faktörü konuşulmaktaydı. Oysa, bunun artık bir de Çin faktörü açısından ele alınması gerekmektedir. Çin’in hızlı büyümesi ve bölgeye inmeye başlaması, bölgedeki bütün dengeleri değiştirmiştir. Türkiye’nin bu yeni şartlara adapte olması gerekmektedir. Şimdiye kadar Rusya ile Türkiye arasında ne zaman ki, bir yakınlaşma olsa, bu hep batı karşıtlığı düzlemine oturtulmuştur. Ancak, biz yaklaşık son 3 yıldır Çin faktörüne dikkat çekmeye çalışmakta ve Rusya ile Çin ilişkilerine yeni bir bakış açısı geliştirmeye çabalamaktaydık. Biz, Rusya ile Çin’in birbirlerini stratejik müttefik olarak adlandırmalarına rağmen, Rusya için en büyük tehdidin Çin olduğunu düşünmekteyiz. Bize göre Rusya önümüzdeki on yıllarda Batı’nın rakibi değil de, bir parçası haline gelecektir. Yükselen Çin’e karşı Rusya’nın ABD, Japonya ve Türkiye ile beraber hareket edeceğini öngörmekteyiz. Çin’in Hazar bölgesine kadar inerek Türkmenistan ve Kazakistan doğalgazını almaya başlaması ve bölgede Türkiye ile Rusya’nın çıkar alanlarını tehdit etmeye başlaması da, Türk-Rus ilişkilerinin yakınlaşmasının bir başka sebebidir. Diğer yandan Şanghay İşbirliği Örgütü de, Rusya’nın son yıllardaki en büyük stratejik hatalarından birisidir ve Çin bu örgütü, Orta Asya’da etkinliğini artırmak için bir platform olarak kullanmıştır. Bundan sonra bölgedeki Çin faktörü Türk-rus ilişkilerine başka bir boyut eklemiştir. Bu konuyu EkoENERJİ’deki diğer yazılarımızda ve TÜRKSAM’ın www.turksam.org web adresinde analiz etmeye devam edeceğiz.

 

Bu makale 1 Şubat 2010 tarihli EkoENERJİ dergisinin Dış Politika köşesinde yayınlanmıştır:

 

([1]) Lavrov, bu tarihin tesadüf olduğunu açıklamıştır.