2015 yılını iki genel seçim ile geçiren ülkemizde, politik mesajlar istikrar üzerine yapılmıştı. Peki gerçekten ülkemiz 2015 Kasım sonrası dönemde siyasi konjonktürde yaşadığı gibi ekonomik çalkantı içinde mi yoksa ekonomi siyasetin aksine istikrarlı mı seyrediyor?

 

Ekonominin gidişatına karar vermek temel makro-ekonomik göstergelerin kıyaslanması yolu ile basitçe ortaya çıkabilir.  Burada önemli olan mevcut durumun ortaya konması ile varılacak sonuçtur.

 

Dış ticaret, işsizlik, ekonomik büyüme, cari açık, turizm verileri bize ülkenin ekonomik yapısı hakkında net bir çıkarımda bulunmamıza olanak vermektedir.

 

Ülkemizin ithalat ve ihracat verilerini içeren dış ticaret verilene bakıldığında 2016 Nisan ayında 2015 yılı Nisan ayına göre ihracatımız yüzde 10,2 azaldı ve 11,9 milyar $ gerçekleşti.  İthalat yüzde 11,9 düşüşle 16,1 milyar $ olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı ise 4,2 milyar $ olarak gerçekleşti. Dış ticarette yaşanan düşüşün en önemli sebepleri Türk dış politikası sebebiyle yaşanan sorunlara ek olarak TL’nin Dolar karşısında değer kaybetmesinden kaynaklanmaktadır.

 

Örneğin Rusya 2015 Nisan verilerinde en yüksek oranda ihracat yaptığımız 12.ülke iken 2016 verilerinde ilk 20 ülke arasında yer almamıştır. Üstelik 2015 Nisan ayında Rusya’ya olan ihracatımız 2014 yılı aynı aya göre de yüzde 43,7 azalmış olmasına karşın. Rusya ile yaşanan siyasi kriz düşünüldüğünde, siyasetin ülke ekonomimize olan etkisini göstermek açısından ne yazık ki çok net bir örnek teşkil etmektedir.  Kurlar açısından ise Nisan 2015’de Dolar TL kuru 2,6559 iken Nisan 2016’da Dolar TL kuru 2,8014 olarak gerçekleşirken siyasi konjonktüre ek olarak kurlar ihracatımızın önünde bir engel daha oluşturmuştur. İthalat gerçekleştirdiğimiz ülkelerden 3.sırada olan Rusya’dan gerçekleştirdiğimiz ithalat ise bir önceki yıl aynı ayına göre yüzde 30 oranında düşmüş olsa da enerji ihtiyacımızın yüzde 70’ini dış ülkelerden gerçekleştirdiğimiz için Rusya’nın bize uyguladığı yaptırımlara aynı oranda karşılık verme şansımız oldukça düşüktür. 

 

Türkiye açısından kanayan bir diğer yara da işsizliktir. Artan nüfusa karşın iş yaratılmasında da aynı artışın sağlanması çok önemlidir. TÜİK verilerine göre işsizlik 2016 Şubat ayında yüzde 10,9 gerçekleşirken, bu oran yükseköğretim mezunu kadınlarda yüzde 14,3’e genç nüfusta ise yüzde 17,4’e kadar yükselmektedir. Yüzde 8,1 ile okur-yazar olmayan grup en düşük işsizlik oranına sahiptir.

 

Mevcut işsizlerin bir önceki işlerine bakıldığında yüzde 49,4’ü hizmet sektöründe faaliyet gösterdiği görülmektedir. Bu anlamda da hizmet sektöründe yaşanan dalgalanmaların toplum geneline, hane halkına direkt etki etmektedir. Dolayısıyla hizmet yoğun sektörlerin öncüleri olan turizm ve bankacılık sektöründeki hareketlilik oldukça önemlidir. Bankacılık sektöründe toplam 47 bankanın 25 tanesi yabancı sermayeli olup pazar payı olarak ağırlık yabancı sermayeye sahip bankalarda olduğu için yine burada dış politika önem kazanmaktadır.

 

Yabancı sermayenin, siyasal, güvenlik ya da bürokrasi sebebi ile kendini tedirgin hissettiği durumlarda ülke ekonomimiz ağır yara almaktadır. Aynı şekilde turizm de ülkemizin siyasi politikalarına karşı çok hassas bir sektör olduğundan hatalı ya da fevri alınan politik kararlar turizm gelirlerimizin kaybı açısından birincil önem taşımaktadır. TÜİK verilerine göre turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16,5 azalarak 4 milyar 66 milyon Dolar olarak gerçekleşmiştir. Buna karşın turizm giderlerimiz yüzde 19,9 oranında artarak 1,5 milyar Dolar seviyesine yükselmiştir. Turizm ve bankacılık sektörünün istihdama katkısı düşünüldüğünde her iki sektörün de korunması ve stratejik kalkınma planlarının olması, hem istihdam açısından hem de GSMH açısından son derece önemlidir. Son dönemde özellikle hatalı politik adımların sebep olduğu Turizmde yaşanan kaybın yalnızca turizm bölgelerimizde yaşanan işsizlik ile değil aynı zamanda cari açık rakamı ile kıyaslandığında da konunun önemi net olarak ortaya çıkmaktadır.

 

TCMB verilerine baktığımız zaman Ocak – Mart 2016 toplam cari açık rakamı 7,8 milyar Dolar’dır. Bu durumda turizm politikamızın yetersizliği, istikrarsız politika ve terör gibi sorunlar milyarlarca Dolar’ın yurtdışına çıkmasına sebep olmaktadır. Buna ek olarak enerji ithalatının da olması cari dengemizi olumsuz etkilemektedir. Cari dengenin diğer tarafında yer alan ve açığı finanse eden en önemli girdilerden olan doğrudan yabancı sermaye yatırımları hesabı ise geçen yıla oranla 4,2 milyardan 2 milyar Dolar’a düşerek cari açığın finansmanı açısından çok ciddi bir sıkıntı yaratmıştır. Buna karşın Türkiye’ye sıcak para girişinde bir önceki yıla göre 3,3 milyar Dolar’lık bir artış olmuştur. Bu da demek oluyor ki son bir yılda uzun vadeli istihdam yaratan yabancı yatırımcı Türkiye’den uzak dururken buna karşın kısa vadeli, tahribat etkisi yüksek yabancı paranın sermaye piyasalarına yatırımı artmıştır. Cari açığın finansmanını oluşturan bir diğer veri de bankaların yurtdışından sağladıkları fonlardır. Bu fonlar yurtiçinde kredi olarak tüketici ya da işletmelere verilmektedir. Bankaların yurtiçindeki fon birikiminin yetersizliğinden kaynaklanan fon ihtiyacını uluslararası piyasalardan sağlaması ile ülkemize fon girişi sağlanmaktadır. Bu rakam en güncel TCMB verilerine göre 4,2 milyar dolar seviyelerindedir. 

 

Sonuç olarak 2015 yılında yüzde 4 büyüyen bir Türkiye, 2016 yılına son 15 yıldır kronik devam eden sorunları ile girmiş ek olarak içerde ve dışarda istikrarsız bir politika ile ekonominin hassas dengelerine zarar vermiştir. Bu sürecin devamında yapılması gereken, teröre karşı kararlı tutum, komşularla ilişkilerde diplomatik lisanın kurulması ve barışçıl politikaya ek olarak, içerde ekonomi ve mali politikalarının popülist yaklaşımla değil, hem reel hem finans sektörünün ihtiyaç duyduğu şekil ile kurulmasıdır. Yeni yatırımlar desteklenmeli, büyümede sektörel çeşitlilik sağlanmalı ve en önemlisi bölgesel kalkınma planlarına gerekli önem verilmelidir.