2010 Aralık ayında Arap Baharı kıvılcımını yakan Tunus yine bir ilke imza atarak ülkenin ilk demokratik anlamdaki anayasasını Ocak 2014’ün son günlerinde onaylayarak yürürlüğe soktu. Milli Meclis’in onayladığı ve Cumhurbaşkanı Moncef Marzoki  ve Meclis Başkanı  tarafından imzalanan bu anayasa Arap Baharı’nın öncüsü olan bu ülkede demokratik yapılamayı perçinleştiren bir hamle olarak diğer Arap ülkelerine de örnek teşkil  edecek kadar önemli bir başarı olarak görülmelidir. Arap Baharı dalgasının başladığı 2011 yılının ilk günlerinden beri Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Libya, Mısır, Irak, Yemen ve Suriye gibi dini ağırlıklı sosyal yapının hakim olduğu ülkelerde laik demokratik bir yaklaşımın benimsenememesi sonucunda ortaya çıkan kaos ortamının bu ülkeleri kan gölü haline getirdiği değerlendirilecek olursa Tunus’un Türk ve dünya medyasında pek fazla ilgi çekmeyen bu başarısının önemi ortaya çıkacaktır.

 

Tunus halen istikrarını sağlayamamış diğer ülkelerle mukayese edildiğinde Batı’nın ilgisini çekecek enerji kaynaklarına ve stratejik bir özelliğe sahip değildir. Belki de bu Tunus’un bir şansıdır. Zeytin, zeytinyağı ve turizmden başka bir geliri olmayan Tunus ABD, Rusya, Çin ve İngiltere ve Fransa gibi geçmişi sömürgecilik ve emperyalizmle yoğrulmuş ülkeler için muhtemelen uğraşmaya veya üzerinde üstünlük sağlamak için oyunlar oynanmaya değmeyen bir ülke olarak nitelendirilmekte ve iç dinamiklerinde serbest bırakılmaktadır. Bu neyi göstermektedir? Bilindiği gibi, Tunus’ta da yeni düzenin oluşturulmasında İslami ağırlıklı Ennahda Partisi büyük bir ağırlıkla liberalleri alt etmiş ve hükümeti kurma erkini seçimlerde halkın oyuyla kazanmıştır. Ancak 2013 yılı boyunca süregelen karışıklıklar üzerine İslamcı parti Eylül 2013’te istifa ederek, yerini geçici hükümete bırakmıştır. Seçimle iş başına gelen hükümetin amacı bu çekilmeyle ülkeyi bir iç savaşa götürmekten alıkoymaktı. Nitekim bu konuda da başarılı oldular. Kurulan yeni geçici hükümetle dini kesim ile diğerleri arasındaki anlaşmazlıklar siyasi platforma çekildi ve nihayetinde bir uzlaşma ortamı oluşturulabildi. Bu güne geldiğimizde ise, yönetenler çatışmalardan kendilerinin, ülkenin ve toplumun zarar göreceğinin idrakiyle, yeni demokratik bir anayasa oluşturma çabalarının meyvesinin alındığını bütün dünyaya ilan etmişlerdir.  

 

Yeni anayasada kadın erkek eşitliği, konuşma, ifade ve inanç özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükler güvence altına alınırken, devletin dininin İslam ve kutsal yerlerin korunmasının devlet sorumluluğunda olduğunun belirtilmesi tutucu kesimlere verilen bir mesaj olarak görülmektedir. Aslında bir takım hürriyetlerin serbest bırakılmasıyla arkasından dini unsurların anayasada ön plana çıkartılması bir çelişki gibi algılanmasına rağmen, sosyal konsensüsün sağlanması açısından gerekli olduğu düşünülmektedir. Neticede önemli olan ülkede bir iç çatışma çıkmasına mahal vermeden sosyal dinamiklerin kendi içinde uzlaşarak bir uzlaşmaya varmasıdır. Bu suretle Tunus’ta diğer ülkelere örnek teşkil edecek bir çözüm tarzı ortaya konulabilmiştir. Bu yaklaşım, aşırı dini sosyal kesimimin gerektiğinde liberal kesimle barış ortamında- en azından asgari müştereklerde birleşerek- uzlaşı sağduyusuna sahip olduğu örneğini gündeme taşıması açısından son derece önemlidir. Bu örnek özellikle, Mısır’da, Irak’ta, Libya’da ve en önemlisi Suriye’de bir şekilde uygulanabilir.

 

Ancak, bu ülkeler Tunus kadar dış dinamiklerin etkisinden ari değildirler. Bir tarafta Rusya, Çin diğer tarafta ABD, İngiltere ve Fransa’nın münferit olarak bu ülkeler üzerinde çıkarları çatışırken içeride böyle bir uzlaşıya razı olacaklarını düşünmek yanıltıcı olabilir. Bir taraf diğerine üstün olmak ve kendi çıkarları doğrultusunda bir yönetim tesis etmek için her türlü enstrümanı kullandığından ve kullanacağından kimsenin şüphesi yoktur. 17’nci yüzyıldan beri bu konularda muhtelif emperyalist ve sömürgeci uygulamalarla oldukça tecrübeli olan bu ülkelerle mücadele etmenin tek yolu ülkelerin kendi toplumları içinde sosyal uzlaşı yolunu arayıp bulmalarıdır. Başka ülkelerden medet umdukları sürece bu uzlaşmanın Tunus’ta gerçekleştirildiği gibi oluşması mümkün görülmemektedir.

 

Sonuç olarak, Tunus’ta aşırı İslam temsilcileri ile liberaller bir şekilde uzlaşarak bir anayasa ortaya koymuşlardır. Bu Müslüman Kardeşler ve benzeri İslami kesim ile liberallerin diğer  ülkelerde de bir şekilde uzlaşıp anlaşabileceğine örnek teşkil etmektedir. Her ülke halkının sağduyu ile hareket ederek, kendi bekası için bu yolu denemesi dış mihrakların etkisini son derece azaltarak, demokratik bir yapıya kavuşmalarını sağlayacak ve kardeşin kardeşi öldürmesiyle halkın birbirini katletmesine bir son verecektir.