Üye Girişi | Yeni Üyelik
   15 Mart 2010 Pazartesi
Enerji Enstitüsü
Terör Enstitüsü
Ermeni Enstitüsü
Karadeniz Enstitüsü
Türk Dünyası Enstitüsü
Ekonomi Enstitüsü
STK Enstitüsü
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Barış Manço Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Global Isınma Felaketi Karabasan mı ve Kyoto Protokolü’ne Taraf Olmanın Türkiye için Avantajları, Dezavantajları Nelerdir?
28 Ağustos 2008 Küresel Isınma [10] [12] [14] [16]
Prof. Dr. M. Özcan ÜLTANIR
Prof. Dr. M. Özcan ÜLTANIR
Enstitü Başkanı
Enerji Enstitüsü
Hakkında - Arşivi

Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır: Değerli konuklarımız, öncelikle hoş geldiniz diyerek panelimizi açarken, burada mevcut olan siz panelistlerimize, dergim ve şahsım adına teşekkürlerimizi arz ediyorum.
 
PANELİMİZE DAVET OLUP DA KATILMAYANLAR
 
Panele başlarken, panelist davetinde yaşadığımız, aşırı derecede “özür bildirme” sorununa değinmeden geçemeyeceğim. Bilindiği gibi, Kyoto Protokolü’ne katılmamıza ilişkin kanun tasarısı Meclis’te Esas Komisyon olarak Dışişleri Komisyonu’na, Tali Komisyonlar olarak Çevre Komisyonu ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’na yollanmıştır. Konuyla çok yakından ilgili olmasına rağmen Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’na yollanmamıştır. Biz bu panelimizde, biraz da genişletilmiş bir tabanla, adı geçen dört komisyondan kişilerin bulunması için çaba gösterdik, ama maalesef davetimize olumlu yanıt alamadık. Bugün burada bulunan değerli panelistlerimiz dışında, soyadına göre sıralayacağım milletvekillerimizi de çağırmıştık. Dr. Soner Aksoy (AKP), A. Deniz Bölükbaşı (MHP), Osman Coşkunoğlu (CHP), N. Gaye Erbatur (CHP), Algan Hacaloğlu (CHP), N. Haluk Özdalga (AKP), F. Murat Sönmez (CHP). Parlamento dışından yine soyadı sıralamasıyla Musa Galip Eroğlu (TÜSİAD), Tanıl Küçük (İSO), Dr. Masum Türker (DSP) davet ettiğimiz kişiler arasında yer alıyorlardı. Tabii ki daveti kabul edip etmemek, kişilerin koşullarına ve özgür iradelerine bağlıdır, buna saygı duyarız. Ancak, anamuhalefet partisi CHP’den bir kişinin mutlaka katılmasına ilişkin talebimiz de, maalesef yanıtlanmamış bulunuyor. Bunu da CHP’nin konuya ilgi düzeyinin göstergesi olarak algılıyoruz.
 
KYOTO İMZA TASARISINA NEDEN İHTİYAÇ DOĞDU
 
18 Şubat 2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde Yalçın Doğan, “Kyoto ancak 2015’te, çünkü” diye bir yazı yazmıştı. Yazısını da önceki hükümetin Çevre ve Orman Bakanı Osman pepe ile yaptığı görüşmeye dayandırıyor, Pepe’nin “Türkiye kaldıracak durumda değil, bu anlaşmayı imzalayamaz, en az 30-35 milyar Euro yatırım gerek, zaten bize, fabrika yapmayın diyor Avrupalılar” sözünü aktarıyordu. Bu söze o gün için sadece yenilenebilir enerji kaynaklarının önünün açılması amacıyla karşı çıkılabilirdi, ama Osman Pepe 30-35 milyar Euro diyerek, gerekli yatırımı az söylemişti, bunun iki katı bile şimdi yeter görünmüyor, ancak sözünde bir gerçeklik payı yok değildi. Pepe’nin Avrupalılara ilişkin “fabrika yapmayın” sözü, direkt Avrupalılarca söylenmemiş olsa da, niyetlerinin farklı olmadığı ortadaydı.
 
30-35 milyar Euro’luk yatırımın karşılanmasında kullanılacak kaynaklar arasında, Kyoto’ya imza atmakla kazanılacak bir imkân olarak, en üst koşulda (ama, 15 yıldan az olmayacak bir sürede) yenilenebilir kaynaklardan elektrik ihraç ederek ve yeşil sertifika ticareti yaparak, yılda 18-19 milyar dolar gelir sağlama alternatifi de vardı. Bu bir avantaj olsa da, yerli kömür kaynaklarına, hatta kaliteli ithal kömüre dayalı elektrik santrallerinin önünün kapanması, sanayi alt yapısının yenilenmesi için gerekli yatırımlarla birlikte, demir-çelik başta olmak üzere ağır sanayiye sınırlar getirilmesi gibi, dezavantajların olduğu da hemen görülüyordu.
 
Bu tartışmanın yaşandığı o gün, Kyoto Protokolü süresinin tamamlanmasına 7 yıl vardı, bugün 4 yıl var. Artık Kyoto Protokolü hedeflerine ulaşılsa da ulaşılmasa da, 2012’de son buluyor ve 2012 sonrası için yeni bir düzenleme gerekiyor. 2012 sonrasının şekillenmesine ülkemizin müzakereci olarak katılabilmesi için, 15 yıllık tedbir öngören bir protokolün, Türkiye tarafından imzalanması ne getirir? Sadece 2012 sonrası düzenlemeye katılmayı mı, yoksa 15 yıllık sürecin öngördüğü tedbirlerin yükümlülüğüyle, sanayi sektörünün ve enerji sektörünün ayağına pranga vurulmuş olarak 2013 yılına adım atmayı mı?
 
Protokole taraf olmanın Türkiye’nin ihtiyaçlarından kaynaklandığını söylemek olanaksız, zaten böyle bir iddia tasarının gerekçesinde yok. Gerekçede, “Kyoto Protokolü, AB çevre müktesebatının bir parçasıdır. AB, Protokol’ün yerini alacak olan yeni anlaşmayı da, müktesebatına dahil edecektir. Dolayısıyla, 2012 sonrasını önemseyen AB, ülkemizin Protokol’e taraf olarak, geleceğe yönelik hazırlıklarını da bir an önce başlatmasını istemektedir” deniliyor. Türkiye’nin AB’ye girip giremeyeceği tartışmasını bir yana koysak bile, 2012 sonrası ne olacağı belli olmayan bir koşul için Türkiye’yi 2008 yılında; yapılması gereken yatırımının büyüklüğüyle, getireceği kısıtlara dayalı yükümlülüklerle belirsizliği büyük olan bir konuda imza ile taahhüt altına sokmanın alemi var mı acaba?
 
Eğer Türkiye üzerinde birilerine pazar açma çabanız yoksa, bu işin bir alemi de yoktur. Hemen konunun başında vurgulayalım. Kyoto’nun simgelediği artık bilimsel ve teknik bir doğa olayı değil, dünya ticaret olayıdır. Biz bu amaçla panelin başına bilimsel gerçeklere ilişkin olarak kendi görüşümüze bağlı bir sunum koymayı yararlı ve gerekli görüyoruz.
 
KIYAMET SENARYOLARI ve NOSTRADAMUS KEHANETLERİ
 
Nostradamus olmak istemem, ama insanın bazen etki altında kalması da olanaksız olabiliyor. 1987 yılında yayımlanan “Termodinamik” kitabımda, evrende ısının dağılış düzgünlüğünün ölçüsü biçiminde tanımlayabileceğimiz “Entropi”yi anlatırken,  şöyle demişim:
 
Entropi artışı
 
Doğada molekülsel düzensizlik artarken, sıcaklığı eşit duruma getirme eğilimi vardır. Entropinin artmasıyla enerjinin yararlılığını yitirmesinden öte, evrenin bütün enerjisinin ısıya çevrilerek, bu ısının evrene sıcaklıkları eşitleyen biçimde dağılması, her şeyin aynı sıcaklıkta bulunacağı ve entropinin en yüksek olacağı durumdur. Gerçekte evrenin sonu olacak bu durum, mutlaka çok sıcak ya da çok soğuk bir ortamda değil, ılık bir ortamda da oluşabilir. Entropinin artması, evrenin baş aşağı gidişi biçiminde de yorumlana gelmiştir, ama teknolojik ve özellikle enerji teknolojisindeki aşamalar, bu korkulu düşü iteleyerek silebilecek görünümdedir”.
 
Termodinamik dersi almamış olanlar için küçük bir açıklama yapalım, dünyada sıcaklığın eşitlenmesi yani sıcak ve soğuk kaynakların kalmaması durumunda, termodinamik açıdan hiçbir güç çevriminin, enerji dönüşümünün gerçekleşmesi olanaklı değildir.
 
Hemen şimdi akıllara gelebilecek bir soruyu da yanıtlayalım. Dünya var olduğundan bu yana, daha doğrusu ilk ateşin yakılmasından beri tersinmez, yani geri dönüşümü olmayan her enerji çevrimiyle, dünyada yararlı enerjinin yararsız enerjiye dönüşerek entropiyi artırması, global ısınmayı mı getirdi?
 
Bir termodinamik hocası olarak buna şimdi kesinlikle “hayır” diyorum. Entropinin artışıyla global sıcaklığın artışı arasında saptanmış bir bilimsel bulgu yok, ama öyle bir olgu gelecekte çıkarılacak olsa bile, bu insanlığın neden olduğu entropi artışından olmayıp, olsa olsa evrenin kendisindeki entropi artışıyla belki bir ilişkisi bulunabilir.
 
Kutup tersinmesi ve ekseni kayan dünya
 
Entropi artışı Nostradamus tarafından görülemedi, ama onun kehanetleri gibi, elbette bir felaket habercisi. Başka felaket haberleri yok mu? Olmaz olur mu, işte size bir başka gerçek: 780 bin yıl sonra kutuplar yeniden yer değiştiriyor. Manyetik kutupların tersinmesi olarak adlandırılan bu olay da, kimilerine göre kıyamet, kimilerine göre yıkıcı etkisi olmayan muhteşem bir doğa olayı. Aslında tersinir olduğu için korkulmaması gereken bu olayın insanlığa ne gibi sürprizler getireceği, bilim adamlarının tartışma konuları arasında. En azından pusulaları yeniden ayarlamak gerekiyor.
 
Dünyanın ekseni de kaymış bulunuyor. Kuzey Kutbu ve Güney Kutbu noktalarını birleştiren doğrunun, yani dünya ekseninin ekliptik düzleme (Güneşin çizdiği yörüngenin oturduğu düzlem) dik doğrultu ile yaptığı açının 23.5 dereceden 49.5 dereceye çıktığı, yani 26 derecelik artış gösterdiği iddia olunuyor. NASA da bunu yalanlamıyor, eksen kayması olduğunu kabul ediyor. Onun için mi dünyanın bazı yerlerinde aşırı yağış ve sel baskınları, bazı yerlerinde kuraklık oluyor? Uydulardan çekilen dünya iklim resimleri onun için mi değişiklik gösteriyor?
 
Yaşayan ve başkalaşan dünya
 
Ne dersiniz, azıcık felsefe yapmaya çalışalım mı? Bu felsefemizde sistem sınırımızı, dünya adını verdiğimiz gezegenimizle sınırlandıralım. Biz burada yaşayan dünya derken, dünyanın üzerindeki atmosfer altında ya da hidrosfer içinde bulunan hayatı, yani biosfer tabakası ile canlıları kastetmiyoruz. Bakın, tarımcılar toprağı cansız bir materyal olarak düşünmezler. İçinde sayılamayacak kadar çok mikroorganizmalar içeren, sanki bir canlı ortam gibi algılanır toprak. Atmosfer, hidrosfer koşullarına bağlı olarak biosferde değişmeler olduğunu biliyoruz. Biosferi bir yana bırakalım da, onun altındaki cansız dediğimiz yer küre, canlılar gibi kendi sistemi içinde değişikliğe uğramıyor mu? Üstelik yer kürenin üzerindeki atmosfer ve hidrosfer de bu sistemin bir parçası değil mi?
 
Dünyada ki en yaşlı kayaçların yaşı 3.8 milyar olarak bulgulandığına göre, dünyamızın yaşı bundan büyük. Ölçümleri de içeren bilimsel yöntem ve hesaplamalarla dünyanın yaşı 4.4 milyarın üzerinde gösteriliyor. İsterse 3, 4 ya da 5, kaç milyar olursa olsun, yer kabuğu (litosfer), onun altındaki manto (üst ve alt manto) akışkan dış çekirdek, katı iç çekirdekten oluşan bir yer küremiz var diye biliyoruz. Milyarlarca yıldır içi soğumayan belli tabakaları ve bunların birbirine etkileşimi süren bir dünya. Litosfer, altında yer alan ve astenosfer de denilen üst manto üzerinde, tektonik levhalara ayrılmış şekilde ve yüksek sıcaklıkta ergimiş ortamda yüzmektedir. Bu plakalar dokunma noktalarında birbirlerine göre yaklaşma, uzaklaşma, yan yana kayma gibi hareketler yaparlar ve bu dokunma noktalarından depremler, volkanik faaliyetler, dağ oluşumları, okyanus dibi hendek oluşumları ortaya çıkar. Kısacası sistem tersinmez değişiklikler yaratabilir.
 
Şimdi şöyle bir bakarsak, entropisi artan bir evren ve dünya, kutup tersinmesine uğrayan ve ekseni kayan bir dünya, kendi sistemi içinde yüzeyini yenileyebilen bir dünya, atmosfer ve hidrosfer koşullarını ve dolayısıyla biosferdeki yaşam koşullarını sistemi ile bağlantılı biçimde değiştirebilen bir dünya var. Bu sistem üzerinde insan iradesi ve eylemleri etkili mi derseniz, tek bir yanıtı var “hayır”. Çünkü, yokumsanacak düzeyde. Çağdaş Nostradamus ya da kâhin Edgar Cayce (1877-1945), Japonya’nın büyük bölümü sular altında kalacak, Avrupa’nın kuzey kesimleri göz açıp kapayana dek değişecek, Amerika’nın doğusunda yeni kara parçaları ortaya çıkacak kehanetinde bulunmuş ya, şayet olursa, insan etkisinden ya da Cayce böyle söyledi diye olmayacak, dünyanın sistemi bu senaryoya benzer olaylar yaratırsa olacak.
 
GLOBAL ISINMAYA MATEMATİKSEL YAKLAŞIM
 
Bilimde doğal olayları inceleyebilmek için genelde analizler yapılır. laboratuvar ortamında incelenmesi olanaksız olaylar için modellerden yararlanılır. Global ısınma ve iklim değişimi için geliştirilmiş çok sayıda model bulunuyor. Ancak, bu modellerle ulaşılan sonuçların gerçekleşme şansı ne derseniz, hepsinin hata payı var ve o bulgular hiç gerçekleşmeyebilir de. Çünkü, her modelde etkileyici ve etkilenen değişken sayısı ile bunların büyüklükleri, açıklıkları bellidir. Varsayımlarda bir eksiklik ya da yanılma, hesaba katılmayan bir değişken, önceden kestirilemeyen bir süreç, konulmayan bir sınır, modeli bir anda sıfırlayabilir. Bilimsel modeller, kendi varsayım sınırları içinde bir anlam ifade ederler ve kesin doğru olarak kabul edilemezler. Global ısınma konusunun nasıl ortaya çıktığını göstermeye de yardımcı olur düşüncesiyle, başlangıçta benim de üzerinde çalıştığım iki hesaplama yönteminden söz edeyim. Matematik severlerin ilgisini çekecektir, ama matematik sevmeyenler bu alt bölümü bir dipnot varsayıp atlayabilirler.
 
Michigan State Üniversitesi’nden Gerard M. Crowley, 1975 yılında basılan “ENERGY” kitabının 16. bölümünde Isıl Kirlenme ve İklim değişimi konusunu anlatırken, tüketilen enerjinin dünya global sıcaklığına artışını hesaplamaya yarayan bir matematiksel formül veriyordu. Sera etkisine bağlı olarak dünyanın ısı kazanımlarını ele aldığı hesapta, dengenin korunabilmesi için dünyanın birim yüzeyinden 342 W/m2 radyasyon yayılması gerektiği ve denge koşulunda dünyanın ortalama yüzey sıcaklığını 279 Kelvin derece (6 Santigrad) olduğu varsayımıyla; dünya yüzeyindeki sıcaklık artışını:
 
            DTH = [] [  ] = 0.20
 
formülüyle veriyordu. Burada  (W/m2 veya j/m2.s) olarak dünyanın birim yüzeyine düşen saniyede Joule olarak, yani ısı birimiyle eklenen (tüketilen) enerji miktarı. Ben bu hesaplama yöntemini, o zamanlar Yayın Kurulu üyesi olduğum Uzman ENERJİ dergisinin Nisan 1998 sayısında yazdığım “Termodinamik ve Enerji” adlı makalemde kullanmışım. O makalede, dünyanın yüzey alanını 5.1 x 1014 m2, bir yılın uzunluğunu 3.15 x 107 s ve 1995 yılında dünyanın genel enerji tüketimini 8136.1 milyon ton petrol eşdeğeri (=363.2 x 1018 J) alarak,   = 22.61x10-3 j/m2.s bulunmuş, DTH=4.5x10-3=0.0045 derece olarak saptanmış. Şimdi 2007 yılında dünyanın ticari genel enerji tüketimi 11099.3 milyon ton petrol eşdeğeri (=464.7x1018 EJ) olduğundan, =28.93x10-3 j/m2.s bulunmakta, DTH=5.8x10-3 = 0.0058 derece çıkmaktadır.
 
Peki gerçekten bu kadar bir artış olmuş mudur? Tabii ki bu varsayımlara dayalı teorik bir rakam, gerçek değerden farklı olacaktır. Varsayalım ki bu kadarlık bir artış oldu. Ancak bu artış hızıyla ortalama sıcaklığın 1 derece artabilmesi için 170 yıla gerek var. Nitekim dünyanın 1870’lerden 1990’lara kadar ortalama sıcaklığının 0.7 derece arttığı hesaplanır. 1990’larda bu artışın 2025 yılında 1.25 dereceye, 2050 yılında 2.2 dereceye çıkacağı iddia olunuyordu. Yaptığımız hesaplama 30-40 yıl içinde bu derecede bir artışın, insanlığın enerji tüketimiyle olamayacağını kanıtlaması bakımından önemlidir. Ya şimdi ortalama sıcaklık artışının 3 derece olduğunu iddia edenlere ne demeli?
 
Yukarıdaki hesaplama yöntemini çok yalın bulanlar olabilir, ama işin temel mantığını vermektedir. Yanma ürünü sera gazı karbon dioksitin atmosferdeki konsantrasyonuna bağlı olarak hesaplanmasına olanak veren modeller de var. Yine 1998’deki makalemde sözünü ettiğim böyle bir model, Türkiye’de enerji kamuoyunun hidrojen enerjisi çalışmaları ile yakından tanıdığı Prof. Dr. T. Nejat Veziroğlu ile İ. Gürkan ve M. Padki’ye ait, 1997 yılında yapılmış ve Hydrogen Energy dergisinde yayınlanmış bir çalışma. Dünyanın ısı sığasını yokumsayan bu model, dünyanın 3 km uzaklıkta efektif karbondioksit bulut tabakası ile kaplandığını varsaymış ve bu sistem sınırı içinde bir simülasyona gitmiş. Bu modele göre Kelvin derecesi olarak dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı:
 
            Te = [A / (ee.s.B)]1/4
 
Bu eşitlikte ee dünyanın emissivitesi (@ 0.75), s Stefan-Boltzman sabiti (5.67x10-8 W/m2.K), A büyüklüğü (W/m2) olan ayrı bir eşitlikle hesaplanan bir parametre, B ise yine bir denkleme bağlı boyutsuz bir parametre olarak tanımlanabilir.
 
Gerek A ve gerekse B parametresi çok sayıda değişkene bağlı olup, bu değişkenlerden bir tanesi de atmosferdeki karbondioksitin, yerin ısıl dengesini sağlamak için salınması gereken uzun dalga boylu radyasyonu geçirgenliğidir. Bu geçirgenlik atmosferdeki karbondioksitin konsantrasyonuna (ppm miktarına) bağlı biçimde kısmi basıncı, radyasyonun atmosfer bulutu içinde kat ettiği yola bağlı olarak hesaplanabilmektedir. A parametresinin içinde magmadan gelen ısı akımından, güneşin ve karbondioksit bulutunun emissif gücüne kadar büyüklüklerle, çeşitli soğurganlık, geçirgenlik ve yansıtkanlık katsayıları yer alırken, B parametresi içinde radyasyon alışverişi açısından önemli olan şekil faktörü ile yine çeşitli soğurganlık, geçirgenlik ve yansıtkanlık katsayıları bulunmaktadır.
 
Önceki hesaplama yöntemi olsun, ayrıntılarına girmeden açıkladığımız bu model olsun, her ikisinin ortak yanı Stefan-Boltzman radyasyon yasasını temel almaları, dünyanın kazandığı fazla enerjiyi uzun dalgalı ısı radyasyonu ile uzaya atamaması sonucu ısınacağı varsayımına dayalı olmalarıdır. 
 
Ancak, tüm bu matematiksel eşitlikler; varsayımlara dayalı senaryoların ürünleridir ve maalesef tam gerçeği vermemektedirler. Sadece bunlar mı, bunlardan sonra yapılan yüzlerce, binlerce model de aynı. İleriye yönelik tahminlerin tümü, yukarıda açıkladıklarımıza benzer varsayımlara dayalı modellere, farklı ve değişik, hatta bazen birbiri ile çelişen meteorolojik ölçüm verilerinin girmesiyle türetilmekte, en yüksek sıcaklığı veren modellere de her ne hikmetse itibar edilmektedir.
 
GLOBAL ISINMA ARTIK BİLİMSEL DEĞİL, SİYASİ KONU            
 
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve Dünya Meteoroloji Organizasyonu (WMO), karar vericileri içerecek şekilde 1988 yılında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovermental Panel on Climate Change – IPCC)) adı altında ve sekreteryası Cenevre’de bulunan bir organizasyona gittiler. IPCC etkinliklerine bilim adamlarının yanısıra politikacılar da katılmakta, hükümet politikalarına tavsiye niteliğinde kararlar alınmaktadır. Burada sadece bilim değil, siyasi görüşler, kararları yönlendirmektedir. Geçen 20 yıllık süreçte bilim giderek ağırlığını kaybederken, politikacıların siyasi görüşleri ağırlık kazanmıştır.
 
1988’den sonra 1992’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ortaya çıktı. Türkiye’nin bu sözleşmeye imza atması için özgün şartların tanınması 2001 yılında kararlaştırıldı ve 2004 yılında sözleşmeye imza atılıp taraf olundu. 1992’den sonra 1995’de Berlin’de gerçekleştirilen Birinci Taraflar Konferansı’nda, 2000 yılından sonraki belirli zaman dilimleri için sera gazı miktarlarının azaltımı ve sınırlandırılması amacıyla başlatılan süreç, 1997 yılında Kyoto’da yapılan Üçüncü Taraflar Konferansı’nda Kyoto Protokolü’nü oluşturdu. Protokol 16 Mart 1998’de New York’ta imzaya açıldı. 2005 yılına kadar 55 ülkenin taraf olmasıyla yürürlüğe giren Protokol’e bugün 177 ülke ve AB taraftır. Türkiye gibi henüz Kyoto’ya imza atmayan birkaç ülke derken, o birkaç ülkenin arasında ABD gibi gelişmiş, enerji tüketimi önemli düzeyde olan ülkenin bulunduğunu özellikle vurgulayalım.
 
Bırakın insan etkisiyle olmasını, doğal süreçte global ısınmanın olup olmadığı konusunda bugün Birleşmiş Milletler’in çalışmaları ile ABD’li bilim adamlarının görüşleri arasında çok büyük farklılıklar var. Amerika’nın pervasızca askeri hareketlerine karşı sesini çıkaramayan Birleşmiş Milletler, iklim değişimi ve global ısınma için ABD’ye dayatmalarda bulunmak istiyor, ama IPCC komisyonunun görüşleri tarafsız bilimcilerle haklı olarak inandırıcı bulunmuyor.
 
İklim değişikliği olayı bilim platformunu çoktan aştı, politik bir olaya dönüştü. Daha doğru bir anlatımla, yeni ve yenilenebilir enerji teknolojilerini, arıtma teknolojilerini, enerji kullanımında verimliliği artırma teknolojilerini pazarlamak isteyenler, karbon sertifika ticaretini yaygınlaştırmak çabasında olanlar, hep kendilerine dayanak olarak bilim tarafından kesinlikle ispatlanmamış olan insan etkisi ile iklim değişimi uydurma teorisine sarılıyorlar. Olay artık ticarete dönüşmüş boyutta sorgulanmalı. Rüzgâr enerjisinin Almanya’da ve İspanya’da hızla gelişmesi, yenilenebilir enerji aşkından değil, sanayilerini ayakta tutabilmek ve kazandırabilmek amacıyladır.
 
sera gazları üzerine global yalan
 
Artık IPCC’den çıkan sonuçlara bilimciler şüpheyle bakarken, kararların bilime aykırı siyasi tercihler olduğu iddiaları giderek geçerlik kazanır hale gelmiştir. Örneğin, şimdi dünyanın ortalama sıcaklığın 3 derece arttığı iddia olunmaktadır ki, 1870’den 1990’a kadar geçen sürede 0.7 derece artış genelde kabullenilmişken, son 17-18 yılda bunun 2.3 derece daha yükselmesi, böyle bir artışın insan faaliyetleri ve artan enerji tüketimi ile oluşması, bilimsel olarak mümkün değildir. 3 derecelik artışın, insanlığı bir yöne sevk etmek için korkutma amacına yönelik abartılmış bir rakam olduğu söylenebilir, ama eğer böyle bir artış varsa bile, bunun nedeni insan faaliyetlerinde değil, dünyanın ve evrenin dinamiklerinde aranmalıdır.
 
Burada yalan, işin doğru olan doğası ile örtülmeye çalışılıyor. İnsan aktivitelerinden yayılan karbondioksit, metan, azot oksitler, klorofluorokarbon gazları gibi sera gazlarının dünyanın yüzeyinden soğuma için atacağı uzun boylu dalga radyasyona karşı ısı perdesi görevi yaparak, ısınmaya neden oldukları doğru da, insanlığın neden olduğu sera gazlarının bu doğal yapı içindeki etkisi ne kadardır?
 
Çünkü insan etkileri ile yayılan sera gazlarının dünyadaki toplam sera gazları içindeki payı yüzdeler değil binde birler mertebesinde olduğu bir gerçektir. En önemli sera gazı su buharı iken, neden iklime yönelik analizlerde karbondioksit bulutu göz önüne alınıyor da, bulutun doğası olan su buharı göz önüne alınmaz. Örneğin, “karbondioksit emisyonu olmayan hidrojeni yakıt olarak kullanın” derler de, olanaklı değil, ama bir an için oldu varsaysak bütün petrol ürünlerinin yerine hidrojen koysak, hidrojenin yanması sonucu ortaya çıkacak su buharı karbondioksitten daha fazla sera etkisi yaratmayacak mı?
 
Buzulları erimesi ve denizlerin yükselmesi korku senaryosu mu?
 
2080 yılında Grönland’da, 2100 senesinde Antartika’da buz kalmayacağı böyle varsayımların sonucu olmakla birlikte, geçmişte jeolojik evrimlerde buzul çağları öncesi ve sonrasında da, buzullarda erime görüldüğü bilinen bilgiler arasındadır. Buzul çağları döneminde, buzularası safhalara bağlı biçimde, deniz-okyanus seviyesinde 200-400 m salınımlar olduğu jeolojik olarak bilinmektedir. O çağlarda bugünkü gibi fosil yakıtlardan salınan karbondioksit yoktu ve demek ki, bu olaylar dünya sistemi içinde gerçekleşebiliyor. Kaldı ki yerbilimciler, deniz-okyanus seviyesindeki yükselme ve alçalmaları buzulların erimesine, ya da tam tersi erimeyip de kalınlaşma ve yaygınlaşmalarına bağlamanın uygun olmadığı görüşündedirler. Kaldı ki, buzul erimesine bağlı olarak, üzerinde yer aldığı karanın denge sağlamak için yükseleceği, okyanus çukurunun alçalacağı bir başka jeolojik olgudur. Dolayısıyla buzulların erimesiyle, büyük kara parçalarının sular altında kalacağı görüşünün tam bir bilimsel dayanağı yoktur.
 
Kuraklık senaryosunda da yalan var
 
Dünyanın dörtte üçü suyla kaplı değil mi? Artan sıcaklıkla bu sular buharlaşacak da, atmosferden dışarı kaçabilecek mi? Kaçmasına olanak olmayınca, yağışa dönüp yağmayacak mı? Doğal bir küresel ısınma sonucu tuzlu suların azalması, tatlı suların artmasını da beraberinde getirmesi gerektiğini, ilkokul mezunu insan da mantıkla ortaya koyabilir. Global kuraklık için yağış azalması gerekli de, demek ki o global ölçüde olamayacak. Bazı bölgelerde yağış azalması, bazı bölgelerde yağış artışı ise, dünyanın kendi sistemi içindeki değişime bağlıdır, insanoğlunun buradaki etkisi yokumsanacak düzeyde kalmaya mahkûm değil midir?
 
Bitmeyen bir başka global yalan; fosil yakıt rezervleri
 
Dünyada fosil yakıtlar tükeniyor senaryosu saçmadır. Enerji üzerine bilimsel çalışmalara 43 yıl önce güneş enerjisi ile başladım ve doktoramı da o konuda yaptım. O zamanlarda 30-40 yıl içinde petrolün biteceği söyleniyordu. Bugün de 40 yıl sonra bitecek deniyor. Bir kere bu ispatlanmış rezervlere ilişkin tahmindir, mümkün ve muhtemel rezerv verileri bundan büyüktür ve yeni aramalarla, daha derinlere inildikçe, kutuplara gidildikçe rezervler artmaktadır. Yaklaşık 100 yılda biter denilen doğalgaz, 250 yılda biter denilen kömür için de aynı.
 
NOBEL VE OSKAR ÖDÜLLÜ POLİTİKACI NOSTRADAMUS: AL GORE
 
ABD’de başkanlık seçimini kaybettikten sonra siyasetten çekilen, belgesel film yapımcısı işadamı Al Gore, 2007 yılı Nobel Barış Ödülü’nü IPCC ile paylaşırken, küresel ısınma konusunu işleyen Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth) filmiyle de en iyi belgesel Oskar ödülünü kazandı. Bu filmi Türkiye’de medya tarafından hamuduyla hem yutuldu ve hem de halka yutturuldu. “Inconvenient”, uygunsuz olarak Türkçe’ye çevrilebilir, ama bizce vurgulamak için doğru tercümesi “rahatsız edici” olmalıdır. Global ısınmayı konu alan Al Gore’un belgeseli gerçeği çarpıttığı için rahatsız ediciydi, An Inconvenient production. Üstelik, korkutmayı amaç edinmiş bir korku filmi değil, korkutmayı amaç edinmiş bir propaganda filmi. Hitler filmleri gibi ürkütücü. Bu filmiyle Al Gore’un siyasi hesaplar peşinde olduğu, Amerika’da çok söylendi, yazıldı, çizildi. Ne yazık ki, Türkiye’de bir gerçekmişçesine bir banka tarafından tantana ile kamuoyuna sunuldu.
 
Hemen şunu vurgulayalım, bu Nobel ve Oskar ödüllü kehanet habercisi Al Gore, ortalama bir Amerikan vatandaşının bir yılda kullandığı elektriği bir ayda Tennessee’deki evinde kullanan, yüzme havuzunu elektrikle ısıtan bir enerji oburu. Bu enerji savurganlığını da, “Ben karbon ayak izimi sıfırlamak için kredi kullanıyorum” diyen biri. Bunun anlamı, “Ben parasını, cezasını öder, kullanırım, yaşamımı değiştirmem” demek oluyor. İşte size global ısınma değil, global iki yüzlülük. Global ısınma olayı daha doğrusu hikayesi, karbon kredi ticaretinden ve değişik teknolojilere verilecek destekten yararlanmak için kullanılan bir lobiciliğin adı. Bu ticaretten para kapmayı umanlar ile ısınmanın gerçek olduğuna inananların müttefikliği, Nostradamus kehanetlerini aratmaz oldu. İnsanlık çıldırmış mı diye bile sorulabilir.
 
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİN GELECEĞİNİ
SINIRLAMAK VE SATIN ALMAK
 
Dünyada bir global ısınma süreci olabilir, ama bunu insanlığın faaliyetlerinin başlattığı bilimsel olarak ispatlanmış değil. İnsanlığı, çağdaş medeniyeti sanık sandalyesine oturtmakla kalmıyor, bilimsel kanıtları olmadan mahkûm ediyorsunuz. Kyoto Protokolü ile getirilen sınırlamaları, özgün koşullar tanımadan gelişme sürecindeki ülkelere uygularsanız, onların gelişmesini durdurursunuz. Özgün koşullarla da gelişmelerine sınır koyabilirsiniz.
 
Kyoto Protokolü’nün yürürlüğü ile başlayan emisyon ticareti ve karbon sertifikası, karbon kredisi ticareti, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere, “Senin hakkın olan emisyon salımını senin yerine ben yapayım, sen sanayi kurma, geliştirme, benim sanayim sürdürülebilirliğini korusun” demekten başka bir anlama geliyor mu? O sanayinin sağlayacağı hasılanın acaba yüzde, hatta binde kaçı karbon ticaretine, bazı yerlerde karbon vergisine ceza olarak ödenecek?
 
Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki açıklık, iklim değişikliği karabasanı ve korkusu altında, Kyoto ve sonrası mekanizmalarla kapatılacak mı, derinleştirilecek mi? Aba altından gösterilen sopanın adı, “Global Isınma” mı? Kyoto da bunun mekanizması mı?
 
Rahmetli Cem Karaca’nın 1970’li ve 80’li yıllarda kulağımızda yer eden protest nitelikli meşhur ve güzel bir şarkısı vardı; “İşçisin sen işçi kal”. Sonunda şarkıyı loop’a alan Karaca, gür sesiyle, “İşçisin sen işçi kal” nakaratıyla bitirirdi. Kyoto protokolü’nün getirdiği sistem de, “Azgelişmiş ülkesin sen azgelişmiş kal” diyor gibi geliyor bana. Tabii bir görüş açısı. Karşı görüşlere de saygı duyuyorum.
 
SÖZ PANELİSTLERİMİZDE
 
Peki, global ısınma bu kadar çarpıtıldığına ve ütopik korkuya dönüştürüldüğüne göre, Kyoto Protokolü’nü imzalamak gerekir mi? Bu sorunun yanıtı, imza atmanın bize getirisinin ve götürüsünün ne olacağına bağlı. Fakat, görebildiğimiz kadarıyla tasarı Meclis’in komisyonlarından geçerek, Genel Kurul’un gündemine geldi, ama bu getiri-götürü bilançosu ya da hesabı tam ortaya konulabilmiş değil. Çünkü TBMM tasarıya bilimsel-teknik açıdan bakmadı. Bunun kanıtı esas ilgili Komisyon olan Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’na tasarının yollanmamış olması. Siyasi olduğunu, Dışişleri Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’na yollanması zaten kanıtlıyor.
 
Ancak, Protokole taraf olunmakla Türkiye’nin CDM (Clean Development Mechanism) denilen Temiz Kalkınma Mekanizmaları’ndan para alma ihtimali var. İşte pazarlıklar yapılıp, bu ihtimal imkâna dönüştürüldü ise, sanayinin yapması gereken ve sanayicimizi zorlayan ek yatırımları karşılayacak kaynaklar bulundu ise, Kyoto’ya geçmişe yönelik (makabline şamil) yükümlülük getirmemesi koşuluyla imza atılabilir. Ancak, böyle bir şey kamuoyuna açıklanmadığına göre, ya yapılmadı ya da yok. O zaman sorumuz, niçin imza atılacak? Bu konular kamuoyunda maalesef tartışılmıyor, ama panelimizde tartışalım istiyoruz.
 
Panelimize TBMM Çevre Komisyonu Başkanvekili olan milletvekili Sayın Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızla başlamak istiyorum. Kyoto Protokolü’nün imzalanmasına nasıl bakıyorsunuz? Bu imza Türkiye’ye ne getirecek, ne götürecek? avantaj ve dezavantajlarını içeren bir açıklama yapmanızı rica ediyorum. Buyurunuz söz sizde:
 
ATMOSFERE ATILAN KARBONDİOKSİT VE RİO DE JENERİO SÖZLEŞMESİ
 
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Aslında, yüzyılın başında atmosfere atılan sera gazı miktarı fevkalâde düşüktü. Sanayileşme ile birlikte, özellikle karbondioksit miktarında önemli bir artış olmuştur. Atmosfere attığınız karbondioksitin atmosferde yarılanma süresi 100 yıldır.  1980’li yıllara kadar da bu çok fazla tartışılan bir konu değildi. Ama, atmosferdeki karbondioksit miktarındaki anormal artışlar ve bunun da küresel ısınma dediğimiz etkileri meydana getirmesi, özellikle bir dizi sera etkisine sebep olan karbondioksit, metan, diazotmonoksit gibi gazlarda bir dizi önlemler alalım dediler ve bunun ilk toplantısı, daha önceki Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Süleyman Demirel’in de katıldığı Rio de Jenerio’daki toplantıda, İklim değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile ilgili bir karar alındı.
 
Bu bir tavsiye niteliğinde karardı. “Sera gazının azaltılması iyi olur” denildi, ama bir yükümlülüğü ve şartı yoktu. Bu arada da sera gazı miktarı sürekli artıyordu. Yüzyılın başında 285 ppm (ppm = milyonda bir birim) dediğimiz değer, bugün itibariyle 390 ppm’e çıkmış durumdadır ve halihazırda artmaktadır. Burada alınan kararda Türkiye, Ek-1 listesinde ve gelişmiş ülkeler statüsünde olduğu için, orada bir bürokratımızın handikapından, olayı yanlış anlaması ve yanlış yorumlamasından  dolayı, ülkemiz 2001 yılına kadar İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ndeki çalışmalara katılamamış, aktif rol alamamıştır. O tanımların tekrar yapılıp yorumlanması için de yıllarca uğraşılmıştır. 2002 yılından itibaren bu çalışmalar hızlandı. 2004 yılında Türkiye İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne imza attı.
 
O zaman da, “Türkiye böyle bir sözleşmeye imza atarsa, Türkiye için yükümlülükler var” deniliyordu. Şimdi 2008 yılı, ülkemize hiçbir yükümlülük geldi mi? Hayır. Yine aynı şeyler şimdi Kyoto ile de ilgili olarak söyleniyor.
 
DANANIN KUYRUĞU 2012’DEN SONRA KOPACAK
 
Kyoto’ya giden yolda denildi ki; “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin yükümlülükleri, zorunlulukları yok ve hedefi yok”. Bunun üzerine protokol yazıldı, yükümlülükler ve zorunluluklar getirildi. Ama, bu yükümlülük ve zorunluluklar şu anda sadece 40 ülkeyi kapsıyor. Biz ülke olarak bunun içerisinde değiliz.
 
Kyoto’nun amacı, sera gazı salınımlarını 1990 yılı seviyesi veya o değerin altına indirmek. Bazı ülkeler için bu kademe yüzde 5, bazıları için yüzde 10 veya diğer bir değerde indirmek. Ama, artık Kyoto da bitti. Altını çizerek söylüyorum; 2012’den sonra esas dananın kuyruğu kopacak.
 
KYOTO TÜRKİYE’YE BİR ŞEY GETİRMİYOR,
SADECE BUNDAN SONRAKİ ÇALIŞMALARIMIZA İVME VERECEK
 
Ben daha önce Çevre ve Orman Bakanlığı’nda çevreden sorumlu müsteşar yardımcısıydım. Yıllarca bunun mücadelesini verdik. Biz dedik ki, “Bir an önce Kyoto’ya taraf olunması lazım”. Kesinlikle Türkiye Kyoto’ya taraf olmalıdır, neden? Ben Kyoto’nun ne getirdiğine bakmıyorum. Kyoto Türkiye’ye bir şey getirmiyor. Sadece bundan sonraki çalışmalarımızda bize bir ivme verecek, bir taktik sağlayacak.
 
Bakın şu anda iki kademede çalışma yapılıyor. 2008 Aralık ayında Polonya’da bir toplantı yapılacak. COP-14 toplantısı (Kyoto Protokolü İklim Konferansları dizisi). 2009 yılında Kopenhag’da dananın kuyruğu kopacak. Çok çatışmalar, çok kavgalar da var. Bakın, dünyada ilk defa Çin, Bali’deki toplantıda “2050 yılına kadar ben yüzde 20 azaltmayı kabul ediyorum” dedi.
 
Dolayısıyla, biz şunu söylüyoruz: Türkiye tek yönlü olarak Çerçeve Sözleşmesi’ndeki çalışmanın içerisindeydi, ama bir grubun içerisinde değildi. Aktif olarak o çalışmalara katılamıyordu. En önemlisi de Protokol çerçevesinde yürütülen çalışmalar. Biz buraya katılamıyorduk. Çünkü, biz ona taraf değildik, imza atmamıştık.
 
Şimdi Türkiye, 2009 yılının sonuna kadar her iki kademede de çalışmalara katılacak. Ne yapacak? Türkiye’nin bir durum haritası çıkarıldı. Bununla ilgili olarak Çevre ve Orman Bakanlığı’nda iki yıl çalıştık. Sanayi ve Ticaret Bakanlığımız, Devlet Planlama Teşkilatımız, sanayicilerimiz, ilgili kurumlarımız bir araya geldi, Türkiye’nin faturası çıkarıldı. Türkiye’de sera gazı salınımı nedir, nereden ileri geliyor? Bunlarla ilgili alınması gereken önlemler, yapılması gerekenler nelerdir? Bunlar aşağı yukarı çıkarıldı.
 
Şimdi bu çalışmaların üzerine tüm kurumlar ve özellikle de sanayicilerimiz tarafından, bir çalışma daha yapılması lazım. TOBB gibi, TÜSİAD gibi, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu gibi kuruluşlar yapmalı. Yapılacak olan nedir? Etki analizi. Ben yüzde 10 azaltırsam ne gibi etki yapıyor veya azaltmazsam bana yükümlülükleri ne oluyor? Yüzde 20 azaltırsam, etkisi ve yükümlülükleri ne oluyor? Dünyada çeşitli ülkeler; Çin gibi, Hindistan gibi, Meksika gibi ülkeler ne gibi bir model belirliyor? Önümüzdeki dönemde bunların hepsi masaya yatırılacak.
 
TÜRKİYE İÇİN AZALTMA DEĞİL, DURDURMA
 
Bakın, şu anda Amerika’nın haklı bir iddiası var. Amerika diyor ki; “Biz gelişmiş ülkeler olarak sera gazı salımını azaltsak, 1990 yılının yüzde 10 altına düşsek, çözüm değil”. Ben de aynısına katılıyorum. Neden çözüm değil? Çünkü, Kyoto eksik doğdu. Kyoto’nun içerisinde kim yok? Çin yok. Hindistan yok. Brezilya yok. Meksika yok. Kore yok. Bu gibi, onlarca ülkenin Kyoto’da sorumluluğu yok. İlk defa Bali’de Çin ve Hindistan dedi ki; “Ben de yükümlülük almaya hazırım”. Dolayısıyla diyoruz ki; “Biz bu ülkelerin de durumlarını belirleyerek, kendi durumumuzu da analiz ederek, 2012’den sonra, ben azaltma demiyorum, durdurma. Bundan sonra durdurmayla ilgili neler yapabiliriz? Neleri öne çıkartabiliriz?
 
TÜRKİYE’DE SERA GAZI SALIMI ÜZERİNDE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
 
Meclis’te bir araştırma komisyonu kuruldu. Bu komisyonun başkanlığını bendeniz yaptım. Burada Türkiye’nin fotoğrafını çıkarttık. Bu fotoğrafa baktığımız zaman Türkiye, Avrupa ülkelerine göre, Amerika’ya göre, diğer ülkelere göre çok çok avantajlı. Bunları ana başlıklar halinde size sıralamak istiyorum:
 
  • Bizim enerji yoğun bir sanayimiz var. Mevcutları demiyorum, ama bundan sonrakileri enerji yoğundan enerji az yoğuna doğru çalışma ve düzenleme yapabiliriz.
 
  • Türkiye enerji fakiri bir ülke. Şu andaki durumu söylüyorum. Kişi başına elektrik enerjisi tüketimi, hemen yanımızdaki Yunanistan’da 5500 kWh, benim ülkemde 2100 kWh. O zaman ben yeni gelişmelere de dikkat ederek, çevresel kaygıları da dikkate alarak güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, nükleer enerji gibi başka enerji kaynakları ele alarak, yeni düzenlemelere ve yatırımlara girebilirim.
 
  • Türkiye’de yük taşımasında ve insan taşınmasında karayolu taşımacılığı ağırlıklı, yüzde 96. Bu, Avrupa ülkelerinde yüzde 40’larda. O zaman ben burada karayolu taşımacılığından demiryolu  ve deniz yolu taşımacılığına kayabilirim.
 
  • Türkiye küresel ısınmadan en fazla etkilenecek ülkelerden biri. Çeşitli yerlerde, çeşitli şekillerde su kaynaklarımızda sıkıntı çekiyoruz. Yeraltı sularımızda ciddi sıkıntı çekiyoruz. Tarımda ciddi kaybımız var. 2007 yılı rakamlarına göre, tarımda kaybımız 7 milyar doların üzerinde. Bizim bu kayıpları minimize edici yatırımlar yapmamız lazım. Suda, tarımda yatırımlar yapmamız lazım. Küresel ısınmadan en fazla etkilenecek ülkelerden biri bizim ülkemizken, buna duyarsız kalıp da, ben saldım çayıra Mevlam kayıra diyemeyiz. Sanayide de, tarımda da tedbir almalıyız.
 
  • Bugün Türkiye’de sera gazı salımının yüzde 9’u vahşi depoladığımız çöplerden ileri geliyor. Bunları çok basit önlemlerle enerjiye de dönüştürebiliriz.
 
Türkiye bu dönem fırsatları iyi değerlendirirse, önümüzdeki dönemde çok avantajlı konuma girebilir. Bunu fırsatlara dönüştürebilir. Bununla ilgili, başta Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı olmak üzere, tüm kurumlarda yeniden bir yapılanma olmalı. Türkiye’nin artık karbondioksit, metan ve diğer sera gazlarıyla ilgili izleme ve kontrol konusunda bir sistem yapılanmasına gitmesi lazım.
 
Önümüzdeki dönemde ciddi müzakereler olacak. 2009 yılının başından itibaren sadece ilgili kurumlarda değil, sivil toplum örgütlerinde de müzakere yeteneği güçlü, yabancı dili çok iyi olan, sadece Türkiye’yi değil, dünyayı bilen, argümanlarını da ortaya seren uzman kişilerle bir yapı ve donanıma doğru gitmesi lazım.
 
YASA, YIL SONU YAPILACAK 14’ÜNCÜ COP
TOPLANTISINDAN ÖNCE ÇIKMALI
 
Bunlar olur mu? Şu anda Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Planlama teşkilatı ve diğer kurumlarımız harıl harıl çalışıyor. Ben bu yasanın bir an önce çıkmasından yanayım. Neden? 2008 yılı sonunda 14’üncü COP toplantısı Polonya’da yapılacak. Bu toplantıya ben taraf olarak girip, müzakerelerin içinde olayım. Şu anda ben gözlemci statüsü ile en arkada oturuyorum ve beni de dinlemiyorlar. Ülke olarak toplantıda konuşamıyorum. Dolayısıyla, ben bunların içine katılmalıyım. Burada düşüncelerime, yorumlarıma ilişkin sözlerimi söylemeliyim. Bunları tüm kurumların katılımıyla, onların görüşlerini, önerilerini alarak yapmalıyım. Ben diyorum ki, bu bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirelim. Ben fırsat olduğu kanaatindeyim.
 
ÇEVRE BİR SANAYİDİR
 
Çevreyi de bir lobicilik, hobicilik olmaktan çıkartalım. Çevre bir sanayidir. Avrupa, çevreye bir sanayi gibi bakar. Bizde ise çevre konusu, canın sıkıldığı zaman biraz çevreyi konuşalım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Avrupa’da, Amerika’da, böyle çevre anlayışı, lobicilik, hobicilik gibi çevre anlayışı yok.
 
Türkiye’nin Avrupa Birliği normlarına gelmesi için çevreye 69 milyar dolar yatırım yapması lazım. Küresel ısınmayla ilgili değerlerini de nereye getirecek, ne kadar yatırım yapması gerekir, ne gibi önlemler alması gerekir? Bunun fotoğrafını çıkartması lazım. Bununla ilgili konularda, çeşitli kurumlarla diyaloglar kurarak, ben bir milletvekili ve Mustafa Öztürk olarak çalışıyorum. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler bu çalışmaları hep yaptılar. O örnekler alınarak, ülkemiz için de bir şablon çıkartılabilir. Ben sanayicilere şunu da söylüyorum. Bu bir avantajlı fırsattır. Bunu iyi değerlendirin.
 
Ültanır: Bu gerekli dediğiniz 69 milyar dolarlık yatırımı açabilir miyiz?
 
Öztürk: Bu sadece çevre ile ilgili, bunun içinde karbondioksit yok.
 
Ültanır: Peki, bu yatırımın ne kadarını özel sektör ne kadarını kamu yapacak o yaklaşık olarak belli mi? 
 
Öztürk: Çok güzel soru. 18 milyar doları özel sektörün. Tesislerinde atıklar için gerekli arıtmaları yapması, atık su arıtması, tehlikeli atıkların bertarafı, hava kirliliği ile ilgili önlemlerin alınması, IPPC Direktifi’ne yani, entegre kirliliği önleme Direktifi diye bir direktif var (Directive on Integrated Pollution Prevention and Control), o direktifte yer alan kuralları yerine getirmek için.
 
Esas yatırım yapması gereken kamu, belediyeler. Belediyeler sınıfta kalmış durumda. Bu önlemlerin alınması lazım. Mesela sularımız az diyoruz, arıtmadan akarsuya, göle, denize veriyoruz. Ama, arıtmamız lazım. Çünkü, su bakımından zengin değiliz. Su zenginliği bakımından ülkeler şöyle sınıflandırılır: Su kaynağınız kişi başına 10 bin tonun üzerinde ise siz zengin ülkesiniz. Bizim şu anda ne kadar? 1600 ton. Bu gidişle binin altına düşeceğiz. Onun için suyu doğru, verimli, sağlıklı kullanmamız gerekiyor. Şu anda İç Anadolu kurak iklim bölgesinde görülen yerlerden biri. Ama, bunun yanında Akdeniz Bölgesi, Ege Bölgesi ve Trakya Bölgesi de yapılan senaryo çalışmalarına göre, bilimsel araştırmalara ve IPPC’nin yaptığı çalışmaya göre, buralar da kurak iklim bölgesine girecek deniliyor. Bu bölgelerde önlemler alıp, yatırımlar yapmamız gerekiyor. Kyoto’nun bir finansman mekanizması var. Ben bu kaynaktan faydalanmalıyım.
 
Ültanır: Çok teşekkür ediyorum Sayın Öztürk. Bir milletvekilimizle başladık, diğer milletvekilimizle devam ediyoruz. Şimdi söz Mustafa Kemal Cengiz Bey sizde. Siz Kyoto Protokolü konusuna nasıl bakıyorsunuz?
 
Mustafa Kemal Cengiz: Böyle bir ortamda bizleri buluşturdunuz, teşekkür ediyoruz.
 
SANAYİLEŞME VE İNSAN ELİYLE ÇEVRE TEHDİDİ
 
Tabii Kyoto’ya gelinceye kadar dünya bir süreç geçirmiş. Dünya 1996’dan itibaren bunu dillendirmeye başlamış. Özellikle iklim değişikliği ve küresel ısınma noktasında ise, bu konuyu 100 yıl önce ilk dile getirenlerden birisi Nobel ödülü sahibi olan İsveçli Swante Arrhenius. Böyle bir tarihi geçmişinden sonra, ülkeler bir sanayileşme sürecine girmiş. Sanayi ile birlikte hem insan eliyle antropojen, hem de sanayi kirlenmesiyle dünya bir çevre problemiyle karşı karşıya kalmış.
 
Hem sanayileşme ve hem de insan eliyle çevre tehditleri, çevre kirlenmesi ve iklime yönelik tehlikeler oluşmaya başlamış. Çimento sanayi, demir çelik sanayi gibi sanayilerin ve enerji sektörünün büyümesiyle, dünya böyle bir sürece girmiş. Bu konuda 1979 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), Birinci Dünya İklim Konferansı adıyla bir konferans düzenliyor ve buna ışık tutuluyor. Özellikle, fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksit birikimlerinin, küresel iklim değişikliğine etkisi ortaya konuluyor ve iklim değişikliğine ilk kez vurgu yapılıyor. Bu bağlamda en önemli toplantı da 5-12 Haziran 1992 Rio de Jenerio’da yapılıyor. Çevre ve Kalkınma Rio Konferansı adıyla bir deklarasyon da yayınlanıyor.
 
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI ÖRGÜTLENME  VE KYOTO
 
Bu konferansta ilk kez ciddi manada küresel tehditler ortaya konuluyor. Küresel tehditlere karşı artık mikro değil, makro ölçekte ve ülkeler bazında ahenkli bir şekilde tedbirler alınması üzerinde duruluyor. İnsanların kendi elleriyle kendi sonunu hazırladığına doğru bir gidişatın ilk kez ortaya çıkarılması bu konferanslarda duyuruluyor. Rio Konferansı’nda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi açılıyor. Bu sözleşmeye ülkeler taraf oluyor.
 
Ülkeler burada, gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayrılıyor ve Türkiye her iki listede de yer alıyor. 2001 yılına kadar da Türkiye’nin bu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği’nden çıkma talepleri var. Türkiye, “Beni çıkarın” diyor. Niye? Buradaki şartlar bizim özgün koşullarımıza uymuyor. Çünkü, bunun için hem finans ve hem de teknolojik değişim, yenilenme gerekiyor. Ülkenin ekonomik durumu da bu finansa cevap vermiyor.
 
Daha sonra Türkiye’ye özgün koşullar tanınmasıyla birlikte, biz 2004 yılında bu sözleşmeye taraf oluyoruz. 1992’den sonra bu İklim değişikliği Çerçeve Sözleşmesi süreci içinden, 1997 yılında imzaya açılan Kyoto Protokolü çıkıyor ve önümüze geliyor. Tabii, Kyoto Protokolü, dünyada çevre ile ilgili tek çerçeve. Kyoto Protokolü’ne baktığımızda, bazı getirileri, yaptırımları ve ülkelere yükümlülükleri var.
 
DÜNYANIN ORTAK DÜŞMANI
VE TÜRKİYE’DE TARTIŞILMAYAN PROTOKOL
 
Dünya artık ortak düşmanını keşfetmiş. Bu ortak düşman küresel ısınma, buna bağlı olarak iklim değişikliği, dünyada giderek kuraklaşma, çölleşme ve doğal dengelerin altüst olması, ekolojik dengenin bozulması. Dünyanın sonunu hazırlayan insan nesli bunu fark ediyor. İşte bu bağlamda, Türkiye de tabii Kyoto Protokolüne, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkeler gibi çekincelerini ortaya koyarak taraf olamamış. Taraf olmaması da Türkiye açısından bir handikap olmuş.
 
Bugün Türkiye Büyük Millet meclisi’ne tevdi edilen bu protokolü, Türkiye Cumhuriyeti devleti’nin, üniversiteleri, bilim camiası, odaları, sivil toplum örgütleri tartışmamıştır. Yeterince tartışılmadan Meclis’e gelmiştir. Meclis çatısı altında da tartışamadık. Bu konu, birkaç bilgilendirme toplantısıyla alt komisyon olarak görev yapan, Çevre Komisyonumuza geldi. Görüşlerimizi beyan ettik.
 
Tabii ki ülkeler açısından baktığımızda, dünyayı tehdit eden bir tehlike karşısında, dünyanın kendi organizasyonunu, kendi protokolünü, kendi şartlarını ve bu tehlikeye karşı savaşın şartlarını belirlemesiyle ilgili bir Protokol. 55 ülkenin imzalamasından ve en son Rusya’nın da imza atmasından sonra, 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girdi.
 
Türkiye buraya taraf olmamasıyla, şöyle bir duruma düştü: Avrupa Birliği ülkelerinin hepsi imzalamış, Avrupa Birliği de buna taraf. Şimdi Türkiye’nin önünde, devletin ve hükümetlerin önünde Avrupa Birliği yol haritası var. İşte bu bağlamda, bu zamana kadar biz niye imzalamadık? Kyoto’ya niye taraf olmadık ve bu zamana kadar niye konuşulmadı? Niye irdelenmedi? Niye bu konuda bilim camiamız, sivil toplum örgütleri, bilim adamlarımız görüşlerini olgunlaştırıp, hükümetimizin, idarecilerimizin önüne bir ufuk koymadılar?
 
İKTİDAR YANLIŞ YAPABİLİR, AMA BİLİM ADAMLARI DOĞRUYU YAKALAR
 
Tabii ki idare edenler, her şeyi bilenler anlamında değildir. İdare edenlere yol gösteren de bilimdir. Bilim çevrelerimizin, gerçekten Türkiye’nin özgün koşullarını görerek, bilerek ve gerekli analizleri yaparak, ortaya somut verilerle yol gösteren mekanizmalar iktidarın önüne çıkmalıydı. İktidarlar yanlış yapabilir. Hep doğru yapacak değil. Ama, bilim adamları dosdoğruyu yakalamak zorundadır.
 
Halen Kyoto Protokolü’ne kuşkuyla yaklaşan Bakanlıklar ve sivil toplum örgütleri var. Protokol’ün çerçevesi nedir? Karbondioksit metan, nitrozoksit, hidroflorokarbonlar, perflorokarbonlar ve sülfürhegzaflorür gibi altı tane gazın, 1990 seviyesinin yüzde 5.2 altına çekilme olayıdır.  Kyoto Protokolü’nde biraz önce Mustafa Öztürk Bey’in de ifade ettiği gibi, 2012 yılına kadar bir yaptırım beklenmiyor. 2012 yılına kadar kimseye bir fatura çıkmıyor. Olmazsa olmaz şartlar ortaya konmuyor.
 
2012 SONRASINDA NE OLACAĞINA BAKILMALI
 
Bizim zaten burada tartışmamız ve bakışımız 2012 olmamalı. Bizim bakmamız gereken konular; 2012 sonrasında ve Kyoto Protokolü sonrasında getirilecek yaptırımlar, ülkemize ne kadar uyacaktır, bizi ne kadar kavrayacaktır, bizim buna geçişimizde nasıl uyumlu bir adaptasyon sağlanacaktır?
 
Bu bağlamda baktığımızda, şu ana kadarki görüşmelerde gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler var. Bu imzayı koymuş ülkelerin birçoğuna da özgün koşullar tanınmış. Şimdi bize de tanınıyor ve biz de ondan imzayı atıyoruz. Hükümetimiz 2012 sonrasını çok irdeleyip, tartışıp değil de, “biz Avrupa Birliği’ne gidiyoruz, Avrupa Birliği buna taraftır, bu bir prestij protokolüdür” diye, daha çok karizmamızı ve prestijimizi düşünerek bunu getirmiş görünüyor. Biraz da böyle bir algılama var. Bu doğrudur, değildir tartışılır, ayrı bir olay.
 
Önümüzdeki Avrupa Birliği müktesebatı içinde, çevre faslı açılma sürecine girildiğinde, çevre faslı içerisinde yüzlerce mevzuat gelecek. Katı atık üretiminden çevre ajansına, çevre ajansından su direktifine kadar çevre ile ilgili birçok mevzuatları önümüze koyacak Avrupa Birliği var. Bizim öyle veya böyle, Kyoto Protokolü sonrasında buna taraf olmamız zaten gerekiyordu.
 
KYOTO PROTOKOLÜ’NÜN DİLİ ÇOK ANLAŞILIR DEĞİL
 
İncelememde, Kyoto Protokolü’nde bir de şuna dikkat ettim. Dünyada çevre konusunda uluslararası tek çerçeve olmasına rağmen, Kyoto Protokolü’nün dili çok anlaşılır değil. Bu çok önemli. Dünyada bir prestij protokolü. Dünyanın çevre ile ilgili tek çerçevesi. Dünya buna imza atıyor. Bilimsel yönü var, gelecek yönü var. Bu protokolün ise anlaşılmaz bir dili var. Meclis’e gelen metinde ifade bozuklukları var ve bu tercümeden kaynaklanabilir, ama anlatım ifadesi içeriği, içeriğine baktığınızda yaptırımlar, anlatmak istediği şeylerde çok böyle aradıklarınızı bulamıyorsunuz. Sadece tercümesi değil, araştırdım, sordum, orijinali de böyle. Yaptırımlar, hedefler, kıstaslar ve gerçekten dünya çapında done noktasında tatmin edici çok şeyleri ben bulamadım.
 
GELİŞMİŞ VE GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER ARASINDAKİ PROBLEMLER
 
Dünyayı tehdit eden bir gelişmeyle savaşa gidiyorsunuz. Küresel ısınma artık dünyanın düşmanıdır. Sadece 3-5 ülkenin değil, tüm ülkelerin ortak cephede, tek cephede yer alabileceği bir savaş bu. Biliyorsunuz enerjide olsun, çevrede olsun, bu zamana kadar dünyayı bir cephede toplayamadık. Dünya örgütler bakımından, siyasi yaklaşımlar bakımından, ekonomik topluluklar bakımından hep bölündü. Hep parçalandı, hep birbirlerine rakip oldu veya gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeleri hep dışladılar. İşte dünyayı bir cephede toplayan, dünyayı bir masa etrafında buluşturacak bu çerçevenin iki ülke grubu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında üç problem var:
 
1)      karbondioksit ve diğer sera gazlarının emisyonlarının azaltılmasına yönelik yükümlülüklerin, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki paylaşımının hâlâ belirlenememiş olması.
2)      Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere maddi kaynak ve teknoloji transferi söz konusudur. Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler, bunu hâlâ bir mutabakata vardıramadılar. Bu konuda ülkeler yükümlülüklerinden geri geri kaçıyorlar.
3)      Gelişmekte olan ülkelere yapılacak olan yardım ve kaynakların akışı, aktarılması, ödenmesi veya yardımın biçimi bir türlü belirlenememiş.
 
Bunlar asıl ana maddeler ve bu maddeler olmazsa olmazların arasında. Diğer başka konular da var. Amerika Birleşik devletleri’nin taraf olmaması gibi. Bu taraf olmamanın nedenini de, Çin’e Hindistan’a özgün koşulların tanınmasına, onlara da yaptırım uygulanması gerektiğine, ayrıcalık olmaması gibi hususlarla açıklamaktadır. “Herkes aynı safta bir olmalıdır” diyor.
 
KYOTO İLE GELEN TİCARET
 
Kyoto Protokolü ve sonrasında da dünyada yeni bir ticaret gelişecek. Emisyon ticareti adı altında bir ticaret. İşte yarın, ülkeler dünyayı kurtarmaya çıktıkları yolda, yine ticaret savaşı yapacaklar, para savaşı yapacaklar, para ön plana çıkacak. Emisyon ticareti, karbon ticareti adı altında, karbon emisyonu az olacak ülkelerden karbon kredisi alacak gelişmiş ülkeler ve kendi sanayilerinin devamı ve kendi sektörlerinin yaşatılması adına, kendi emisyonlarını indirmemek için gelişmekte olan ülkelerden karbon kredisi alma noktasındaki bu global ticaret, Kyoto Protokolü’nün bir nimeti ve ticareti olarak önümüze gelecektir. Bu konuda da çok büyük anlaşmazlıklar çıkacaktır. Yine, “en büyük payı nasıl kaparız” diye savaşlar yapılacak. Bunu da belirttikten sonra şimdilik teşekkür ediyorum.
 
Ültanır: Ben de çok teşekkür ediyorum Mustafa Kemal Bey. Kyoto’nun ekonomi ve ticaret boyutu tabii ki çok önemli. Hatta bence sihri orada saklı. Şimdi söz sırası TİSK Genel Sekreteri Sayın Bülent Pirler’de. İşveren sendikaları, sanayiciler ve özel sektör konuya nasıl bakıyor sorusunun yanıtını alacağız. Buyurun Bülent Bey.
 
ÇEVRE KONUSUNDA DÜNYA KAMUOYU
VE TÜRK KAMUOYU FORMATLANDI
 
Bülent Pirler: Şimdi efendim ben Kyoto’dan önce biraz çevreden bahsedeceğim. Çevre sorunlarını doğru düzgün tartışılamaz hale getirdik. Adeta korku kültürü oluşturduk. Şimdi açıyorsunuz, her gün gazetelerde buzlar eridi vs, bunlar yaşanıyor, ama doğru düzgün konuları tartışamaz haldeyiz. Kyoto da bunlardan bir tanesi de o bakımdan onu özellikle vurgulamak istiyorum.
 
Hatta çevre konusunda, enerji konusunda farklı bir ses çıktığında, bu “tu kaka” ediliyor. Bunlar çok önemli yaklaşımlar. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, bütün dünya kamuoyu ve Türk kamuoyu açısından baktığımızda, çevre konusunda adeta dünya kamuoyu ve Türk kamuoyu formatlandı. Bunu altını çizerek söylüyorum. Çünkü, hiçbir şeyi tartışamaz haldeyiz.
 
EKONOMİK ÇIKARLARLA ÇEVRE KULLANIYOR
 
Mustafa Öztürk hocamız söyledi, “Çevre sanayidir” dedi, kesinlikle doğru. Ekonomik çıkarlar için artık çevre kullanılır hale gelmiştir. Gelişmiş ülkeler tarafından ciddi şekilde çevre teknolojisinin pazarlanır hale geldiğini görüyoruz. En büyük sorunların başında da bu yatıyor. Kyoto da neredeyse pazarlama alt göstergelerinden bir tanesi şeklinde karşımıza çıkıyor.
 
Çok yanlış anlayışlar var. Bir tanesini söyleyeyim. Mesela, Amazon ormanlarından her yerde bahsediliyor. “Ekosistemin akciğeridir” deniliyor. Hesaplamalar yapılıyor, fotosentez yoluyla ortaya çıkan oksijen kadar, nem ve karbondioksit de yayılıyor. Böyle bir akciğer olma durumu yok. Baktığınızda Amazonlar’daki kereste ticaretinin bir başladığını, gelişmiş ülkelerin onu ne hale getireceğini düşünebiliyor musunuz? Sonuç olarak baktığımızda burada çevre öngörüsü falan yok. Burada başka çıkarların ön plana geçtiğini görüyoruz. 
 
Bir başka örnek daha vereyim. Sadece şu lambaları değiştirip kompakt floresan yaptığımızda, sadece değiştirme süresi içerisinde elde edilen tasarrufla Türkiye için bir Akkuyu kurmuş oluyoruz. Bunların hiçbiri yapılmıyor, ama dikkat ediyorsanız çok farklı tartışmalara giriyoruz. Bizi en fazla rahatsız eden konu da bu.
 
TÜRKİYE KYOTO’YA TARAF OLMAKLA, ÇEVRE
YÖNÜNDEN BİR HAKSIZ REKABETLE KARŞILAŞACAK
 
Kyoto’ya dönmek istiyorum. Bakıyoruz çok enteresan Amerika Kyoto’yu imzalamadı. Birçok haklı gerekçesi var vs. Şöyle birkaç rakam vereyim: Türkiye’de sera gazı salımına baktığımızda, Amerika’da kişi başına sera gazı salınımı Türkiye’nin 12 katı. Çin, Hindistan gibi diğer ülkelerde salınım fazla, ama Kyoto’yu imzalamadan gelmişler. ABD’nin sera gazı salımında payı yüzde 28, Çin’in payı yüzde 17, Hindistan’ın yüzde 5, Türkiye’nin sadece binde 7.8 düzeyinde. Binde 4 olduğu da söyleniyor, Mustafa Öztürk Bey, öyle diyor. Çeşitli araştırmalarda bu rakamlar da farklı farklı veriliyor.
 
Küresel iklim değişimi, küresel ısınma konularında gerçek bir tartışma yapamıyoruz, gerçek anlamına oturtamıyoruz. Sadece ülkelerin ticaret ve etki alanlarını genişletme çabalarıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Onun için bunları biraz daha Türkiye’ye indirgeyerek konuşmak gerekiyor diye düşünüyorum. Verilerdeki yanlışlıkları bir kenara koyuyorum. Çünkü, birçok yerde birçok veri var.
 
Şimdi, Türkiye için bu emisyon azaltma yükümlülüğü var ya da yok tartışmaları bir yana, bize göre tabii ki bu protokolden sonra, Türkiye emisyon azaltma yükümlülüğü altına da girecektir. Deminki rakamlarla kıyasladığımızda, Türkiye’nin burada gerçek anlamda çevre yönüyle, demin saydığım ülkeler karşısında bir haksız rekabetle karşı karşıya kalacağını düşünüyoruz. 
 
2008-2013 dönemine baktığımızda, Türkiye’nin 5 yılda yüzde 39.2 büyüyeceği öngörülüyor. Türkiye’nin yüzde 6.8 ortalama büyüme oranını aldığımızda, GSYİH başına emisyonları Türkiye’den çok fazla olan Hindistan’ın yüzde 10, Çin’in yüzde 12.1 ekonomik olarak yıllık büyüyeceğini hesaplarsak, Türkiye için alenen çevre açısından bir haksız rekabeti kendi elimizle yaratmış oluyoruz. Çünkü, diğerleri imzalamıyorlar ve bakın, ekonomik açıdan değerlendirmesini yapmaya çalışıyorum.
 
Kyoto’nun Temiz Kalkınma Mekanizması, Türkiye buna dahil olacak mıdır? Olmayacak, onu geçiyorum, ama şunu söylemeye çalışıyorum, enerji konusunda bir politika oluşturulmazsa, bu gelişmekte olan ülkelerle, hakikaten burada nasıl yer alacağımız belli değil. Belli bir süre sonra gelişmekte olan ülkelere yatırım yapma durumunda dahi kalabiliriz. Çok dikkatli olmamız gereken konular, ama bunlar hep belirsiz. Ne olduğu da belli değil. Çevre ve Orman bakanlığı’ndaki görüşmelerimizde de, “konumumuz hiç belli değil” açıklamaları geliyor. Biz de konumumuzu bilmemekten rahatsızız. Bu noktada bunu özellikle vurgulamam gerekiyor.
 
TÜRKİYE, AB EMİSYON BALONU’NUN İÇİNE NİYE GİRMİYOR?
 
AB’den bahsedildi. Şöyle bir yaklaşım da var. Çevre ile ilgili faslın açılabilmesi için, bunun bir bench-mark olarak Türkiye’nin karşısına getirildiği söyleniyor. Şimdi şunu söylemek gerekiyor; güzel bir şey, ama İspanya, Portekiz ve Yunanistan bizim bildiğimiz 3 ülke, başkaları da olabilir, bu 3 ülke Kyoto kapsamında indirim taahhüdünde bulundu, fakat “AB Emisyon Balonu” içine girdiklerinden, artırdılar bile. Şimdi ben müzakere yaparken, bana bench-mark olarak önce bunu imzala diye getiriyor, AB ile böyle müzakere yapılmalı, bu balonun içine Türkiye niye girmiyor?
 
Deniliyor ki, “Sen bunu hiçbir müzakeresiz kabul edeceksin”, yani indirimi kabul et, müzakere yapma. O zaman biz Avrupa Birliği ile niye giriş müzakereleri sürdürüyoruz? İşte müzakere edilmesi gereken bir konu. Ucu açık müzakere süreci ve diğer unsurlar dikkate alındığında, bunu bir kere daha ciddi biçimde değerlendirmemiz gerekiyor, çünkü yükümlülükler geliyor.
 
1990 yılını baz aldığımızda, Almanya o dönem için enteresan bir manevra yapmış. Doğu ile birleşmeden sonraki bütün kapatılacak fabrikaları vs, zaten doğudakilerin hepsini kapatarak, üstüne üstlük Almanya şu anda kâr etmiş durumda. Bunların hep küçük ve ince hesapları var. Biz Türkiye olarak bunların hiçbirini yapmadık.
 
KYOTO’YA İMZA ATMANIN MALİYETİ, 40-148 milyar dolar arasında
 
Mustafa Öztürk Hocam önemli bir konuya dokundu, mutlaka bir etki analizinin fevkalâde şart olduğunu, bunun kabul edilmeden etki analizinin yapılmasının zorunluluk olduğunu, öncelikle söylememiz gerekiyor. Bunları yapmadığımızdan dolayı ciddi sorunlarla karşılaşacağımıza inanıyoruz.
 
Şimdi, bazı araştırmalar var. Bir kısmı ortaya çıkmadı. DPT-Devlet Planlama Teşkilatı’nın bazı araştırmaları olduğu söylendi, sonra bu araştırmasını geri çekti vs. Buradan bir tane rakam vereyim, maliyet üzerine; bir imza atılması sonrasında DPT’nin çıkardığı maliyet, 2006 yılı rakamları ile GSYİH’nin en az yüzde 10’u ile en fazla yüzde 37’si arasında değişen bir maliyetle karşı karşıyayız. Bu özel sektör ve kamu olarak ayrılmamış, ama bize söylenen rakam 40 ile 148 milyar dolar arasında bir maliyetle Türkiye karşılaşabilir deniliyor.
 
Öztürk: Bunlar dedikodu, bunu söylemek zorundayım. Bunlar resmi rakamlar değil.
 
Ültanır: Efendim, o zaman resmi rakamı, söz sıranız geldiği zaman sizden rica edeyim. Katılırsınız, katılmazsınız, ama Sayın Pirler konuşmasını tamamlasın.
 
Öztürk: DPT’yi biz sıkıştırdık, dedik ki, “Böyle bir rakamınız mı var?”, “Yok” dediler. “Böyle bir çalışmanız mı var?”, “Yok” dediler.
 
Pirler: Olabilir, ama bunlar konuşulan ve üzerinde durulması gereken rakamlar. Bir maliyet oluşturacağını hepimiz biliyoruz. Bunu 40 milyar dolar değil, 10 milyar dolar bile olsa, sanayinin karşılaması çok güç. Bunu söylemeye çalışıyorum.
 
Öztürk: Size çok fırsat geliyor, iyi değerlendirin.
 
Pirler: Peki efendim, öyle düşünülebilir, ama ben bir şey daha söylemek istiyorum. Yine uzmanların hesaplarına göre konuşacağım. Bu Kyoto Protokolü’nün imzalanmasında bütün Avrupa ülkelerinde, siyasilerden aynı laf işitildi.  “Sanayiyi destekliyoruz Kyoto Protokolü’yle”, çoğu da böyle imza attı. Ama, gerçek öyle olmadı. Burada gerçekleri görerek gitmek gerekiyor.
 
KYOTO’YA İMZA ATMAKLA, TÜRKİYE ENERJİDE İKİ TARAFLI KAYBEDECEK
 
Dünyada sera gazı salımına bakmak gerekiyor, sanayinin payının yüzde 25-30 arasında olduğu düşünülüyor. Geri kalanının da ulaşım araçlarından ve enerji kullanımından kaynaklandığı ortaya konuluyor.
 
Türkiye hem kömürü, hem de doğalgazı ithal ediyor. Türkiye enerji üretiminin yüzde 70’ini de ithal yakıttan elde ediyor. Türkiye Protokolü imzaladı. Mevcut yükümlülükleri kabul etmesi halinde iki taraflı olarak da kaybediyor. Hem enerjiyi ithal edecek, hem de kullandığı enerjide ortaya çıkan gazlar için kota olarak döviz ödeyecek. Bu bir yaklaşım. Bunun da doğru yaklaşım olduğuna inanıyoruz biz. Bakın Avusturya taraf olmayı yeni kabul etti ve 2010 yılında yürürlüğe girmek üzere, bir “Emisyon Ticareti Sistemi Taslağı” hazırladı. Siz de böyle Avusturalya gibi önümüze bir plan koyun. Bu sisteme göre çimento, alüminyum, demir-çelik gibi sektörlerde emisyon tahsis sarfının yüzde 30’luk kısmı ücretsiz verilirken, üretimin çoğunu ihraç eden veya uluslararası rekabet baskısı altında olan işletmeler karbon emisyon kotalarının yüzde 90’ını ücret ödemeden alabilecekler. İşte, hükümetlerin bulduğu formüller bunlar. Ama, biz bu formüllerin hiçbirini görmüyoruz. Bizim sanayinin karşısına böyle bir teklifle gelinmeli.
 
ETKİ ANALİZLERİ YAPILMADAN PROTOKOL İMZALANMAMALI
 
Sonuç olarak baktığımızda, Kyoto Protokolü imzalansın ya da imzalanmasın tartışmaları biraz erken görürüz. Çünkü, etki analizi yapılmış durumda değil. Bu etki analizinin sadece Türkiye ekonomisi açısından değil, bütün sektörlerde de yapılması gerekir. Bütün faktörleri göz önüne aldığınız zaman, gerçekten sanayinin üzerine ciddi bir yük geliyor. Onun için etki analizleri düzgün şekilde yapılmadan, bu protokolün imzalanmasını doğru bulmuyoruz. Etki analizlerinden çıkacak sonuçların da, çok net şekilde bütün kesimler tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.
 
Size de teşekkür ederiz. Hep söylendi, konu doğru düzgün tartışılmıyor. Ortada çok veri var. Ama, “o doğru değil, bu doğru değil” deniliyor. Bilemiyorum artık hangi rakamlar doğru.
 
Öztürk: Türkiye olarak biz bir rakam veriyoruz. Nereye? İklim Değişikliği Sekreteryası’na. Bunu da Çevre ve Orman Bakanlığı yapıyor. Onun dışındaki rakamlar tabii ki yalan, yanlış. Biz resmi rakam diyoruz.
 
Pirler: Efendim, ben rakamlara itiraz etmiyorum. Literatüre girdiğiniz zaman, bu konuda pek çok çalışma görüyorsunuz. Şunu da söyleyeyim, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bazı rakamlarının doğru olmadığını iddia eden çalışmalar da var. Ben bunlara katılmıyorum. Resmi rakam neyse onu kabul ediyorum.
 
Sonuç itibariyle şunu söylemeye çalışıyorum; çevre konusunda ilk başlarken söylediğim, gerçekten bir korku kültürü oluşturulmuş durumda. Çevre konusundaki tartışmalarımızı düzgün boyutta, bilimsel boyutta yapamaz hale gelmiş durumdayız. Bu bizi çok endişelendiriyor. Kyoto Protokolü ve benzer unsurların da çok daha ciddi, çevresel etki değerlendirmelerinin ciddi şekilde yapıldığı süreçlere bağladıktan sonra harekete geçmemizde fayda olduğu kanaatini taşıyoruz.
 
Ültanır: Teşekkür ediyorum Bülent Bey. Şimdi söz Sayın Bakanımızda. Siz hem bir sanayici, işadamı ve eski bir bakan, politikacı, devlet adamı olarak Kyoto Protokolü’ne taraf olunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin Su, Toprak, Hava gibi çevreye değer veren şiirleriniz de var. Konuya şair bakışıyla da yaklaşan bir kişisiniz. Siz, bu Kyoto Protokolü’ne taraf olunması için başlatılan süreci erken mi, yoksa tam zamanı olarak mı buluyorsunuz? Ya da burada bir dış dayatma mı var?
 
Dış dayatma derken, tasarının Meclis’te esas komisyon olarak Dışişleri Komisyonu’na gönderilmesini de bir gösterge olarak alıyorum. Tasarı Çevre Komisyonu’nda, AB Uyum Komisyonu’nda görüşülmesine karşın, konuyla birebir ilgili ve esas komisyon olması gereken Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’na gönderilmemiş olması da bence çok anlamlı. Yani, hükümet şu anda konuya sanayi, enerji, teknoloji açısından değil, sadece dış politika açısından bakıyor.
 
Ali Coşkun: Değerli Hocam, her şeyden önce böylesine önemli bir konuyu gündeme taşıdığınız için kutluyorum. Arkadaşların çok detaylı ve ağırlıklı olarak Kyoto Protokolü’nü içeren yorumlarını dikkatle izledim. Tebrik ediyorum. Çok faydalı şeyler söylediler. Ben müsaade ederseniz, konuya kısa kısa değişik açılardan yaklaşmak istiyorum. Üç başlık altında alacağım.
 
AMAÇ: GELECEĞİ GÜVENCE ALTINA ALMAK
 
Bunda amaç nedir, ona bakalım. Bana göre Birleşmiş Milletler İklim değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne yönelik Kyoto Protokolü’ndeki esas amaç, geleceği bu günden güvence altına almaktır. Çünkü, dünyanın geleceği, insanlığın geleceği, geleceğimizin güvencesi olan nesillerin geleceği tehlike altında. Eğer bugün tedbir almazsak, sonu felaket olarak gözüküyor.
 
Peki, sebep nedir? Arkadaşlar söylediler. Birincisi, bana göre bilinçsiz tüketim. Yani bizim temel kültürümüzde, inançlarımızda çok önemli bir yeri olan, fakat uygulamada çok zayıf davrandığımız, israf.
 
Yirmidokuzuncu Gün
 
Bununla ilgili ilginç bir kitap sunmak istiyorum. Lester R. Brown tarafından yazılmış olan “Yirmidokuzuncu Gün” diye bir kitap. Dünya kaynakları karşısında insan ihtiyaçları konu alınmış. Yazar aynı zamanda Amerika’da bu konularda önemli araştırmalar yapan Worldwatch Enstitüsü’nün Başkanı. 1978 yılında ilginç bir araştırma yaptılar. Bu araştırmanın bir seferlik olmayacağı söyleniyor, hâlâ devam ediyor ve tartışılıyor. Bunun özünde kısa bir bulmaca var. Müsaadenizle onu okumak istiyorum:
 
Bir Fransız bilmecesi şöyle başlar: Bir nilüfer gölünde tek bir nilüfer yaprağı vardır ve her gün yaprak sayısı iki katına çıkmaktadır; ikinci gün iki yaprak, üçüncü gün dört yaprak, dördüncü gün sekiz yaprak, böylece sürer gider. Soru şudur: Nilüfer gölü otuzuncu gün tamamen dolu ise, kaçıncı gün yarı dolu olmuştur? Yanıt yirmidokuzuncu gün”.
 
Çünkü, 28’inci günde yarısı dolmuş, 29’uncu günde tamamı dolacak. Dünyadaki doğal kaynakların, Cenabı Allah’ın bize bahşettiği bütün imkânların, sanki binlerce yıldır devam ettiği gibi edeceği bütün insanlığın düşüncesinde hâlâ var. Oysa, bu kitapta inceleme ortaya koyuyor ki, tüketim çok hızlı arttığı için artık böyle binlerce yıl yetmeyecek ve birdenbire bir gün son bulacak. Bunun üzerinde fevkalâde durmak gerekiyor. Arkadaşlar söyledi; çevre fevkalâde önem taşıyor.
 
SEBEP: EKOLOJİK, EKONOMİK, SOSYAL DENGE
 
Bununla ne yapmak istiyoruz? Bana göre ekolojik, ekonomik ve sosyal sistemler arasında bir etkileşim, bir denge kurma sorunlarıyla karşı karşıyayız. Bunu kim yapacak? Siyasi otoriteler. Demek ki denge, üç noktadan bir düzlem geçiyor ya, ekolojik, ekonomik, sosyal denge. Bu üçünü dengelemek lazım.
 
Ekonomik bakımdan görüyoruz ki, çok bilinçsiz bir tüketim dönemi yaşanıyor. Tarım alanları hızla yitiriliyor. Buna tabii tüketimle beraber, çevre hastalıkları dediğimiz hastalıklar olumsuz yönde destek veriyor. İşte sera gazı dediğimiz gazların çoğalması, doğal felaketler, depremler, sel felaketleri sonuca doğru sürüklüyor. Ormanların yok oluşu, nehirlerin kirlenmesi, denizlerin kirlenmesi, insanın temel gıda maddelerinden olan denizlerdeki balıkların azalması gibi sayılacak çok şeyler var. Bunların neticesinde sonuç, ekolojik bozulmayı hızlandırıyor. En felaket sonuç da, dünyada kıtlık. Dünya kıtlığa doğru sürükleniyor. Kıtlık derken, havanın kıtlığını bile kastediyorum. Hava yoksa hayat yok. Su yoksa hayat yok. Toprak yoksa hayat yok. Benim bu konularda beğenilen şiirlerim var.
 
SONUÇ: YOKLUK, FAKİRLİK VE TERÖR
 
Dünyaya baktığımızda refah dengelerinin bozulması, gelir dağılımının giderek bozulması, yoksulluk ve açlık boyutunu artırıyor. Bunun sonucunda da terör besleniyor. Bugün insanlığın büyük belalarından birisi de terör olayı. Çünkü terörün dini yok, dili yok, milliyeti yok. dolayısıyla, bu çevre sorunlarının, işte sera gazı sorunlarının dünyada meydana getirdiği aşırı ısınmaların, yoklukların, fakirliklerin neticesinde insanlığın fevkalâde büyük sorunu hale gelen terörü de besler bir zemin oluşturduğu kanaatindeyim.
 
VERİMLİLİK, KALİTE VE TEKNOLOJİNİN İNSANLIK YARARINA GELİŞİMİ
 
Peki ne yapmak lazım?  Amaç, sebep ve sonucu söyledik. Arkadaşlar da belirttiler. Rakamların üzerinde durmuyorum, arkadaşlar söylediler. Kyoto’da amaçlanan hedefler nelerdir? Söylendi. Onların hepsine katılıyoruz. Bir defa her konuda zaman dahil, çünkü kaybettiğimizde geriye kazanamayacağımız en önemli varlıklardan birisi zaman, dolayısıyla zaman dahil her konuda verim üzerinde durmamız lazım. İkincisi kalite. Üçüncüsü de teknolojinin insanlık yararına gelişmesine artık toplumun karar vermesi lazım. İnsanlığı yok edici, savaşları artırıcı, savaşta üstün olmayı getirici teknolojiler yerine, insanlığın mutluluğu, geleceği için teknoloji. İnsanlığın geleceği için Ar-Ge, geleceği için inovasyon olarak belirtmek istiyorum.
 
TÜRKİYE YENİLENEBİLİR ENERJİLERE ÖNEM VERMELİ,
GÜNEŞE DÖNME ZAMANI GELDİ
 
Enerjiden bahsettiler, yıllarca ihmal edildi. Örnek olarak İkinci İktisat Kongresi’nde rahmetli Turgut Bey (Turgut Özal), “Türkiye’nin Enerji Sorunları, Çözüm Yolları” raporunu bana hazırlatmıştı. O raporu 1981’de İzmir’de sunduk. Devlet Planlama’nın raporlarında ve yayınlarında yer aldı. 1981-87 oradaki rüzgâr enerjisi konusundaki tavsiyelerimiz, sizin de gayretlerinizle kanunlaştı. Zannediyorum Bülent Bey söyledi, çok şeyi ortaya koyup konuşuyoruz, yapmıyoruz. Dolayısıyla yenilenebilir enerji; rüzgâr, gel-git, orada hepsinden bahsetmişiz, bu gibi enerjilere dünyanın ve Türkiye’nin çok önem vermesi lazım. Nitekim, dünyada ülkelerin enerjilerinin yüzde 25’ini yeşil enerjilerden elde etmesi yönündeki sistem, kabul edilir duruma geldi. Bir kelimeyle bana göre güneşe dönme zamanı geldi. Güneşe dönelim.
 
Ültanır: Sayın Bakanım, maliyeti 40 cent/kWh, dönelim mi?
 
KYOTO, TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM HAREKETİNİN ADIMIDIR
 
Coşkun: Güneş enerjisine dönelim, sonuç bu. Altını çiziyorum, bunun için de yapılması gereken, bütün dünyada toplumsal bir dönüşüm hareketine başlanması. İşte bu Kyoto Protokolü’ne geliyorum, ben bunu toplumsal dönüşüm hareketinin adımı olarak görüyorum, anayasası olarak görüyorum. Buna Türkiye yabancı kalamaz.
 
SANAYİ İLE BAŞARDIKLARIMIZ
 
Tabii sanayi bizim her şeyimiz. Geçen sefer de bu dergide söylemiştim. Üç şeye değineceğim. Türkiye’nin makroekonomik dengelerinin kurulduğu bir dönemde, neyle övünüyoruz, sürdürülebilir büyümeye eriştik. Bir bakın, ne eriştirmiş? Sanayi. Kapasite kullanım oranları yüzde 80’lerin üzerine çıkmış, dolayısıyla bütün imkânsızlıklara rağmen sanayi yüzde 8.9 sürdürülebilir büyüme yürütmüş. Neyle yürütmüş? Süleyman Beyvari soruyorum. Özel sektör öncülüğünde. Devlet ne yapmış? Özel sektörün önündeki bürokratik engelleri kaldırmaya çalışmış. Tam kaldırmadık, ama benim hükümette bulunduğum dönemlerde çok gayret sarf ettik. Yılların alışkanlıklarını, ancak bu kadar önleyebildik. Dolayısıyla, özel sektör öncülüğünde bir büyümeyle sanayi götürmüş.
 
Peki, başka neyle övünüyoruz? Turgut Bey, 24 Ocak kararlarını getirdiğinde 2.8 milyar dolar ihracat vardı. Petrole yetmiyordu. 125 milyar doları geçtik. Neyle geçmişiz? İhracatın yüzde 92’si sanayi ürünü.
 
Halkı bezdiren enflasyon, hayat pahalılığı, gelir dağılımı adaletsizliği, onları bırakıyorum. Asıl olan işsizlik. O sıkıntılar beraberinde işsizliği de getiriyor. Yine istihdamda en olumlu etkiyi sanayi yapmış.
 
SANAYİYİ MAHVETMEDEN KYOTO’YA PARMAĞIMIZI BASMALIYIZ
 
Öyleyse, bir zamanlar ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği’ne şirin gözükelim diye güttüğümüz politikalar gibi olmamak kaydıyla, tarihten gelen, bulunduğumuz coğrafyadan gelen stratejik konumumuzu dikkate alarak, şahsiyetli bir şekilde bu işi ele alıp, hevese kapılmadan ve teslimiyetçi olmadan, sanayiyi mahvetmeden Kyoto Sözleşmesi’ne parmağımızı basmamız lazım.
 
SANAYİ BAKANLIĞI’NIN BİOBENZİN PROJESİ NASIL ENGELLENDİ?
 
Bu bir düşünce reformunu gerektiriyor. Örnek vereceğim. Türkiye’de şeker fabrikaları yıllardır zarar eder. Bu zararı hep zam yaparak kapatırlar. İşletmeci, sanayici gözüyle arkadaşlarımla aldığım tedbirlerle şekere beş sene zam yapmadan zarardan kurtardık. Kurtarınca yan ürünlere önem verdik. Şeker fabrikalarından dördü de alkollü mamuller, ilaç ve sanayide kullanmak için etil alkol üretiyor. Kyoto Sözleşmesi dolayısıyla, nasılsa bu gelecek diyerek, biz bu etil alkolü yüzde 99.99 saflaştıralım, Brezilya’daki ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki gibi, sanıyorum Avrupa Birliği’nde yüzde 5 hedef alındı, benzine katalım ve o kadar da petrol tasarrufu sağlayalım.
 
Projeleri yaptık, bir ethanol fabrikası kurmak 70-80 milyon dolar, biz bu dört fabrikada 3-4 milyon dolar ilaveyle, sadece içindeki yüzde 4 rutubeti almak şartıyla bunu yapabileceğiz. Bakan olduğum için bunu biraz çekinerek söylüyorum, tam sekiz ay yazıştık. Hazine, Dünya Bankası’na sormuş. Dünya Bankası, “Pancardan elde etmeyin, şeker fabrikalarına bir lira yatırım yapmayın” görüşünde. Ben de zaten pancar üretimi fazla, kotalar falan konulmuş, bununla kotaları halletmek istiyorum. Pancardan biyobenzin elde edeceğim ve bunu ispatlayacağım. Ondan sonra diğer fabrikalara da bu tesisleri kuracağız. Hem şeker ve hem de saf etil alkol imal edeceğiz.
 
Maliye Bakanlığı ÖTV istiyor. Petrol Piyasası Yasası’nda, “etil alkolden vergi alınmaz” maddesi var. Buna rağmen diyor ki, “Ben mali dengeyi bozarım, ben alırım. Çünkü siz o kadar etil alkolü benzine katınca, ben o kadar benzinden vergi alamayacağım”. Neticede sekiz ayın sonunda işi Sayın Başbakan’a götürdüm. Abdüllatif Şener Bey Planlama’dan sorumlu, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Bey, Ali Babacan Hazine’den sorumlu, maalesef, bu üç kişiden iki kişi reddetti. Ben zaten tarafım, Abdüllatif Bey’in de gayretiyle ve benim Başbakan’a konuyu açmamla, sadece Eskişehir Fabrikası’nda yapabileceğimizi söylediler. Üç milyon dolar para da istemiyorum, fabrika anonim şirket statüsünde, kendi imkânlarımızla yaptıracağız. Ama, sadece ona müsaade ettiler. Çünkü, Dünya Bankası yazı yazmış.
 
Ültanır: Peki, Dünya Bankası şeker pancarı yerine bir öneride bulunmuş mu?
 
Coşkun: Tahıldan yapabilirsiniz diyor. Türkiye’de buğday yetmiyor. Bir sürü meseleler vs. Nitekim, Kemalpaşa’da onu Amerikalıların lisansıyla yaptılar, onlar da sırf bu ÖTV dolayısıyla rekabet zorluğu içindeler.
 
TOBB, TİSK VE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
TASARIYI ÇOK SIKI TAKİP ETMELİ
 
Şimdi, kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde. Meclis’in bir çalışma usulü var. Burada milletvekili arkadaşlarımız, sorumlu kurumlar, çünkü Komisyonlara Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu ve diğer sendikalar, sivil toplum kuruluşlarının bu işi çok sıkı takip etmesi lazım. Çünkü, demokrasilerde gelişmeler sadece siyasi kadrolarla olmuyor. Sivil toplum kuruluşlarının katıldığı çalışmalar siyaseti daha da etkili hale getirebiliyor. Neticede, bu işi düzenleyecek olan siyasi otoritedir. Ben de müsaadenizle bu turda sözümü böylece tamamlamış olayım.
 
Ültanır: Değerli Bakanım çok teşekkür ediyorum. Böylece birinci turu tamamladık. Siz değerli panelistlerimizin temel görüşleri ortaya çıktı. Kyoto’ya imza atılacak, ama imza atmadan önce etki analizleriyle birlikte iyi bir değerlendirme gerekiyor, özellikle sanayimizi ve enerji sektörünü güç durumda bırakmamalıyız. İkinci tura geçerken, daha öz olarak eklemek istediklerinizi, varsa karşı görüşlerinizi alacağım. Yine aynı sıra ile gidiyoruz ve söz tekrar Sayın Prof. Dr. Mustafa Öztürk Hocamızda.
 
ZARAR DESTEĞİ VERECEĞİMİZE ÇEVRESEL
KAYGILARI AZALTICI YATIRIMLAR YAPALIM
 
Öztürk: Şimdi efendim, yüzyılın başına baktığımız zaman, biraz önce de söyledim, atmosferdeki karbondioksit ve sera gazı miktarının belli değerleri var. Karbondioksitle ilgili net bir rakam söylüyoruz, 285 ppm, bugün bu değere bakıyoruz 385-390 ppm civarında. Yeryüzünün sıcaklığı 0.75 derece artmış durumda. Dolayısıyla bunların etkileri de görülmeye başladı. Yanlış anlaşılmasın, biz etki deyince şöyle kabul ediyoruz, ani sıcak olacak, ani sel olacak, ani fırtına olacak, doğal dengedeki bozulma olarak kabul ediyoruz. Doğal dengedeki bozulma ciddi şekilde tahribatlara neden oluyor. 2-3 sene önce bir şehrin nasıl su altında kalıp yok olduğunu da gördük. Bangladeş’de daha yeni böyle bir felaket oldu. Geçen sene kendi ülkemizde tarımda ciddi zararları gördük. Bu artarak devam ediyor. İki sene öncesine göre, Devlet Su İşleri’nin barajlarında su tutmanın kapasitenin azaldığını, dolayısıyla enerji üretiminde yüzde 30 civarında azalma olduğunu bu azalmaların devam ettiğini görüyoruz.
 
Biz çevreci olarak şunu söylüyoruz, küresel ısınmayla birlikte yeryüzünde denge değişecek. Bu denge değişmesinin size bir maliyeti geliyor. Bunu zaten yaşıyoruz. Geçen yıl tarımda zarar edilince destek verdik. Bu sene de destek veriyoruz. Biz diyoruz ki, “bu desteği böyle vereceğimize, gelin bu çevresel kaygıları azaltıcı yatırımlar yapalım”. Bunun çözümleri var.
 
TÜRKİYE BU İŞİN İÇİNE AVANTAJLI GİREBİLİR
 
Ben Amerika gibi değilim. Benim çok avantajım var. Biraz önce dedim, ben 2100 kWh/kişi.yıl elektrik enerjisi tüketiyorum, Amerika 17000 kWh/kişi.yıl tüketiyor. Yani, Amerika azaltmak için gece gündüz çalışacak, Almanya 7-8 bin kWh’lerden 6000 kWh’lere ininceye kadar inim inim inledi. Ben işin başındayım. Ben bunu ülke olarak avantaja döndürebilirim. Dolayısıyla, bundan sonra yeni enerji kaynakları geliyor beyler. Bunu ben özellikle söylüyorum. Hidrojen olmak üzere, diğer sistemler olmak üzere, yeniler cayır cayır geliyor. Bakın petrol 200 dolar/varil’e çıkacak. 200 dolara çıktığı zaman, ondan sonra da karşımıza yepyeni araçlar çıkacak. Sayın Bakanımız biraz önce dedi, biz bunun dışında durmayıp içine girelim. Bu işin içinde müzakere edelim, tartışalım.
 
AYRI BİR MÜZAKERE GRUBU OLUŞTURULMALI
 
Türkiye, Japonya, Çin ve Avrupa ülkelerinin bazılarıyla beraber gelişmiş ülke ve gelişmekte olan ülke statüsünü iyi tanıtmalı. Japonlar bunu çok savunuyor. 2009 yılının sonuna kadar bunu çok iyi müzakere etmeli. Bunu değerlendirmek için de Bakanlıkların birimleri, TİSK gibi sivil toplum kuruluşlarının birimleri dahil olmak üzere, İngilizcesi fevkalâde iyi, müzakere yeteneği çok güçlü, bu konuları iyi bilen, Türkiye’nin şartlarını da çok iyi bilen bir kadro oluşturmalıyız.
 
Coşkun: Başmüzakereci seçilmeli, Ali Babacan’ın dışında.
 
Öztürk: Ayrı bir müzakere grubu gerekiyor, bu önemli. Sayın Bakanım aynen doğru. Bu şaka götürecek bir olay değil. Türkiye ciddi bir şekilde sorumluluğa doğru gidiyor. Bu ekip Türkiye’nin şartlarını belirleyecek, dünyanın şartlarını tartışacak, bu konuları değerlendirip karşı tarafla müzakere oluşturacak. Bunun şakası yok. Şimdi biz bir yoldan gidiyoruz. Kyoto olmasaydı, öbür yoldan gidecektik, orada da 190 ülke var. Bana söz verilirse orada çalışacağım.
 
İnanın onlarca ülke gruplar oluşturmuş. Ben o grupların hiçbirinde yokum. Niye? Korkmuşlar, çekinmişler, biz hiçbir masada yokuz. Bir müzakerenin içine girip de tartışmıyoruz. Lobicilik yapılıyor. Sabahlara kadar oralarda konuşuluyor. Sabahleyin çıkılıyor, resmiyet konuşuluyor. Bizim oralara girip lobicilik yapmamız lazım, ama almıyorlar bizi. G77’ler var, adı öyle, ama 140 ülke. Şemsiye Grubu var, AB Grubu var, başka gruplar var. Bizi niye almıyorlar? Çünkü diyorlar ki, “Siz yoksunuz, siz şu ana kadar bunları tartışmadınız ki”. Bizim lobicilik faaliyetlerine özellikle önem vermemiz lazım. Dolayısıyla, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı koordinatörlüğünde bir müzakere heyeti oluşturulmalı. Bu olmazsa olmaz. Bu işi bilen arkadaşlarımız Türkiye’de de, Türk asıllı olarak yabancı ülkelerde de var.
 
Diğer bir konu, etki analizlerimizi bu sene yapmalıyız. Zor hesaplar değil. Bu konularda onlarca çalışmalar var. Çok basit hesaplar var. Bunu İngiltere, Almanya, Fransa yaptı. Benzerini biz de yapabiliriz. Bunu yaptıktan sonra iki tarafta da çalışmalara katılacak ekipler oluşturulmalı. Yani Sözleşme Grubu ve Protokol Grubu çalışmalarına katılacak ekiplerimiz oluşmalı.
 
RÜZGÂR VE YENİLENEBİLİR ENERJİLERİN KATKISI
 
Özellikle bizim rüzgâr enerjisini öne çıkartıcı modelleri devreye sokmamız lazım. Bakın, şu anda cayır cayır yatırım yapılıyor. Kaç yıldan beri yapılmıyordu, şu an Türkiye’nin her yerinde yapılıyor. Çok sevindirici bir şey. Şu anda 70 bin MW için başvuru var.
 
Ültanır: Yalnız ben size bir şey söyleyeyim. Sözünü ettiğiniz 70 bin MW’ın içinde üst üste çakışan projeler var. O bir yana dünyanın kurulu rüzgâr gücü 2008 başı itibariyle 94 bin MW, 2007 başında bu değer 74 bin MW kadardı. Yani dünyanın tümünde bir yılda eklenen kapasite 20 bin MW. Kaldı ki, Türkiye’nin rüzgâr potansiyelini bilimsel olarak etüt etmiş bir bilim adamı olarak iddia ediyorum ki, Türkiye’nin kullanılabilir teknik potansiyeli karasal alanlarda 55 bin MW ve bundan üretebileceğiniz enerji 14-15 milyar kWh’i geçmez. 2008 Türkiyesi’nin talebi 200 milyar kWh. Türkiye, karbondioksit emisyonunu azaltıcı enerji seçeneğini, esas olarak nükleer de bulabilir. Bu da size sunabileceğim bir uzman görüşü.
 
Öztürk: Hollanda’nın ürettiği enerjinin yüzde 20’si nereden biliyor musunuz? Rüzgâr enerjisinden.
 
Ültanır: Onu biliyorum, ama şunu da çok iyi biliyorum; 2005 yılında Türkiye 150 milyar kWh’i aşkın elektrik tüketirken, Hollanda’nın 100 milyar kWh düzeyinde tüketimi vardı. Bizim talebimiz 2020 yılında 400 milyar kWh’i aşacak, Hollanda’nın talebi yerinde sayıyor. Türkiye sadece yenilenebilir kaynaklara dayanarak, teknik ve ekonomik olarak elektrik talebini rüzgâr, güneş, jeotermal, gel-git, deniz dalga vs ile karşılayamaz.
 
Öztürk: Ben de buna yenilenebilirle yüzde 10, hatta yüzde 5 mertebesinde katkıda bulunsam ne olur?
 
Ültanır: Bu dediğiniz çok doğru. Su hariç yenilenebilirin katkısı yüzde 5’i 2020’lerin sonuna kadar kolay kolay geçemez. Suyla birlikte ise yüzde 30-40 mertebelerine çıkarılabilir. Biz yeşil, çevre dostu kömür teknolojilerinden yararlanarak, yerli ve ithal kömürü de değerlendirmek zorundayız. 
 
Öztürk: Bakın Hocam, Almanya güneş enerjisinde yeni bir sisteme girdi. 34 MW yeni bir santral kuruyor. Bunun başındakilerden biri kim biliyor musunuz? Türk. Demek ki bu saha anormal gelişecek. Yine önümüzdeki dönemde bu çok gelişecek.
 
AVANTAJLARIMIZDAN YARARLANARAK YAPABİLECEKLERİMİZ
 
Yine bizim çok avantajlarımız var, ormanlaşma. Sera gazını azaltmak istiyorsak ormanlaşmayı anormal derecede artırmamız lazım. Kyoto’ya imza atmakla, bununla ilgili fon da alacağız.
 
Bir diğer önem verdiğim olay, ülkede su tutma kapasitesini artırmamız lazım. Küresel ısınmadan dolayı su tutma kapasitemiz azalıyor. Ani yağış oluyor, ani sel oluyor. Göl ve göletleri artırmamız gerekiyor.
 
Yine ulaşımda, ben bunu özellikle önemsiyorum, biz yüzde 96 oranında karayolu taşımacılığı yapıyoruz. Denizyolu taşımacılığının, demiryolu taşımacılığının önünü açmamız lazım. Türkiye’de karbondioksit salımını azaltmak istiyorsak, bu alanlara yatırım yapacağız.
 
Vahşi çöp depolama alanlarına son verelim. Metan salımını azaltmak için bu sahada yatırım yapalım.
 
Yine fazla yakıt tüketen araçlar var. 16 yaşın altındaki arabalarda vergi çok düşük, böyle saçmalık olur mu? Bu ne olmalı biliyor musunuz? Fazla yakıt tüketenden fazla vergi, veya vergi yıllar itibariyle azalmamalı, sabit kalmalı. Bizim otomotiv sanayi, Avrupa Birliği normlarını bırakın, dünyanın en iyi otomobillerini üretiyorlar. Özel sektörümüzün başarısı bu. Avrupa bugün 150 gr/km karbondioksit salımında üretiyor, benim ülkemde 130 gr/km’de üretenler var.
 
Hocam, bakın şu bina yalıtımlı değil. Açık söylüyorum, Ankara’daki binaların yüzde 80’i yalıtımsız. Binalarımızda bir ara pişiyoruz, bir ara üşüyoruz. Klimayla da anormal enerji tüketiyoruz. İşte yeni bir yatırım kaynağı.
 
Ültanır: Biliyorsunuz, Enerji Verimliliği Kanunu çıktı zaten.
 
Öztürk: İşte bunları yapmamız lazım. Bunları yatırıma yöneltmemiz lazım. Enerji yoğun sanayiden, enerji az yoğun sanayiye geçelim derken de ne demek istiyoruz? Artık çimento fabrikalarına son verelim. Demir-çelik sanayine artık son verelim. Mevcutları rehabilite edelim. Bunlar artık burada dursun. Artık ben daha temiz sanayiye geçeyim. Ben nano teknolojilere geçeyim. Avrupa Birliği çimentoyu bırakıp kapatmış. Biraz önce Bülent Bey’in dediği gibi, enerjinin yüzde 75’ini yurtdışından alıyorum, ondan sonra da pahalı bir enerji kullanarak üretim yapıyorum. Termik santrallere bakın, devlet termik santral çalıştırır mı Mustafa Bey?
 
Ültanır: Ben zaten yıllar öncesinden beri bir an önce santraller özelleştirilmelidir diye çırpınıyorum.
 
Öztürk: Devlet termik santral çalıştırmaz. Ben bunu Sayın Bakanımıza da söylüyorum. Devlet işletmeci olamaz.
 
Coşkun: Bakkallık yapmaz.
 
Öztürk: Yapamaz.
 
Coşkun: Bravo, bürokrasiye bulaşıp da bu lafı söylemek herkese nasip olmaz.
 
Öztürk: Bunlar yüzde 35 verimle çalışıyor. Niye yüzde 50, yüzde 65 verime çıkartmıyoruz? O zaman teknoloji değişimi. Türkiye, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek şekilde yüzde 53 doğalgazdan elektrik enerjisi üretiyor.
 
Tüm sanayi artık şunu göz önüne almalı. Ben fazla enerji tüketiyorsam, fazla bedel ödeyeceğim. Yani kademeli bedellendirme, Ben belediyelere özellikle suda da bunu söylüyorum. Kademeli bedellendirmeyle enerjisini verimli, tasarruflu kullansın, kaçak-kayıp minimize edilsin.
 
Beyaz eşyalarda A tipi, yani enerjiyi verimli olarak kullanan ürünlerde vergi minimuma indirilmeli. Fazla tüketende de vergi artırılmalı. Buna destek olunmalı.
 
Atıkların enerji olarak değerlendirilmesi çok önemli. Çimento fabrikalarının bir grubunda şimdi çöp yaktırıyoruz.
 
Coşkun: Atıklardan taşkömürü özelliğinde yakıt elde edilip çelik sanayiinde kullanılabiliyor.
 
Öztürk: Hayvan gübresi, bizde bazı yerlerde hayvancılık var, çiftlikler de gelişmeye başladı, bu atıkları biz derelere, göllere veriyor, kirletiyoruz, aslında bunlar birer enerji. Hocam kompost yaparsın, biogaz üretirsin. Artık herkes oturacak, “ben sera gazını azaltmak için ne yapacağım?” diye düşünecek.
 
Ültanır: 1960’lı, 70’li yıllarda biogaz üzerinde çok çalışmalar oldu. Topraksu ülke genelinde konuyu ele aldı, ama etki analizi yaparsanız, onun katkısının da büyük olmadığını göreceksiniz. Ancak biogaz, enerjinin yanısıra bitkisel besin değeri yüksek yanmış gübre elde etmek açısından da önemli.
 
Coşkun: Hocam onun için denmiş ki, “Onun adı .. oktur, kalorisi yoktur”.
 
2013’E KADAR TÜRKİYE’NİN YÜKÜMLÜLÜĞÜ YOK, ONDAN
SONRASI İÇİN DE EMİSYON AZALTMA DEĞİL, DURDURMA
 
Öztürk: Benim söylemek istediğim, herkes oturup, “ben ne yapabilirim?” diyecek. “Enerjiyi daha verimli nasıl kullanabilirim? Sera gazı salımını nasıl minimize yapabilirim?” Çünkü, küresel ısınmadan en fazla etkilenecek ülkelerden biri de biziz. Bu konularda bizim de bir dizi çalışmaların ve eylemlerin içine girmemiz lazım. Son cümlem, 2013 yılına kadar Türkiye’yi hiçbir yükümlülük beklemiyor. 2013’den sonrası yepyeni bir şans. Amerika da bunun içinde ve Amerika şimdiden kabul etti. G8’lerin son toplantısında, 2050 yılına kadar yüzde 50 azaltmayı kabul etti. Bizim için ben azaltma değil, durdurma diyorum.
 
Ültanır: Mustafa Hocam, çok teşekkürler. Şimdi söz sırası Mustafa Kemal Bey’de. Mustafa Kemal bey, siz 2012 sonrasını nasıl görüyorsunuz?
 
BİZİM BİLİMSEL ALT YAPIMIZ YOK
 
Cengiz: Şimdi, 2013 Kyoto Protokolü sonrasında neler önümüze gelecektir? Ne gibi bir nimetle veya külfetle karşılaşacağız? Buna Türkiye hazır olmalıdır. Bunu kime soracağız? Uzmanlara, bilim adamlarına, konu üzerinde çalışanlara soracağız. Kyoto Protokolü’nün önümüze koyacağı faturalar, bedeller, nimetler ve külfetler noktasında, bir kere Türkiye uzman ve bilim adamı açısından hazır mı değil mi, bir de ona bakmak lazım.
 
Bugün Türkiye’de çevre mühendisliği konusunda 29 bölümümüz var. Bunun yanında biyoteknolojiler konusunda çok bölümümüz yok. Nükleer enerji konusunda yeterli düzeyde uzmanımız yok. Özellikle Türkiye’de olmayan bir şeyi daha söyleyeyim. Nükleer enerjinin geride bıraktığı atıkların bertarafı konusunda uzmanımız yok. Nükleer enerji ve nükleer atıklar konusunda da yeterli düzeyde uzmanı kazanmalıyız.
 
Öztürk: Hocam, şurada bir konuyu açabilir miyim? Bakın İngiltere yeni bir karar aldı. 2020 yılına kadar 5 tane nükleer santral kuracak. Diyor ki, “Eğer ben bunları kurmaya şimdiden başlamazsam, 2015 yılında sıkıntıya gireceğim”.
 
KYOTO PROTOKOLÜ’NE KARŞI BAZI ÇEKİNCELER VAR,
SERA GAZI AZALTIMI İÇİN TEKNOLOJİK YENİLENME GEREKİYOR
 
Cengiz:Bizim önce bilimsel olarak bir alt yapımız yok. Devletin bu konuda geleceğe matuf uzman, bilim adamı, teknik eleman konusunda bir yetiştirme yapmamız lazım. Bu konuda çok büyük eksikliklerimiz var.
 
Kyoto Protokolü, Türkiye için ve imza atmış taraf ülkeler için, 2012’ye kadar bir diziliştir, saflarda yer almamızdır. 2012’ye kadar içtimaya geçiştir. Bu ön bilgilerle Kyoto Protokolü’nün bize anlattığı, yaptırımla ilgili sera gazı azaltımı ve ülkelerin sera gazı üretiminde ne kadar artışları, ne kadar eksilmeleri var, bu yönde de belli kıstaslar uygulanacak. Akabinde de hedef, dünyanın 1990 seviyesinin yüzde 5.2 altına inmek. Bu da özellikle insan eliyle kirlenmenin 1990 seviyesini yakalayabilmek.
 
Tabii, Kyoto Protokolü bir yoldur, bir haritadır. Bunları konuşurken belirteyim, Milliyetçi Hareket Partisi olarak da Kyoto’ya karşı değiliz. Komisyonda da biz buna evet dedik. Fakat, burada bizim de yaptığımız görüşmelerde gördüğümüz, mesela burada Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’mizin çekinceleri var. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’mızın çekinceleri var. Bazı sanayi sektörlerimizin çekinceleri var. Bu süreçte altı sera gazının azaltılmasına yönelik gittiğimizde, mutlaka bir teknolojik yenilenmeye ihtiyacımız var. Teknoloji transferine de ihtiyacımız var.
 
Sera gazı azaltımı yaptırımlarına gelirken, Türkiye 2012 sonrasına ne kadar hazırdır, ne kadar değildir? 1) Türkiye’nin hemen genel bazda bir etki analizi yapması ve sonuçlarını ortaya koyması lazım. 2) Sektörel bazda etki analizini yapmamız lazım. Mesela enerjide, demir-çelikte, çimentoda etki analizini yapmamız ve bunun sonuçlarını ortaya koymamız lazım. Sera gazı azaltımı için gerekli olan teknolojiyi belirlememiz lazım. Bunların dönüşümü için zamana ve yatırıma ihtiyaç var, bir maliyet gerektiriyor.
 
DÖNÜŞÜM İÇİN MALİYET HESABI YAPILMAMIŞ
 
Geçenlerde TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ Hanım, 50 milyar Euro’luk yatıma ihtiyaç var dedi. Bazı rakamlar ifade ediliyor, ama ben baktım, hesapladım, az. Bu konuda hiçbir hesap yapılmamış. Çevre Komisyonu’nda tartıştık, Bakanlığımızın çeşitli birimleriyle de görüşüp tartıştık, şu anda global de olsa, afaki de olsa hiçbir dönüşüm hesabı yapılmamış.
 
İKLİM DEĞİŞİMİ İLE ENERJİ AÇIĞI ORTAYA ÇIKACAK
 
Burada en büyük tehlike de yarın enerji açığıyla karşı karşıya kalmak. İklim değişikliği nedir? Kışın çok sert bir kışla, yazın çok büyük bir sıcaklıkla karşılaşabiliriz. Hem kışın ısıtmada, hem yazın soğutmada bir enerji açığıyla karşı karşıya kalacağız. O zaman ne yapacağız? Altımızdaki arabadan çalıştığımız kurumlara, çalıştığımız kurumlardan yaşadığımız konutlara, konutlardan tatil sitelerine, tatil köylerine kadar bir enerji ihtiyacı ve açığı ortaya çıkacak.
 
Bu süreçte ülkeler iklime uygun yeni yerleşim yerleri belirlemeli. Belediyeler kentsel dönüşümlerini hızlı bir şekilde buna uyarlamalı. İmar planlarında sirkülasyonu yapacak alanları çok iyi belirlemelidirler. Konut sektörümüzü gözden geçirmeliyiz. İklim değişimine uyum sağlayacak, enerji tasarrufu sağlayacak, yalıtım konusunda kullanacağımız malzemeden yapacağımız konut tipine kadar mühendislik ve mimarlık becerimizi bunlara uydurmalıyız.
 
AVRUPA BİRLİĞİ YOLUNDA KYOTO PROTOKOLÜNE
EVET DEMEK ZORUNDAYIZ
 
2012 sonrasında yaptırımların ve bunların kurallarının belirlenmesi, gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler bazında ortaya konacaktır. Biz bu Kyoto Protokolü’ne Avrupa Birliği müktesebatı sebebiyle, Avrupa Birliği ülkesi olma yolundaki adaylığımız sebebiyle, Avrupa Birliği ülkelerinin prestiji olan bu protokole, biz bu bağlamda tabii ki “evet” demek zorundayız. Ama, bizim hedefimiz bilim adamları olarak, siyasetçiler olarak dünyanın kurtarılması, gelecek nesillerin düşünülmesi, gelecek nesillerimize yaşanabilir bir dünya bırakmamız adına, dünyayı tahdit eden ortak düşmanımıza, dünya ülkeleri ile ortak cephede nasıl savaş verebiliriz, nasıl savaşırız, savaşın normları nedir, bu savaş stratejisi ne olacaktır? bunu mutlaka dünya ülkeleri ile birlikte belirleyeceğiz.
 
Biz burada taraf olduğumuz taktirde arka koltuklarda değil, söz hakkı olan ön koltuklarda oturarak, Türkiye’nin hakkını da savunacağız. Türkiye’nin hakkını savunurken, bu Kyoto Protokolü öncesindeki bazı tartışmalar da kafaları bulandırmaktadır. Özellikle bu iklim değişikliği ve Kyoto Protokolü yeni ekonomiler ortaya koymakta, dünya ticaretine yeni terimler kazandırmaktadır.
 
BİYOENERJİ VE BİYOEKONOMİ ÖNEM KAZANACAK
 
Özellikle biyoenerjiyi bundan sonra çok konuşacağız. Biyoenerji dünya için önemli, arzulanan, vazgeçilemeyen bir sektör olacaktır. Biyoekonomi gündemimize gelecek, biyoekonomi konusunda bilim adamlarımız ve teknokratlar yeni açılımlar yapacaktır. Biyoteknolojiler konusunda da hazırlıklar yapılıp, uzman ve bilim adamı yetiştirilmesi konusunda ileri adımlar atılmalıdır. Beyaz ekonomi denilen, endüstriyel ürün ekonomisi piyasaya girecektir. Bunun yanında mavi biyoekonomi dediğimiz, deniz canlıları ekonomisi gündemimize gelecektir. Bu alanlarda da dünyada bir ekonomik alışveriş, ticaret doğacaktır.
 
KYOTO PROTOKOLÜ İLE GELEN EKONOMİ,
TİCARET VE MEKANİZMALAR SAPTIRILMAMALI
 
Kyoto Protokolü, dünyayı kurtarma adına yola çıkmış ülkelerin, dünyayı tehdit eden tehlikeyi bertaraf etmek için yola çıkmış ülkelerin, dünyanın en büyük düşmanı olan sera gazlarına karşı tek çerçeve olan Kyoto Protokolü’nün, bize kazandıracağı yeni bir ticaret açılımını da ortaya getirmiştir. Bunun ekonomisi için de bir savaş başlamıştır. Bu kafaları karıştırmaktadır. Mesela, Kyoto Mekanizmaları denilen mekanizmalar vardır. Bu mekanizmalardan bir tanesi ortak yürütme mekanizmalarıdır. Bu ortak yürütme mekanizmaları proje temelindeki mekanizmalardır. İkincisi, Temiz Kalkınma Mekanizmaları vardır ve bu da proje bazlıdır. Emisyon Ticareti Mekanizması dediğimiz üçüncü mekanizması ise, tamamen piyasa bazlı mekanizmadır.
 
Bu mekanizmalara baktığımızda, Kyoto’nun dünyayı kurtarırken, hem kurtaralım hem de para kazanalım, ülkeleri nasıl zengin yaparız şeklinde işin içine, suyu bulandıracak bir konu da giriyor. Ülkeler Kyoto Protokolü’nde eğer ekonomiyi öne alırlarsa, emisyon ticaretiyle buradan bir ekonomik güç elde etmeye kalkarlarsa, o zaman Kyoto’nun amacı sapabilir, özünden kayabiliriz. Kyoto’nun özü ortak tehlike, ortak düşmanımıza karşı dünyanın vaziyet alma olayıdır. Bu olayı yaparken kurnazlık edip, bazı ülkeler emisyonları düşük ülkelerden kredi alarak, kendi emisyonlarını salmaya devam ederlerse, o zaman bu işin anlamı kalmaz. Protokolün özünde ve amacında sapma olur, hedef gerçekleşemez. Bunlar tartışılıyor.
 
Ültanır: Ancak, gidişat maalesef bu yönde Mustafa Kemal Bey.
 
EMİSYON KREDİSİ KULLANIMINDA TİCARETLE AMAÇTAN SAPMA
 
Cengiz: Evet, gidişat bu yönde. Bakın bunla ilgili resmi açıklama da şöyle deniliyor:
 
 “Kyoto Protokolü’nde düzenlenmiş emisyon ticareti mekanizması, emisyon hedefi belirlenmiş ülkelerin taahhüt ettikleri hedeflere erişmek için ek olarak kendi aralarında emisyon ticareti yapabilmelerine olanak tanımaktadır. Söz konusu düzenleme uyarınca, sera gazı emisyonları belirlenen hedeften  daha fazla oranda azaltabilen Ek-1 ülkesi bu indirimi başka bir taraf ülkeye satabilir”.
 
Yani, hedefim 5 iken 10 indirirsem, geri kalan 5’lik krediyi başka bir ülkeye satabiliyorum. Bu sefer ne oluyor? İndirmesi gereken A ülkesi, B ülkesi, C ülkesi almış olduğu krediyle indirmiyor, para gücüyle sanayisini, ekonomisini destekliyor.
 
Ültanır: Yalnız burada şu var: Kyoto global emisyona bakıyor. Atmosfere salınan toplam miktarı azaltmak amacı da, A ülkesi bu parayı ödeyip başkasının kredisini kullanırsa, kredisini kullandığı B ülkesi geleceğini satarak, A ülkesinin büyümesine destek olmakta. Tabii ki, A ülkesi bu sayede B ülkesine ödediği paradan çok daha fazlasını kazanacaktır. Adaletli durum değil, ama paranın gücü egemenliği yine sağlayabiliyor.
 
2012 SONRASI VE ENERJİ
 
Cengiz: Ancak, bu arada Kyoto Protokolü’nün özünde tavizler verilmeye başlanmış oluyor. Kyoto Protokolü’nce düzenlenmiş emisyon ticareti mekanizması, uluslararası piyasalar için değeri çok ciddi boyutlara ulaşabilecek bir iktisat aracı yaratacaktır. Burada parası olan teknoloji transfer edebilecek, parası olan sanayisinin adaptasyonunu yapacak, parası olmayan da bu teknoloji transferinden yararlanamadığı gibi, ülkeler arasında Kyoto’nun getirmiş olduğu bir dengesizlik ve bir adaletsizlik yaratacaktır. Herkes 2012 sonrası hedefini çok iyi belirlemeli. Adalet sağlanmalı. Ülkelerin özgün koşulları göz önünde bulundurularak, Türkiye gibi ülkelere hareket alanı vermelidir.
 
Özellikle bundan sonraki süreçte ülkemiz, yeni enerji açılımları yapmalı ve bu süreçte fosil yakıtlar azaltılmalı. Jeotermal elektrik enerjisini mutlaka kullanmalıyız, zengin jeotermal kaynaklarımız var, dünyada ilk dört arasındayız. Güneş enerjisinden en üst düzeyde yararlanabilecek teknolojik yöne doğru gitmeliyiz. Küçük çaplı lokal hidroelektrik santralleri ile boğazlardaki akıntılardan da elektrik üretmeliyiz.  Geleceğin sektörü enerjidir. Enerjiye sıkı sıkı sarılmalıyız. Temiz enerji teknolojilerini şimdiden kazanmaya çalışmalıyız.
 
Nükleer enerji konusuna da dokunmak istiyorum. Belki Milliyetçi hareket Partisi’nin bu konudaki görüşü de merak edilebilir. Nükleer Santrallerin Kurulmasıyla İlgili Yasa’ya biz destek verdik. Çevre duyarlılığı için, bu noktada Türkiye nükleer enerjiyi hızlı bir şekilde kazanmalıdır. Enerji piyasamıza nükleer enerjiyi çok acilen, hızlı bir şekilde katmalıyız.
 
Ültanır: Teşekkür ediyorum Mustafa Kemal Bey. Bülent Bey, şimdi söz sizde. Sizin 2012 öncesine ilişkin kaygılarınız var. Sanırım bu tür kaygılar 2012 sonrası için de geçerli. Sizin ek görüşlerinizi rica ediyorum.
 
İDEAL ŞEYLER KONUŞULUYOR, AMA TÜRKİYE’DE İŞLER ÖYLE GİTMİYOR
 
Pirler: Öz birkaç şey söylemem gerekir. Burada söylenenlerin hepsi ideali oluşturan şeylerden. İdeal şeyler söyleniyor, bunlara saygı duyuyoruz. Fakat, uygulamaların Türkiye’de böyle olmadığı gerçeğini de vurgulamam gerekiyor.
 
Sayın Mustafa Öztürk Hocam’ın, vekilimin söyledikleri, güzel bir müzakere heyeti kuralım, ekipler oluşturalım, gidelim ve işte orada hakkımızı savunalım, bunlar çok ideal olan şeyler. AB ile müzakere süreci başladığından beri, özel sektörün ne kadar içine girebildiğini dikkate alırsak, geçmişteki diğer unsurları dikkate alırsak, bu lobi faaliyetleri konusunda, orada soru işaretlerimizin çok ciddi olduğunu özellikle vurgulamam gerekiyor.
 
İkinci söyleyeceğim konu da şu: Yine Türkiye’nin emisyon azaltma yükümlülüğü dursun, durmasın, gelecek mi, gelmeyecek mi, bunlar belirsiz. Binde dört sera gazı üretiyoruz ve hâlâ diyoruz ki, 21’ler imzalamasın biz imzalayalım. Bizim bu soru işaretlerini dikkate almamız gerekiyor.
 
2013 yılı başına kadar yükümlülüğümüz yok, ama buna imza attıktan sonra, 2013’den itibaren bu yükümlülükler üzerimize gelecekse ve bu ülkeler de bunları imzalamayacaksa, bir daha oturup düşünelim.
 
Öztürk: Kyoto Protokolü 2012’nin sonunda bitiyor. Ondan sonra ne olacak? Belki Kopenhag kriterleri olacak. Hiç bilmiyoruz
 
İMZALAMADAN BİR KERE DAHA DÜŞÜNELİM
 
Pirler: O zamana kadar gelebilecek her türlü her şeyi, sadece müzakere sürecine girebilmek için imzalıyorsak, bunu da bir daha düşünelim diyorum. Müzakere sürecine eğer öbür ülkeler girmeyeceklerse, imzalamayanlar Amerika falan girmeyeceklerse, zaten öyle bir müzakere olmayacak demektir.
 
Şunu söylemek gerekiyor: Ben bu Kyoto Protokolü’nü biraz uluslararası çalışma sözleşmelerinin imzalanmasına benzettim. Biz Türkiye olarak gideriz, hiç mevzuatımız olmayan şeyi orada hükümet olarak imzalarız, sonra yükümlülükler üzerimize geldiğinde, canımız yandı diye şunu apar topar düzeltelim deriz. Kyoto’da da buna benzer yaklaşımlar olduğunu bir kere daha düşünelim lütfen.
 
Şunu da vurgulamam gerekiyor: Şu sektörden buna dönelim falan denildi, ama bunların maliyetleri Türkiye için hiç hesaplandı mı? Çimento sektöründen, demir-çelik sektöründen tamamen vazgeçelim.
 
Öztürk: “Yenisini yapmayalım” dedim.
 
Cengiz: Şunu söylemek istiyorum; bizim bunlara ihtiyacımız var. Bu ağır sanayiye Türkiye’nin ihtiyacı var.
 
Öztürk: Doğru.
 
Cengiz: Bu sektörlere Türkiye’nin ihtiyacı var. Bunlarda da zaten maksimum çevre koruması var. Ben çimento fabrikalarını çok iyi biliyorum. Gittiğiniz zaman, emin olun, ağaçların üzerinde toz bile göremiyorsunuz. 5-10 tane örneğini bizzat gezerek gördüm. Bunlar Türkiye’de kayıtlı sektörler. Çevre koruma adına her türlü masrafı çok ciddi şekilde yapıyorlar. Hatta, Türkiye’nin bunlara destek verecek mekanizmaları, bir defa daha düşünmesi gerekiyor. Bütün bu sanayi ile binde 4 sera gazı yayıyorsak, ben daha önce binde 8 diye biliyordum, öyle de olsa, demek ki kendi sanayimiz etrafı koruyor. Bunu da çok dikkatli şekilde vurgulamamız gerekiyor.
 
ÖZEL SEKTÖR ÇEVRE KONUSUNDA DUYARLI
 
Bakın, özel sektör çok duyarlı. Biliyorsunuz, Türkiye’de katı atık yakma tesisi bir tanedir. Şimdi iki tanesini biz TİSK olarak kuruyoruz. Bir tanesi Bursa’da bir tanesi de Kocaeli’nde kuruluyor. Bunlar çok önemli ve özel sektör olarak bunları yapmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.
 
Şu Protokol’e imzayı atın, ama ondan sonra biz etki analizlerine geçersek, olmadı. Önce etki analizlerini yapıp, sonuçlar çıktıktan sonra bu protokolü imzalamalıyız.
 
Öztürk: Etki analizi yapmamışsınız. Biz şu anda yükümlülüğe girmiyoruz, ama 2013’ten sonra gireceğiz. Ona göre program yapmanız lazım. Etki analizi o. Şu anda bir hedefiniz yok.
 
KYOTO’YA İMZA ATINCA YÜKÜMLÜLÜKLERİ KABUL ETMİŞ OLURSUNUZ
 
Pirler: Efendim, etki analizlerini yapmadan buna imza atılması doğru olmaz.
 
Öztürk: Kyoto’ya imza atabilirsiniz, yükümlülüğümüz yok.
 
Pirler: Peki efendim.
 
Coşkun: İmza atıyorsun, gerdeğe gireceğin gün belli değil.
 
Pirler: belli değil.
 
Öztürk: Sayın Bakanım, 2012’den sonra yeni yükümlülükler geliyor. Bugün 40 ülke için yükümlülük var.
 
Pirler: Benim de söylemek istediğim şu: Kyoto’ya imza attığınızda, minimum şartları 41’inci ülke olarak kabul etmiş oluyorsunuz.
 
Öztürk: Bizim öyle bir şartımız yok.
 
Pirler: 2012’deki müzakereler bu seviyeden başlayacak. Yine altını çizerek söylüyorum, lütfen buna dikkat edin.
 
Coşkun: 2012’de pazarlık asgari seviyeden başlayacak.
 
Öztürk:Bülent Bey, niye kendimize sınır getiriyoruz ki?
 
NÜKLEER ENERJİ ÇOK ÖNEMLİ
 
Pirler: Getirmiyoruz, ama gerçek bu. Ben yanlış bir şey yapmayalım diyorum. Sonuç itibariyle şöyle bağlamak istiyorum. Bütün enerji alternatiflerine dikkat etmek gerekli, ama nükleer enerjinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlk konuşmamdaki unsura bir daha değineceğim, nükleer enerjiyi de doğru düzgün tartışamaz haldeyiz. Açık söylemek gerekirse, toplum bu konuda da formatlanmış durumda. Bu formatı kırmamız gerekiyor. Nükleer enerjinin, Türkiye’nin bir zorunluluğu olduğu kanaatindeyim. Kyoto’daki bu emisyon salımlarını azaltmak için nükleer enerji santralı kuruyorlar. Nükleer enerji konusunda ve diğer enerjiler konusunda çok ciddi bir enerji politikası çizip uygulamak gerekiyor.
 
BELİRSİZLİKLER KARŞISINDA AÇIKLIĞA İHTİYAÇ VAR
 
Kyoto konusunda da bir belirsizlik var. Kamuoyunda da belirsizlik var. Kesimler olarak da belirsizlik yaşıyoruz. Daha ayrıntılı açıklamalara daha fazla ihtiyaç var. Burada herkeste bir kafa karışıklığı var. Bunu da bir aydınlığa kavuşturmak gerekiyor.
 
Öztürk: Birileri kafaları karıştırıp, sizleri bizleri zora sokmak istiyor.
 
Pirler: Hem nükleer konuda ve hem de diğer konularda daha fazla bir açıklığa ihtiyaç var. Bu konuya da siyasi optikten bakmamak lazım geldiğinin bir daha altını çiziyorum. Doğrudan sanayiciyi ilgilendiriyor bu konu.
 
Ültanır: Teşekkür ediyorum Bülent Bey, zevkli bir tartışmayla konuşmanızı tamamladınız. Şimdi son söz Sayın Bakanımızda.
 
MECLİS’TE DEVLET POLİTİKASI CİDDİYETİYLE ELE ALINMALI
 
Coşkun: Değerli Hocam, arkadaşlar çok güzel şeyler söyledi. Neticede bu konuşulanları karara bağlayacak olanlar siyasi otoritelerdir. Ben ülkem için söylüyorum, temenni ediyorum ki, bu bir devlet politikası ciddiyeti içinde Meclis’te ele alınsın, ve partilerimiz bunu kısır çekişme konusu yapmasınlar. Temennim bu.
 
HAZIRLIKLAR ÖZEL SEKTÖR-DEVLET İŞBİRLİĞİYLE YAPILMALI
 
İkincisi, özel sektör ekonominin itici gücü olduğuna göre, Hocamın söylediği 2012 yılı sonuna kadar, özel sektör-devlet işbirliği içinde ön hazırlıkların mutlak surette yapılması lazım. Çünkü, bu yükümlülük geliyor, bundan kaçmak mümkün değil.
 
TÜRKİYE BUNUN DIŞINDA KALAMAZ,
MÜZAKERELERLE ÇOK CİDDİ YAKLAŞILMALI
 
Çok basit, halkın anlayacağı şekilde söyleyecek olursak, hastalıktan korkarak kurtulunmaz. Hastalığa karşı aşılanmak lazım, hastalığa karşı tedbir almak lazım. O bakımdan konuşmamın başında söylediğim gibi, bu olay geleceği güvence altına alma olayıdır. Başka dünyamız yok. İnsanlık sorunudur. Türkiye bunun dışında kalamaz.
 
Birinci turda bir sual sormuşsunuz, onu da cevaplamamışım. Şimdi dikkatimi çekti. Dış dayatma var mı? Efendim, bu konuda vardır ya da yoktur yerine, olabilir. Çünkü, her ülke her şeyden önce kendi çıkarlarını düşünüyor. Türkiye’nin çıkarını düşünerek bu teklifler dayatılmayabilir. Dolayısıyla Türkiye, Mustafa Kemal bey’in söylediği gibi, eğitimde uzman yetiştirme, altyapıyı hazırlama bakımından, bu dayatmalarda aldanmayacak seviyelere gelip, yine Mustafa Öztürk Hocamın söylediği gibi, müzakere unsuru oluşturarak çok ciddi olarak bu boyuta yaklaşmamız lazım.
 
Bakın, bütün doğal kaynaklarımız harap oluyor. Göllerimiz kuruyor. Temmuz’da Doğu Anadolu’daydım, Fırat Nehri adeta yarı yarıya azalmış durumdaydı. Böyle ciddi bir konuyu gündeme taşıdınız. Ümit ederim ki toplumun bütün kesimleri bunu bir adım olarak kabul etsin ve bu çok tartışılsın, çok söylensin. Söylenenler devam ederken de eyleme geçelim. Teşekkür ederim.
 
PANELİ KAPATIRKEN…
 
Ültanır: Değerli Bakanım, özlü güzel konuşmanız için çok teşekkür ederim. Değerli panelistlerimiz hepinize değerli katkılarınız, fikirlerinizi açık yüreklilikle bizimle paylaştığınız için sonsuz teşekkürler. Bir başka panelde sizlerle ve okuyucularımızla tekrar bir arada olmayı dileyerek esen kalın diyorum.
 
Öyle ya da böyle imzalamak zorunda bırakıldığımız protokolü,
teslimiyetçi olmayan şeffaf politikalarla müzakere ederek imzalamak
 
Paneli kapatırken, okuyucularımıza seslenmek isterim. Global ısınma doğal bir süreç sonunda gerçekleşiyor görünmekte, ama insan eliyle hızlandırıldı mı hızlandırılmadı mı konusu tartışmalı olsa bile, artık sadece bizim toplumumuz değil, dünya kamuoyu İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü’ne formatlanmış olduğu, iş bilimsel kulvarından çıkıp, siyaset kulvarında ilerlediğinden, Türkiye’nin Kyoto’ya taraf olması kaçınılmaz duruma gelmiş bulunuyor. Belki Amerika Birleşik devletleri dünyaya meydan okumasını sürdürecek ve bu Protokol’e hiç taraf olmayacak, ama Türkiye, Amerika’nın gücünde olmadığı için eninde sonunda taraf olacak. Önemli olan müzakerelerin iyi yapılması, teslimiyetçi bir politikadan dikkatle kaçınılması, Türkiye’yi sıkıntıya sokacak yükümlülükler altına girilmemesi, iyi düşünülüp tartışılarak, hazırlıklar tamamlanarak, kamuoyuna da bu konuda şeffaf davranarak taraf olunması.
 
Saçmalıklardan kaçınalım…
 
Kyoto Protokolü’ne taraf olunmakla, sanayide, ulaştırmada, tarımda, gündelik yaşamda uygulanan teknolojileri ben enerji az yoğun teknolojiler olarak tanımlamak istemiyorum, enerji yoğunluğunun azaltılması var, ancak bir enerji bilim adamı olarak onu şöyle ifade etmeliyim, birim enerji başına üretimi artıran, enerji verimliliği yüksek teknolojilere geçmek gerekiyor. Ülkemizde ne yazık ki, çevrecilerin bilinçli olmayan at gözlüklüleri var. Bunlar Kyoto’ya gözü kapalı imza atılmasını isterken, enerji için, “Ne kömür, ne petrol, ne nükleer, güneş rüzgâr bize yeter” diyorlar, bu söyledikleri tam bir saçmalık. Fosil yakıtlar çevre dostu yeşil teknolojilerle kullanılacağı gibi, enerji sektörünün karbondioksit salımını önleyecek en önemli alternatif, çevre dostu yeni nesil nükleer santrallerdir.
 
Şunu da vurgulamadan kapatamayacağım. Karbondikosit salımı, değil 1990 öncesine, 1960 öncesine dönse bile, iklim bilimcileri buzulların erimesinin durdurulamayacağı söylüyorlar. Tersinmez, yani geri dönülmez bir süreç başlamış durumda. Tabii bu bilimsel gerçek, algılayabilenlere çok şey ifade eder, ama siyaset yolu çizmiş bir kere. Dergimizin yazarı ve değerli enerji ekonomisti dostum Dr. Gürcan Gülen, global ısınma ve Kyoto ile getirilen yasaklar için ikimizin arasındaki bir özel  söyleşimizde şöyle demiş ve bir benzetme yapmıştı.
 
İnsanlar vizyonlarını tamamen kaybetmiş gibiler; bugün susuzluk, enerjisizlik, hastalık gibi nedenlerden milyonlarca insan ölürken, 75-100 sene sonra olabilecek felaket korkusuyla, ekonomik kalkınma tehlikeye sokulacak. Hem de az gelişmiş ülkeler için enerji arzı kısıtlanarak milyonlarca insanın ölümüne dolaylı yoldan neden olunacak. Bu DDT yasaklamasıyla milyonlarca insanın son 15-20 yıldır malaryadan ölmesi gibi bir olay oluyor. DDT’de sonunda gerçek görüldü ve USAID (United States Agency for International Development), Dünya Bankası ve benzer diğer kuruluşlar DDT yasağını kaldırdılar, DDT projelerine destek olmaya başladılar”.
 
Tersinmez ortamda boşuna kürek çekmek yerine,
Geleceğin yaşam biçimini ortaya koymaya çalışmak
 
Bugün iklim değişikliği karşısında getirilen Kyoto mekanizmaları; Emisyon Ticareti (emission trading), projeye dayalı Temiz Kalkınma Mekanizmaları (Clean Development Mechanism – CDM) ve yine projeye dayalı Ortak Uygulama (Joint Implementation – JI) gibi argümanlar gelecekte dünya ekonomisine yenilikler, yeni ticaret kapıları getirecek de, tersinmez değişikliğe uğrayan iklimi eski haline getirebilecek mi? Mümkün değil.
 
O zaman bilimin yapması gereken, dünyayı 285 ppm karbondiksitli 1850-1870 koşullarına dönüştürmek için boşuna çabalamak değil, değişen koşullarda hayatın nasıl sürdürüleceğini araştırmaktır. Örneğin, kuraklaşan alanlarda dışsal tarımdan örtü altı kontrollü içsel tarıma yönelmek, konutların ve binaların yapı tarzlarını değiştirmek, kent planlamalarını tümüyle değiştirmek, atığını da kullanan sanayi teknolojileri geliştirmek, ulaştırmada yepyeni bir teknoloji ortaya koymak vs. Böyle bir dünya çok daha fazla enerji tüketeceği için bugün kullanılan nükleer fisyona dayalı nükleer enerji yerine, hiçbir nükleer atığı olmayan nükleer füzyon reaksiyonunu kontrollü biçimde kullanılabilir hale getirmek olmalıdır. Ancak, siz Kyoto konusunu tartışılırken bunları hiç duydunuz mu?