Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 10. Zirve Toplantısı 15-16 Eylül 2010 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ev sahipliğinde gerçekleşen toplantıya Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev[1], Kırgız Cumhuriyeti Geçiş Dönemi Devlet Başkanı Roza Otunbayeva ve Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbangulu Berdimuhamedov katılmışlardır.[2]

 

Zirve Çırağan Sarayı’nda yapılmış ve bu tür zirvelerde alışıldığı gibi yaklaşık 10 madde değil, 60 maddelik bir sonuç bildirgesi yayınlanmıştır. İçerisinde son derece önemli maddelerin bulunduğu bu sonuç bildirgesinin bundan sonra nasıl hayata geçirileceği elbette merak konusudur. Zira bu konuda ciddi şüpheler bulunmaktadır. Bu kararların hayata geçirilmesi için Ankara’nın bir yol haritasından yoksun olduğu görülmektedir.

 

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı İstanbul’da dört ülkenin devlet başkanları ile bir araya gelerek son derece önemli kararlar alıyor. Ancak bu zirve Türk kamuoyunda ve özellikle de medyada pek yer alamadı. Hatta devletin resmi kanalı TRT’de bile aynı tarihlerde Türkiye’de bulunan İran Cumhurbaşkanı Yardımcısının haberi 4 Türk cumhuriyeti liderinin haberinden daha önce yer alabildi.

 

Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesinde müzakere dilinin İstanbul Türkçesi olmasının kararlaştırılması, Türk Konseyi’nin[3] kurulmasının kararlaştırılması ve alınan 60 maddelik karar son derece önemlidir.[4] Ancak Türk zirvesinin kamuoyu ve medyada yeterince yer alamamasının daha derinden incelenmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Bu makalemizde elbette ki, Bu zirvede alınan kararları ve bundan sonra nelerin beklenilmesi ve yapılması gerektiğini tartışmamız gerekirdi. Ancak içinde bulunduğumuz ilgisiz tavır bu konuyu daha geri plana itmekte ve ondan daha da önemli olan bu “ilgisiz” tavrı analiz etmek gerekmektedir.

 

Kamuoyu ve medyanın ilgisizliğinin ana sebebi AKP hükümeti, yönetim erkleri ve medya elitlerinin coğrafi ve kültürel tercihlerinde Ortadoğu ve Arap kavramlarının daha ön plana alınmasıdır. Doksanlı yılların başlarında SSCB’nin dağılması ile Türk devletlerinin bağımsızlığa kavuşması sonrasında ortaya çıkan heyecanın altının bilimsel ve ekonomik verilerle doldurulamaması ve aynı zamanda yanlış politikalar uygulanması sebebiyle Türk cumhuriyetlerine olan ilgi kısa sürede başarısızlığa dönüşmüştür. Ardından Türk cumhuriyetlerine yönelik yeniden uyandırılmaya ve daha aklı başında uygulanmaya çalışılan politikalar bu defa 2002 yılında yönetim erkinin değişmesi ile başka bir mecraya girmiştir. AKP hükümetinin başlangıçta tercihini AB’den yana koyması, sonrasında ise Ortadoğu’nun ön plana çıkmasıyla Türk Cumhuriyetleri arka planda kalmıştır. Basında Arap kültürünün ve coğrafyasının daha ön plana alınarak kamuoyunun bu yönde yeniden yoğrulması, Dağlık Karabağ sorununun Gazze sorununun gerisine düşmesi ve adeta ortaya çıkan Arap hayranlığı da ülkede Türk Cumhuriyetlerine bakışı zayıflatmıştır.[5] Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerde zayıflayan kamuoyu desteğinin arkasında yatan sebeplerden birisi de kamuoyunun ve Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK) bu konulara pek dahil edilmemesidir.

 

Dış Politika STK’lar Neden Devreye Sokulamaz?

 

Türkiye komşuları ile ve özellikle de Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerde sivil girişimin gücünü pek fark etmemiş durumdadır. Dünyada artık sadece devletten devlete ve resmi düzeyde ilişkiler mevcut değildir. Bunun yanında STK’ların devreye sokularak devletten devlete ilişkilerin güçlü ve daim kılınması için halktan halka ilişkiler de teşvik edilmektedir. Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Bu ilişki tarzı dünyanın her yerinde uygulanan ve netice alınan bir yöntemdir. Peki, hal böyle iken Türkiye’de durum nedir? Türkiye maalesef sivil iletişimin gücünü keşfedememiştir. Bu tür ilişkilerde zaman zaman kullanılan STK’lar da da “yandaş” algısı fazlasıyla ön plandadır. “Yandaşlık” olgusu iç politikada ve Türkiye içerisinde TRT’den tutunuz Think Tank’lara karşı tutuma kadar hayatın her alanında karşılaştığımız için artık yadırgadığımız bir husus olmaktan çıkmıştır. Ancak bu olgunun dış politikayı da esir almaya başlaması giderek daha fazla ön plana çıkmaktadır. Bu konuda bile Dışişleri Bakanlığının ve hükümetin etkili olanı değil, “yandaş olanı” tercih etmesi bazı sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. Zira Özbekistan gibi ülkelerin bu alanlardaki hassasiyeti sebebiyle zirveye bile katılmadıkları bilinmektedir.

 

Değerlendirme

 

Geçtiğimiz on yıl içerisinde Ortadoğu yükselen bir coğrafyaydı. ABD’nin uygulamaya sokmaya çalıştığı ve fakat başarısız olduğu Büyük Ortadoğu Politikası (BOP) bu coğrafyayı sadece ABD’nin değil, dünyanın da gündemine oturmuştu. Ancak Arap coğrafyası önümüzdeki on yıl ve sonrasında dünya gündeminden düşmeye aday bir bölgedir. ABD’nin terk etmeye başladığı ve yerine bir bekçi aradığı bu coğrafyada çağrılmadan dahi gitmeye pek hevesli gözükmekteyiz. Oysa ABD Ortadoğu’dan çıkarken yerleşmeye çalıştığı bölge Türk Coğrafyasıdır. Önümüzdeki on yıl ve sonrasında Ortadoğu gözden düşerken Orta Asya –Güney Asya ekseni ön plana çıkacak olan bölgedir. Bu Türk coğrafyası Türkiye’nin doğal misyon alanıdır. Ancak Türkiye bu gerçeği görmekten uzaktadır. Türkiye maalesef Türk coğrafyasından çıkmakta ve Arap kültürü ve coğrafyasına girmeye çalışmaktadır.[6]

 

Bu durumun Türk iç politikasında da yansımaları bulunmaktadır. Zira Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de hakim yönetim erkini oluşturan ana gövdeyi Balkan, Kafkas/Çerkez ve Yörük-Oğuz elitleri oluştururken, artık yönetim elitleri olarak Kürt, Arap ve yüzü Ortadoğu’ya yönelmiş olan Anadolu’dan gelen kesimleri görmekteyiz. Türkiye’de el değiştiren yönetim erki tercih olarak da Türk Coğrafyası yerine Arap coğrafyasını tercih eder hale gelmiştir. Bugün pek fazla fark edilmese de önümüzdeki on yıl boyunca bu değişikliğin daha farklı boyutlarını ve sonuçlarını görmeye hazırlıklı olmak gerekmektedir.

 

NOT: Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 10. Zirve Toplantısının Bildirisi (İstanbul, 16 Eylül 2010) için ekteki linke bakabilirsiniz. http://www.mfa.gov.tr/bildiri.tr.mfa

 

Dipnotlar

 

[1] Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Birinci Zirvesi'nin 2011'de Kazakistan'da, ikinci zirvesinin ise 2012 yılında Kırgızistan'da düzenlenmesi kararlaştırılmıştır.

[2] Bu toplantıların ilki 30-31 Ekim 1992 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen toplantıların ikincisi 18-19 Ekim 1994 tarihlerinde İstanbul’da, üçüncüsü 28 Ağustos 1995’te Bişkek’te, dördüncüsü 21 Ekim 1996’da Taşkent’te, beşincisi 9 Haziran 1998’de Astana’da, altıncısı 8-9 Nisan 2000’de Bakü’de, yedincisi 26-27 Nisan 2001’de İstanbul’da, sekizincisi 17 Kasım 2006’da Antalya’da ve dokuzuncusu da 2-3 Ekim 2009’da Nahçivan’da yapılmıştır.

[3] Türkmenistan daimi tarafsızlık statüsü gereği şimdilik bu konseyin dışında kalacaktır.

[4] Türk İşbirliği Konseyi, "Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri Bakanları Konseyi, Aksakallar Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi ve Daimi Sekretarya"dan oluşacaktır.  Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi'nin İstanbul'da daimi sekretaryası olacak ve ilk genel sekreterlik görevini de Moskova Büyükelçiliğinden yeni emekli olan Halil Akıncı üstlenecektir.

[5] KKTC Cumhurbaşkanının artık bu toplantılara davet edilmeyişi de ayrıca izaha muhtaçtır.

[6] 3 Ekim tarihinin "Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü" olarak kutlanması da kararlaştırılmıştır.