Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının sayısının en kötümser bir tahminle beş milyonu geçtiği günümüzde özellikle genç kuşağa mensup Türklerin içinde yaşadıkları toplumların hemen her alanında temsil edilir hale geldikleri bilinmektedir. Resmi kanallardan ilk Türk işçilerinin Almanya’ya gidişinin üzerinden geçen yarım asrın sonunda yurtdışındaki yurttaşlarımıza yönelik ve entegre olamadıklarına ilişkin tüm eleştirilere karşın onların aslında kendilerini “konuk” eden toplumların artık ayrılmaz parçası haline gelmiş oldukları gerçeği kabul edilmelidir. Daha doğru bir ifadeyle, çeşitli ülkelerde yerleşik hale gelmiş olan Türk varlığının aslında “konuk” olarak nitelenmesi geride kalmış, tüm engellemelere veya kabul eden ülke siyaset kurumlarınca isteksizce hazırlanan “uyum” programlarının sonuçlarının olumlu veya olumsuz olduğuna bakılmaksızın ortaya farklı bir tablo çıkmıştır: Yurtdışında, özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde sürekli ikamet statüsü kazanmış veya o ülkelerin uyruğuna geçmiş olan Türkler yaşlanan Avrupalı toplumlar için genç nüfusları ve dinamizmleri ile önemli bir fırsat haline gelmişlerdir. Bu ülkelerde yüksek öğrenim gören Türk gençlerinin sayısı hızla artmakta, çalışan Türklere hemen her ekonomik sektörde rastlanmaktadır. Sadece Almanya’da yetmiş binin üzerinde irili ufaklı Türk girişimcinin faaliyette bulunduğu ve bunların bünyesinde yaklaşık dört yüz bin kişiye istihdam sağlandığı bilinmektedir. Bu girişimcilerin bir bölümünün ilgisinin de son dönemde Türkiye’ye yöneldiği ve “Türk diasporasından” ülkemize yatırımların artmakta olduğu yine kaydedilen önemli gelişmeler arasındadır.
 
Türkiye ile Almanya arasındaki göç ilişkisinde önemli bir değişim daha yaşanmaktadır. Türkiye’den 2009 yılında Almanya’ya sürekli ikamet amacıyla gidenlerin sayısının yaklaşık otuz bin kişi olduğu, buna karşılık kırk bin kişinin de ülkemize geri döndüğü Der Spiegel dergisinin 26/2010 sayısında yer alan ve ekte sunulan grafikte görülmektedir.* İki ülke arasındaki bu sınır aşırı hareketlilik esasen öteden beri sürmekte olup, ülkemizden Almanya’ya son yıllarda genellikle aile birleştirmesi amacıyla gidenler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bilindiği gibi, Almanya 1973 Kasım ayından bu yana Türkiye’den resmen işçi almamaktadır. Ona rağmen Almanya’daki Türk varlığı, vatandaşlarımızla ve Alman vatandaşlığına geçenlerle birlikte günümüzde 2,7 milyon civarındadır. Günümüzün gerçeği ise, Almanya’dan Türkiye’ye tersine bir göçün başlamış olduğudur. Bu durum Türkiye-Almanya, Türkiye-Avrupa Birliği ve Türkiye’nin yurtdışındaki Türk varlığı ile ilgili politikalarını gözden geçirmesi zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir.
 
Türkiye’de gözlerden kaçan bir diğer önemli gelişme ise, yurtdışından ülkemize yönelik Türk yatırımlarından belki daha da çarpıcı olanı tersine beyin göçüolgusudur. Dışişleri Bakanlığımızın gayrı resmi verilerine göre son birkaç yıldır sadece Almanya’dan Türkiye’ye çalışma amacıyla gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya Alman uyruklu Türk kökenli üniversite mezunlarının sayısı üç bin civarındadır. Bu konuda herhangi bir güvenilir istatistik verisi bulunmamakla birlikte belirtilen sayının gerçekçi olduğu düşünülmektedir.
 
Tersine beyin göçü olgusunu Alman kaynakları da doğrulamaktadır. 19 Mayıs 2008 tarihli Der Spiegel dergisinde Michael Sontheimer imzasıyla yayınlanan bir haberde Almanya’dan Türkiye’ye nitelikli işgücü göçünün başladığı belirtilmekte, bu göçün aslında Türkiye ile bağları çok güçlü olmayan ve Almanya’da doğup büyüyen üçüncü kuşağa mensup Türk göçmenlerin (!) “yabancı” oldukları gerekçesiyle dışlanmalarından kaynaklandığı örnek olaylarla anlatılmaktadır. En son yine aynı derginin 28.06.2010 tarihli sayısında Sabine Steinworth imzasıyla yayınlanan “Kültürschock” başlıklı makalede Türkiye’ye “dönen” Türk “göçmenlerin” Almanya’da karşılaştıkları ayrımcı tutum ve davranışların yanında Türkiye’nin ekonomik dinamizmi hakkında edindikleri olumlu imaj nedeniyle de bu kararı aldıkları dile getirilmiştir. Bununla birlikte, gelenlerin önemli bir bölümünün düş kırıklıkları yaşadığı, Türkiye’de karşılaştıkları zorluklar nedeniyle de Almanya’ya geri dönmeyi tercih ettikleri yine aynı makalede ileri sürülmektedir.
 
Konuyu her iki ülkedeki koşullar açısından incelemek gerekirse Almanya’da tüm iyi niyetli – ancak genellikle kusursuz olmayan – politikalara ve uygulamalara karşın bir türlü aşılamadığı anlaşılan bir Türk kökenlileri dışlama olgusu mevcuttur. Almanya’da doğup büyüyen, bu ülkenin sunduğu olanaklar ve fırsatlarla eğitim gören ve büyük olasılıkla belli ölçüde bir mensubiyet duygusu ile Almanya’ya bağlı olan genç Türklerin, sırf kökenleri ve sıkça öne sürüldüğü gibi muğlâk bir kültürel farklılık anlayışı nedeniyle istihdama sokulmamaları ve hatta toplumda kabul görmemeleri esasen hoşgörüyle karşılanacak bir husus değildir. Dolayısıyla kendilerini toplumdan dışlanmış hisseden iyi yetişmiş genç Türklerin Türkiye’yi tercih etmeleri doğal bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Son Dünya Futbol Şampiyonası’nda Alman Milli Takımında yer alan Türk kökenli futbolcuların Almanya’daki Türk toplumu üzerinde olumlu etki yaptığı ve dışlanmışlık duygusunun bir ölçüde azalmakta olduğu da gözlenmiştir. Ancak, Almanya’da siyasi karar vericiler ve uygulamacılar bu denli küçük jestleri bile yakın zamana kadar yapmamışlar, özellikle yabancı aleyhtarlığını tiraj arttırmada kullanmaya pek yatkın olan medyada Türk toplumuna yönelik ağır eleştirilere yer verilmiş, toplumu ilgilendiren genel nitelikli çeşitli sorunlarla ilgili olarak da suçlayıcı bir üslup tercih edilmiştir.
 
Öte yandan yeni gelişmelere Türkiye açısından bakıldığında, Türk ekonomisi için son derece yararlı olarak değerlendirilen bu tersine beyin göçünün değerinin henüz bilinip anlaşılmadığı düşünülmektedir. Son yıllarda beyin göçü (brain drain) kavramı etrafındaki tartışmalarda “brain gain” deyimine de sıkça rastlanır olmuştur. Almanya’da veya diğer gelişmiş ülkelerde nitelikli eğitim gören genç Türklerin kazandıkları bilgi ve becerileri ülkemizin yararına sunmaları hiç kuşkusuz göz ardı edilmemesi gereken bir gelişme olacaktır. Ne var ki, Türkiye’nin yurtdışındaki vatandaşlarına ilişkin mevcut ve dar alana hapsedilen politikalarında bu türden açılımlara şimdiye kadar yer verilmemiş, ekonomimiz ve toplumumuzun yararına olabilecek yeni sınır aşırı fırsatlar önemsenmemiştir.
 
Bu görüşler ışığında, tersine beyin göçü olgusunun öncelikle akademik titizlikle araştırılması ve bu yoldan elde edilecek gerçekçi verilerle yurtdışından ülkemize gelen bu yetişmiş, nitelikli ve Türk kökenli insan gücünün ekonomik, insani ve toplumsal boyutları itibariyle değerlendirilmesi amacıyla siyasetin daha fazla gecikmeden harekete geçmesi ve bu amaçla gecikmeksizin yasal ve idari önlemlerin alınmasının gerekli olduğu düşünülmektedir.