Terörle mücadelenin en önemli unsurlarından birisinin de toplumsal güç birlikteliği ve duyarlılık olduğu bilinmektedir. Ülkemizde son yıllarda yaşadığımız hadiseler ve adeta bir psikolojik operasyon gibi gerçekleştirilen operasyonlar neticesinde toplumsal duyarlılığın da giderek zayıflatıldığına şahit olmaktayız.

 

Toplumların anlayışlarını, algılarını, alışkanlıklarını ve duyarlılıklarını değiştirmenin bir çok yolu vardır. Bunlardan biri ve en önemlisi medyadır. Günümüzde hem süregelen olaylar ve hem de bu olayları medyanın bilinçsizce (belki de bir plan çerçevesinde) yansıtması, milli duyguların ve algıların aşınmasına toplumsal duyarlılığın gün geçtikçe daha da zedelenmesine yol açmıştır.

 

Terörle mücadele yalnızca askeri değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir mücadeledir. Günümüz Türkiye’sinde terörün gündelik haberler arasında yer almaya başlaması ve tolumun buna sessiz kalması, bir toplumun yok olmasının yolunun o toplumun değer yargılarını aşındırmaktan geçtiği gerçeğini akıllara getirmektedir. Bir milletin duyarsızlaşması olağandışı gördüğü olayları artık kabullenmiş olduğunun ve bu olayları tehdit olarak görmemeye başladığının da göstergesidir. Ülkemizde gerçekleştirilen psikolojik operasyonlar da terör olaylarını olağanlaştırmaya ve terörün sıradanlığını kabul ettirmeye zemin hazırlamaktadır.

 

Türkiye’de yaşanan bu duyarsızlaştırma sürecini daha iyi anlayabilmemiz için çevremizdeki Afganistan, Irak ve son olarak da Suriye’de yaşananlara bakmamız yeterli ve güncel örnek olacaktır. Örneğin, neredeyse her gün adı geçen bu ülkelerde yaşanan terör saldırıları ve iç savaş neticesinde insanların hayatını kaybettiği haberleri sıradan ve arka sıralarda okunan mutad haberler haline gelmiştir. Türkiye önce çevresindeki bu ülkelerdeki terör ve savaş neticesinde hayatını kaybeden onlarca insan haberlerini kanıksamıştır. Şimdi aynı sürecin Türkiye’de de yaşanmaya başladığını görmekteyiz. Eğer Afganistan, Irak, Suriye gibi ülkelerde bir günde hayatını kaybeden insan sayısının çok azı herhangi bir Avrupa ülkesinde veya Amerika’da yaşansaydı günlerce haber bültenlerinin ilk sırasında yer alırdı. Ancak Türkiye’nin çevresinde her gün yüzlerle ifade edilebilecek hayatlar sona ermesine rağmen bu haberler giderek gündemin gerisine düşmeye devam etmektedir. Türkiye’de de şehit haberlerinin, terörün ve patlamaların artık manşetlerden ara haberlere doğru indiği bir süreçteyiz. Bu aslında terörün ana amaçlarından olan yıldırma, sindirme, tepkisizleştirme ve kanıksatma da beraberinde getirmektedir. 

 

Duyarsızlaşma ve Refleks Kırılması 

 

Duygusal yaşamda tekrar tekrar karşılaşılan uyarıcıların bir süre sonra algılanmaması durumu duyarsızlaşma olarak tanımlanmıştır. Örneğin; annesi tarafından sürekli azarlanan bir çocuk bir süre sonra annesinin azarlamalarına karşı duyarsızlaşabilir. Duyarsızlaşmayla sık sık karıştırılan alışma ise, duyu organlarında meydana gelir. Örneğin; sürekli hissedilen bir kokunun bir süre sonra duyulmaması alışmadır. Toplum olarak, daha önce büyük tepkiler verdiğimiz olaylara karşı bir süre sonra sessiz kalmamız, duygularımızın eskisi kadar harekete geçmemesi alışma değil duyarsızlaşmadır.

 

Dıştan gelen uyarıcılar karşısında aniden gösterilen istem dışı tepkilere refleks denmektedir. Kendi uyaranına bağlı bir başka uyarana karşılık veren edinilmiş refleks ise şartlı reflekstir. Organizmada doğuştan bulunmayan, sonradan kazanılan ve pekiştirilmezlerse zamanla sönebilen davranışlardır.

 

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Sünni veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse zamanla sönerler. Ağır travmalar da şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır. Bir yandan her gün Güneydoğu şehitleri için “kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar temel güvenlik duygusunu ortadan kaldırmakta ve şartlı reflekslerimizi (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırmaktadır.[1]

 

Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar. Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır. Kısacası, milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevidir. Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Bunun denenmiş yöntemi vardır; o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela, Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar? Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu göstermelisiniz. Bu sürecin sonunda ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile acaba demeye başlıyor. Ulusal benlikte kırılma yaşanıyor. Psikolojik harbin etkisi büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.[2]

 

Türkiye’de Terörün Kanıksanması

 

Türkiye’nin terörle mücadelesi yaklaşık otuz yıldır devam etmektedir. PKK emperyalist ülkelerin bölgesel çıkarları nedeniyle bu ülkeler tarafından da desteklenmekte ve varlığını muhafaza etmektedir. PKK’nın varlığını sürdürebilmesi aynı zamanda Türkiye’nin askeri, politik veya sosyolojik hatalarından veya eksikliklerinden de kaynaklanmaktadır. Örneğin; sınır karakollarınızı sağlam yapmazsanız onu terör örgütünün açık hedefi haline getirirsiniz. Zaten son dönemlerde aynı karakolun birkaç defa üst üste saldırıya uğraması da bunu açıkça göstermektedir. Yine aynı şekilde terör örgütü ile müzakere masasına oturursanız veya terör örgütü mensuplarının Habur’dan şaşalı gösterilerle karşılanmasına tepki vermezseniz bu terör örgütünün hanesine başarı olarak yansır ve terör örgütü psiko-politik üstünlük sağlamış olur.

 

Yaklaşık otuz yıldır devam eden PKK terörünün saldırıları Türkiye’de binlerce can kaybına mal olmuş, Türk Milleti her kaybında yıllarca “vatan sağ olsun” diyerek vatan-devlet kavramlarını duygularının ve menfaatlerinin üstünde tuttuğunu göstermiştir. Geçmişe göz atacak olursak, terör faaliyetleri ve bu faaliyetler sonucu hayatını kaybeden şehitlerimiz toplumda büyük bir dalgalanma yaratmakta, toplumda bir bütünlük ve birliktelik gözlemlenmekteydi. Ancak yıllar içerisinde gerek süregelen terör, gerekse medyanın bilinçsizce yayınları bu olguyu doğalmışcasına sunmuş ve terör tümüyle günlük hayatın doğal bir parçası haline gelmiştir.[3] Türkiye’de teröre verilen tepkinin günümüzde ne derece azaldığını gösteren bir örnek gelinen noktayı açıklamaktadır. Örneğin; daha önceleri şehit haberleri geldiğinde BDP’nin Ankara’daki Genel Merkezinin önünde güvenlik güçleri adeta etten duvar örerken, bugün artık yaşanan kanıksanma dolayısıyla her gün onlarca şehit haberi gelirken veya BDP’li milletvekilleri çeşitli bölgelerde teröristlerle kucaklaşırken dahi BDP Genel Merkezi önünde standart koruma dışında herhangi ek koruma önleminin alınmasına gerek görülmemektedir. Bu da tabi Türk milletinin terörle yaşamaya alıştırıldığının, terörü ve şehit haberlerini kanıksamaya başladığını göstermektedir. Zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’da “Terörle yaşamaya alışacaksınız” dememiş miydi…

 

Şehit sayılarının son yıllardaki artışıyla toplumun tepkisinin de artması beklenirken bunun tam tersi bir durum gerçekleşmektedir. Manavgat’ta meydana gelen bir olay toplumdaki duyarsızlaşmanın ne derece arttığının göstergesi olmuştur.11 Temmuz 2012 tarihinde sivil toplum örgütlerince Diyarbakır’ın Silvan İlçesi kırsalında çıkan çatışmada şehit düşen 13 Mehmetçiği anmak ve PKK terörünü lanetlemek için Manavgat’ta da 40 dereceyi bulan sıcakta düzenlenecek olan yürüyüşe başta sivil toplum örgütlerinden olmak üzere gelen olmayınca, yürüyüş ertelenmiştir. 180 bin kişinin yaşadığı Manavgat’ta sadece 3 kişi yürüyüş alanına gelmiş ve başta Antalya Emniyet ve Manavgat Emniyet Müdürlüğü polislerinin gerekli tedbirleri almasına rağmen, halkı yürütecek sivil toplum örgüt başkanları ve yönetim kurulu üyelerinin de yürüyüş alanına gelmediği görülmüştür.[4]

 

Türk toplumunda ölümlere karşı oluşan duyarsızlık sadece terör olayları sonucu şehit düşenlerle sınırlı değildir. Örneğin 25 askerimizin Afyonkarahisar’da patlamada şehit olması ile aynı güne denk gelen Ege denizinde 61 mültecinin boğularak hayatını kaybetmesi de Türkiye’de üzerinde durulan bir konu olmadı. Bu hadise de yine basında birkaç haberle geçiştirildi. Genel olarak bakıldığında toplumda ölümlere karşı genel bir duyarsızlaşmanın yerleşmeye başladığı terör sonucu hayatını kaybeden şehitlerimizin de bu genel duyarsızlaşma ve kanıksama içerisinde fazlaca tepki verilmeyen hadiseler gibi sıradanlaştığı görülmektedir.

 

Terör eylemleri medya tarafından topluluklara yansıtılmadığında teröristler hedeflerine ulaşamamaktadır. Konu oldukça hassas olup terör eylemini kitlelere duyururken medya, hem görevini yapıp olup bitenlerden toplumu haberdar etmeli, hem de bunu yaparken teröristlerin ekmeğine yağ sürmemelidir. Bu bağlamda, medyanın bu konuda bilinçlenmesi için teröristlerin çalışma yöntemleri ve amaçları hakkında öncelikle bilgilenmesi gerekmektedir. Çünkü bugüne kadarki faaliyetlerinde teröristler medyayı nasıl kullanacaklarını öğrenmiş, böylece kamuoylarını ve ülkelerin karar alıcı mekanizmalarını etkilemede ustalaşmıştır. Medyada terör olaylarını izleyip geniş kitlelere yaydıkça amaçlarına ulaştıklarını fark etmişlerdir.[5]

 

Türkiye’de askerlere yapılan operasyonlar, onların medya önünde değersizleşmesini sağlayacak suçlamalar ve diğer psikolojik operasyonlarla askerlik kavramının da son yıllarda değer kaybettiği gözle görülür gerçekler arasındadır. Terörle mücadelede devletin olumlu sonuç alamadığını görmek toplumu, “şehitlerin ne için can verdiği” sorusunu sormaya itmiş, sorgulanan değerlerin de aşınmasının kaçınılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir.

 

Değerlendirme

 

Terörün artık psikolojik ve sosyolojik açıdan da savaş verdiği önüne geçilemez bir gerçektir. Türk toplumunun değerlerine uzaklaşmaya başlaması, devletin terörle mücadelede bu gerçeği göz ardı etmesinin en önemli ve en acı sonuçlarından biridir. İçi boşaltılan milli kavramlar, orduya duyulan güvenin günden güne sarsılması, önemli devlet adamlarının sıradanlaştırılmaya çalışılması, medyanın bilinçsiz yayınları, verilen psikolojik savaşın ve duyarsız bir toplum yaratılmak istendiğinin göstergesidir.

 

Türkiye’de her geçen gün terör saldırıları hızını ve şiddetini artırırken, bu artan saldırılara paralel olarak da daha fazla şehit verdiğimiz günlerden geçmekteyiz. Ülke olarak neredeyse her gün şehit haberleri gelmesine rağmen toplumda bu haberlere olan tepkisizlik, duyarsızlık ve şehit haberlerinin kanıksandığı bir aşamaya gelindiği görülmektedir. Öyle ki; ateş kendi çevresine düşmeden acıyı sahiplenmeyen bir milletin var olduğu ya da var edilmeye çalışıldığı bir toplum mühendisliği çalışması ile karşı karşıya olduğumuz kanısının da giderek yaygınlaştığı da düşünülmektedir.

 

 Millet olma bilincinin günden güne kırılması bir yana, ülkede terörün bir sorun olmaktan çıkıp yaşamın bir parçası haline getirilişinin izlerini her alanda görülmeye başlanmıştır. İki-üç yıl öncesine kadar, bir şehit verildiğinde bile binlerce vatandaşımız meydanlarda teröre tepki yürüyüşleriyle sesini duyurmaya çalışırken, sokaklar Türk Bayrağı’yla donatılırken, günümüzde, günde yirmiye çıkan şehit sayımıza rağmen Türk toplumu tepkisiz ve hatta sessiz kalmaktadır.

 

Teröre karşı yapılacak mücadelelerin başında silahlı, mali ve diğer yöntemlerle beraber toplumsal tepkinin de engelleyici bir faktör olduğu düşünülmektedir. Örneğin terörün en çok etkilediği güneydoğu Anadolu bölgesinde, örneğin Diyarbakır’da bu ülkenin en temel taşlarından olan ve terörün ayrıştırmaya çalıştığı Kürt vatandaşlarımız ile beraber 1 milyon kişinin terörü karşı yürüyüşü PKK terör örgütü için büyük bir darbe niteliği taşıyacak olmasına rağmen ne Diyarbakır’da, ne Ankara’da ve ne de herhangi bir şehirde böyle bir girişim görülmemektedir. İşte toplumun duyarsızlaşması da buradan başlamaktadır.

 

Duyarsızlaşmanın meydana gelmesi için hissedilen duygunun art arda tekrarlanması gerekmektedir. Terör örgütü PKK’nın saldırılarını sıklaştırması, acının her gün yaşanmasına izin verilmesi Türk toplumunun duyarsızlaşmasına yol açmış, terörün medya, PKK ve bazı siyasiler yoluyla olağanlaştırılmaya çalışılması da Türkiye’de terörün varlığını kanıksayan bir toplum meydana getirmiştir. Terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi ve isteğine ulaşabilmesi yönündeki en büyük engellerden olan milletin birlik ve beraberliği kırılmaya başladıkça PKK eylemlerini sürdürmek ve yayılmak için kendinde güç bulacaktır. Buradan da anlaşıldığı gibi duyarsızlaşma yalnızca tepkisiz kalmak değil, aynı zamanda bu tepkisizlik teröre örtülü destek manasına da gelmektedir. Bu sebeple toplumun elinden almak istediğiniz değerler varsa, önce toplumu bu değerlere karşı hissiz hale getirerek amacınıza ulaşabilirsiniz.

 

Değerler, sorgulanmaya başladığında ve tartışmaya açıldığında aşınırlar. Türkiye’de de milli değerleri tartışmaya açıp sıradanlaştırmaya çalışan psikolojik bir savaş yürütüldüğü algısı hakimdir. Türk toplumunun duyarsızlaştığı, terörle mücadelede sonuç alınamadığını görüp sürekli tekrarlanan olaylar nedeniyle milli refleksin kırıldığı, yaşanan travmaların artık ülkece değil de şehit ailelerince yaşanması süreci Irak, Afganistan ve şimdilerde de Suriye’deki ölümlere karşı yaşanan kanıksamayla benzeşmektedir.

 

(Bu makale Aybegüm LELİK ile birlikte kaleme alınmıştır.)

 

Dipnotlar

 

[1] Prof. Dr. Kerem Doksat, “Pavlov’un Köpekleri ve Refleks Kırılması”, http://www.caginpolisi.com.tr/96/13-14.htm, Erişim Tarihi: 02 Eylül 2012

[2] Prof. Dr. Kerem Doksat, Pavlov'un Köpeklerı ve Refleks Kırılması, http://www.caginpolisi.com.tr/96/13-14.htm, Erişim Tarihi: 02 Eylül 2012.

[3] Senem Çevik Ersaydı, “Terör ve Toplumsal Duyarsızlaştırma”, http://www.21yyte.org/tr/yazi6485-Teror_ve_Toplumsal_Duyarsizlastirma.html, Erişim Tarihi: 02 Ağustos 2012.

[4] “Bu Ne Duyarsızlık”, http://manavgathaberi.com/ilgi/manavgat-yuruyusune-kimse-katilmadi, Erişim Tarihi: 29 Ağustos 2012

[5] Aybek Keskin, “Türkiye’de Terör Sorunu ve Sosyal Politika Stratejileri Açısından Çözümleri”, (Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Ali Seyyar, Sakarya Üniversitesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007) s. 30.