Büyük devletlerin dış politikalarındaki sağlam çizgileri Türk dış politikasında görmek maalesef pek mümkün olmamaktadır. Özellikle Türk dış politikasının en önemli konularının sadece birer iç politika malzemesi olarak görülmesi bu manada artık Türkiye’de sıradanlaşan birer hadise haline gelmiştir. Türkiye Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru hattı mücadelesinin daha en başında Bakü-Supsa konusunda atılan bazı adımları dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in büyük bir zafer olarak görüp iç politikada kullanmaya çalışması bu gibi durumlara verilecek en önemli örneklerden birisidir. Bunların peşi sıra Kıbrıs ve Irak’ta yaşanan hadiseler de maalesef ülkemizde siyaset girdabının dişlileri arasında harmanlanıp kaybolmuş vakıalardandır.

 

Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Cumhuriyet Türkiyesi o günlerin şartları gereği (İkinci dünya Savaşı, Soğuk Savaş v.b. gibi) eski Osmanlı misyonuna ve Türk hinterlandına kayıtsız kalmıştı. Bu durum o günün şartları içerisinde pek fazla yadırganmamıştı. Ancak soğuk Savaşın bitmesi ve ardından da Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması sonrasında bu ilgisizliğin önce heyecan ve ardından da iktidarların siyasal yaklaşımlarına göre değişen birer politika seçeneği halini alması Türkiye’nin Türk dünyası politikasının kısırlaşmasına sebep olmuştur.

 

Son günlerde Türk cumhuriyetleri ve genelde dış Türkler konusunda yaşanan gelişmeler takip edildiğinde maalesef bu konunun da iç politikaya malzeme yapıldığı görülmektedir. Türkiye’nin en temel dış politika önceliği olması gereken bir konunun iç siyaset çekişmesi ve birer “oy kapma” malzemesi yapılması dış politikadaki “politikasızlığımızı” ortaya koyacak acı bir hadisedir.

 

Türklük “Türkiyelilik” gibi kavramların tartışmasının üzerinden fazla bir zaman geçmeden 18-19 Eylül 2006 tarihinde Antalya’da yapılan 10. Türk Dünyası Kurultayı (aslında 16. Türk Dünyası Kurultayı yapılmalıydı) ilk kez Türk Dünyasının iç politikaya bu kadar açıktan kurban verildiği bir olay olarak tarihe geçecektir. Türk Dünyası Kurultayı öncesinde yaşanan bazı hadiseler bütün seçeneklerin tüketildiği ve geriye bir tek “Türk dünyasının” iç politika malzemesi olarak kaldığını gösterir ilk işaretlerdi. Eylül ayı mevcut hükümetin Türk dünyasına yönelik bir dizi girişimine sahne olmuştur. Önce Bilecik'in Söğüt ilçesinde düzenlenen 725. Ertuğrul Gazi'yi Anma ve Söğüt Şenlikleri sırasında yaşanan hadiseler ve ardından da “Türkiye-Avrasya Dış Ticaret Köprüsü” zirvesinin gerçekleştirilmesi alanda mevcut iktidarın Türk dünyası ve milliyetçilik temasına vurgu yapmaya başlayacağının ilk işaretleri olmuştu.

 

Dış politikada (özellikle Irak ve Kıbrıs) bütün kırmızı çizgileri “turunculaşan” iktidar sahiplerinin önce AB ve ardından da Amerika ile olan ilişkilerinin “çuvallaması” sonrasında iç politikada sıkışması uzun süredir unutulan bir dış politika önceliğinin yeniden hatırlanmasına sebep olmuştur. Önümüzdeki yılın seçim yılı olması ve özellikle genç nüfusun sahip olduğu milliyetçi oyların stratejik önem kazanması Türk iç politikasında dış Türkler temasını ön plana çıkarmıştır. Büyük devlet olmanın gereği olarak değil ama; iç politik gerekçelerle yeniden hatırlanan Türk dünyası coğrafyasında bugün oynanan küresel oyundan da fazla haberdar olunmadığı anlaşılmaktadır.

 

Türkiye’nin kendi hinterlandı içerisinde gördüğü ve ilgi gösterdiği coğrafyada aslında başta Rusya Federasyonu, Çin ve ABD olmak üzere birçok küresel ve bölgesel gücün değişik politika oyunları ve bu oyunların şekillendirdiği bölgesel yapılanmalar bulunmaktadır. Bu oluşumlara kısaca bakacak olursak; SSCB’nin yerine Moskova öncülüğünde kurulan politik ve ekonomik gündemi olan BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu), Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın üyesi olduğu gümrük birliği gibi konuları ön planda tutan ekonomik ve ticari ağırlıklı AET (Avrasya Ekonomik Topluluğu), Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan Özbekistan’ın üyesi olduğu askeri, ekonomik ve politik gündemleri olan (Şanghay İşbirliği Örgütü), Rusya, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Ermenistan, Beyaz Rusya’nın üyesi olduğu Askeri nitelikteki KGAT (Kolektif Güvenlik Antlaşması Teşkilatı) gibi örgütler; ABD öncülüğünde organize edilen ve önce GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova) ve ardından da Demokratik Devletler Birliği haline dönüşen ekonomik ve politik örgütün yanı sıra Türkiye öncülüğünde kurulan ve Karadeniz havzasındaki ülkelerin tamamının üye olduğu KEİT (Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) bulunmaktadır. Ayrıca Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'in “Ortalık Asya Birliği” önerisi gibi açılımlar da bulunmaktadır. Bütün küresel ve bölgesel aktörlerin yukarıda bir kısmı verilen bölgesel oluşumlarla oynamağa çalıştığı hegemonya yarışında Türkiye’nin iç politik kaygılarla hatırladığı ve “Türkçe Konuşan Ülkeler Birliği” kuralım gibi hiçbir altyapı çalışması hazırlanmadığı anlaşılan ve “o an akla gelenin söylendiği bir proje” olduğu izlenimi veren bu tür girişimlerle bir yere varılamayacağı aşikardır.

 

Herhangi bir altyapı çalışması yapılmayan ve sanki kurultay sırasında kendiliğinden gelişen bir fikir gibi beyan edilen “İngilizce, Fransızca, İspanyolca konuşan milletler topluluğu gibi, biz de Türkçe konuşan milletler topluluğu kuralım” açıklamasından ve bugüne kadar yapılan kurultaylardan şimdiye kadar elle tutulur somut bir netice alınmayan bu tür girişimlerle “büyük devlet olma”, “Türk dünyası politikası uygulama” ve “itibar edilme” olanağının olmadığı anlaşılmaktadır.[1] Bu yıl onuncusu düzenlenen kurultayda şimdiye kadar alınan kararların (tavsiye nitelikliler de dahil) ne kadarının gerçekleştiğine yönelik devletin elinde bir istatistiki bilgi olup olmadığı merak edilmektedir. Diğer yandan Rusya ve Çin önderliğinde yapılan bütün toplantılara tam kadro en üst düzey katılım sağlandığı halde Türkiye’deki toplantılara neden üst düzey katılımın olmadığının da ciddi bir muhasebesinin yapıldığı ve doğru teşhislerin konulduğu da zannedilmemektedir.

 

Merhum Alparslan Türkeş'in Türk dünyasına bıraktığı stratejik değeri yüksek mirası Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı Sekiz ülke (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moğolistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti), 6 federe devlet, 2 özerk cumhuriyet ve 11 bölgeden topluluk (Rusya Federasyonu'ndan Çuvaşistan, Saha-Hakas ve Altay Cumhuriyetleri ile Kafkas halkları, Kırım Özerk Bölgesi ile Gagauz Bölgesi, İran, Irak, Afganistan, Gürcistan, Batı Trakya, Kosova, Romanya, Makendonya, Bulgaristan, Bosna-Hersek ve Arnavutluk) temsilcilerinin katıldığı “Türk Kurultayı”, 5 yıl aradan sonra Başbakan Tayyip Erdoğan'ın himayesinde yeniden toplanabilmesi hükümetin Türk dünyasının önemini anladığı şeklinde yorumlamak mümkün müdür? Bu yılki zirvenin yapılması öncesinde Başbakanlık nezdinde gerekli altyapı ve politika planlamaları yapılmışmıdır? Tüm bu soruların cevabını en iyi tarihin vereceğine inancımızın tam olmasına rağmen bugünden bazı tahminlerde de bulunabileceğimiz düşünülmektedir.

 

10 yıl öncesindeki fotoğrafa baktığımızda sahnede Turgut Özal, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş'in yanında yer alan Türk Cumhuriyetlerinin liderlerinin hepsi eksiksiz katılmaktaydı. Antalya'da gerçekleştirilen Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı’nda ise Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yüksek seviyeli iki katılımcıydı. Diğer ülkelerden daha düşük seviyeli katılımcılar vardı. Bu çerçevede Kazakistan Devlet Sekreteri Oralbay Abdikarimov, Kırgızistan Başbakan Birinci Yardımcısı Daniyar Usenov, çok sayıda bakan, bürokrat ve akademisyen katıldı.

 

Türk toplulukları arasında daha güçlü bir yapı isteyen Başbakan Tayyip Erdoğan ise üç önemli öneride bulundu. Öncelikle, ekonomi ve ticari alanda, başta enerji olmak üzere karşılıklı yatırımların artırılması ve kendi aramızda bir tahkim kurumunun hayata geçirilmesini de kapsayan bir yol haritası çıkarılmalı. Kültürel alanda dil birlikteliğine yönelik çalışmalarımızı hızlandırılmalı. Ortak tarihimizi yeniden yazmalı, bu okullarda ders kitabı olarak okutulmalıdır. Siyasi konularda ise ‘Türkçe Konuşan Devlet Topluluğu’ kurulmalı ve  Kıbrıs ile Karabağ gibi sorunlarda ortak hareket edilmelidir.Ayrıca Türk dünyasındaki yerel yönetimler ve sivil toplum örgütlerinin işbirliğini de güçlendirilmelidir.

 

Kurultaya katılan tek devlet başkanı olan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev konuşmasında birlik mesajları verdi. Aliyev, “Bizim gücümüz bizim birliğimizdir. Dünyada globalleşme var ve buna uygun olarak birbirimiz ile daha yakın ilişkiler kurup ellerimizi kenetlemeliyiz.” dedi. Kurultayda konuşan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Türk dünyasından yavru vatana daha güçlü destek istedi. Talat, 'Türk dünyasının gönlü bizimle; ama bunun fiili desteğe dönüşmesi için çalışmamız gerektiğini söylerken gerçekçi davranıyoruz.'' dedi. Ancak aynı Talat’ın daha geçtiğimiz aylarda “bizim amacımız bağımsız bir devlet kurmak değil” dediğini de unutmamak lazım. Bağımsızlık istemeyen bir cumhurbaşkanının ülkesini başka ülkeler tarafından tanınması beklentisi içinde olması da zaten beklenemez.

 

Onuncusu düzenlenen Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı için söylenecek çok söz olmakla beraber neticede beklide konuşulması gereken en önemli konulardan birisi Türk dünyası gibi önemli bir konunun iç politika meselesi yerine milli bir mesele olarak görülmesi, Kurultaylarda temennilerin yanısıra uygulanabilirliliği yüksek kararların alınması ve daha sonrada bu kararların uygulanmasının denetlenmesidir. Bu konuda ilk başlanması gereken konu ise geçmişe dönük yapılacak bir çalışmayla şimdiye kadar alınan kararların bir envanterinin çıkarılması, onların uygulanma oranlarının ölçülmesi ve her şeyden önemlisi de bütün bu Kurultayların ve alınan kararların geçmişe dönük olarak Türk dünyasının her köşesinden ulaşılabilir bir internet ortamına taşınmasıdır.

 

Dipnotlar

 

[1] Her şeyden önce, 'İngilizce Konuşan' veya “Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu” gibi kuruluşlar mevcut değildir. Muhtemelen İngilizlerin “Commonwealth”, Frankofonların da Fransızların da “La Communauté” dediği kuruluşlar kastedilmektedir. Bu kuruluşların etkinliği tartışmalıdır. Öte yandan Türk dünyasında da konuşulan Türk lehçelerine adı geçen ülke yönetimlerinin “Türkçe” demesi konusunda sıkıntılar olduğu da unutulmamalıdır.