Türkiye’nin terör sorunu temelde artık kendi hudutları içine hapsedilmiş bir şekilde ve ülkenin işlemeyen “demokrasisi”, ayaklar altına alınan “insan hakları” içinde, devlet ve millet varlığımıza açıkça kasteden bir hal almış bulunmaktadır. Gelişmeler gözler önünde ve dahası herkes durumun farkında olarak cereyan etmektedir. Ülkenin doğu ve güney doğusu tam anlamıyla bir Kürt milliyetçiliği ayaklanması ile karşı karşıyadır. Sorun artık  tüm vatan topraklarımıza yayılma eğilimine girmiştir. Teröre karşı çare arama adına alınan teşebbüsler “dağları bombalıyorsunuz, terör şehirlere sıçrarsa oraları da mı bombalayacaksınız” tehdit ve cüreti içindedir. TSK adeta terör örgütüne koşut tutulmaktadır. Bu nedenle de talepler, askeri “operasyonların durdurulması” adı altında, aslında  silah bırakma sonucuna varacak telkin noktasına ulaşmıştır. Şehit babası, hayal kırıklığı içinde, devlet dört çapulcuyla baş edemiyorsa yazıklar olsun diye haykırmaktadır.

 

Karşı karşıya olduğumuz hıyanet temelde iki kaynaktan güç almaktadır. Bunlardan birincisi, başta Irak’tan olmak üzere, terör örgütüne dışarıdan, dolaylı ve hatta doğrudan verilen destektir. Diğeri ise, sorunun silahla çözülemeyeceğine ve hatta tüm Türk ordusu Kandil’e gönderilse sonuç alınamayacağına dair olan utanç verici varsayımlardır. Bu temelden hareketle Türkiye’nin,  siyasi, ekonomik, sosyal ve psikolojik alanlarda çare aranmasının ve iç dinamiklerimiz kullanılmak suretiyle de terörle uzlaşma yoluna sürülmesinin sağlanmış olmasıdır. Bizatihi Kuzey Irak oluşumu ve çuval olayı da Türkiye’de ve bölgede özendirici ve cesaretlendirici bir “merkezi öge” olarak kullanılmıştır. Bölge çapındaki Kürt varlığı üzerine oynanmasının yolu böylece açılmıştır.

 

Bu iki sürecin bir arada ve eşgüdümlü  olarak başarıyla işlemesi ise, temelde Türkiye’nin milli devlet   yapısının ortadan kaldırılmasına ve  buna koşut olarak  da Irak’ta, tüm bölge çapında  kuvvet projeksiyonunda bulunmaya uygun bir coğrafyada, bir büyük Kürdistan peydahlanmasına varacaktır. Bunda artık hiç kuşku kalmamıştır.

 

Öyle görünüyor ki, Türkiye, bölge çapındaki düzenin kurulmasına basamak yapılmaktadır. Hatta, düzen yedire yedire Türkiye’ye kurdurulmaktadır. Türkiye’den sonra ise  süreci durdurmak mümkün olamayacak, gelişmeler domino etkisiyle sürecektir. Böylece, “Atlantik’in iki yakasının” doğu’ya yürüyüş süreci buradan tamamlanacak, Rusya Federasyonunun bölgeye önü kesilmiş, Orta Asya devletlerinin hareket serbestisi kontrol altına alınmış olacaktır.

 

Görüldüğü gibi tüm süreç için “kilit ülke” (pivot) Türkiye, mücadele alanı da Irak’tır. Daha da gerilere gitmezsek bu stratejik hedef, neredeyse son kırk yıla damga vurmuş bulunmaktadır. 1970’lerde Şah İran’ı ve İsrail’in katkılarıyla geliştirilen Kürt siyasetleri, Hümeyni İran’nının Irak ile tokuşturulması, her ikisinin “çifte durdurma” siyasetleriyle(double containment) on yıllarca ambargolara tâbi tutulmaları ve Afganistan operasyonları ile Irak’ın işgaline varan Körfez harpleri bunu göstermektedir.

 

Bu kapsamda, ABD’nin bölgedeki stratejik ortağı İsrail’in güvenliğinin sağlamlaştırılması ve ona stratejik derinlik kazandırılması da oyunun esaslı bir parçası olarak ele alınmış ve geliştirilmiştir. Tehdit ve tehlikeler başlarda tam anlamıyla kontrol altına alınamamış, ancak, strateji dengelemeler ve müdahalelerle geliştirilerek sürdürülmüştür. Bu kapsamda, Birinci Körfez harbi ile  gelen yeni dönem (Madrid süreci), İsrail’in Türkiye ve Ürdün ile yakın işbirliği ve ortaklık kapılarını açmıştır. Ürdün’ün Suriye ile yüksek düzeydeki gerginlikleri, Türkiye’nin PKK terörünün Suriye’de yuvalanmış olmasına 15 yıl sonra, hem de sakin bir dönemde babalanması, Irak’a bir Haşimi kral getirilmesi çabaları bu döneme rastlar. Yine, Suriye’nin kendi içine hapsedilmesi, mümkün mertebe bölgedeki konumundan geriye itilme çabaları da bu döneme rastlar. Türkiye’nin PKK terörü karşısındaki hassasiyeti daha o zamandan “Türkiye’nin iç meselesi” sayılarak kullanılmaya başlanması da bu dönemle başlar.

 

Yine aynı dönemde bir yandan da, bizatihi Türkiye’nin imkânları kullanılmak suretiyle Irak’ın ülkesindeki egemenliği kısıtlanmış ve  “Kürdistan” nüvesi yeşermeye başlamıştır. Türkiye artık soğuk savaş koşullarının geride kalmasına ve egemen adımlar atmaya başlamış olmasına rağmen bu gelişmelerin önünü alacak teşebbüs alamamıştır. Seyirci kalmıştır. Tehlikeyi gören Suriye ve İran ise çareyi ortaklıkta aramıştır. Bu ortaklığın Hizbullah’ı, Hamas’ı ve Lübnan’ın bahşettiği imkânları kullanmak suretiyle karşı tarafın hassasiyetlerini kaşıması, yani aynıyla mukabelesi böylece başlamıştır.

 

İkinci Körfez Harbi ile yaratılan fırsat da bölgedeki durumu bugünlere taşımıştır. Başkan Obama’nın Gazze’de yapılanlarla ilgili olarak, “İsrail’in meşru güvenlik çıkarları bulunduğuna” dair ifadesi, Başkan yardımcısı Biden’in de yine çok kısa bir süre önce, “mesele İsrail’in güvenliğine gelince, iki ülkelerimiz arasında hiçbir mesafeden bahsedilemez” sözleri bugün varılan durumu açıklamaktadır.

 

Irak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları (1483/2003) ile de sabit olduğu gibi işgal altına alınmıştır. Aynı karar işgali, Irak halkının hür iradesinin tecellisi için tanımışken karar, Irak’ın yeniden düzenlenmesi için kullanılmıştır. Irak’ın işgali ile beraber orada kurulan Geçici İdarenin (CPA) başına gelen ABD’li Büyükelçi P.Bremer’in Amerika’dan hava yoluyla ve balyalarla yollanan milyarlarca dolar paranın ve Irak ordusundan toplanan silahların nerelere gittiğinin hesabını veremediği, ünlü iktisatçı Kenneth Galbraith’ın oğlu olan  Büyükelçi P. Galbraith’ın, yüz milyonlarca dolar “ücretle” ve Biden’in de bulaştığı bir marifetle  bugünkü Irak siyasal sisteminin ve Kuzey Irak’ta olan otonom idarenin oluşumuna nasıl katkı yaptığı ABD Kongresi soruşturma zabıtlarıyla belgelidir. Seçim yolsuzlukları ve baskılar zamanında ayyuka çıkmıştır. Bu gerçeklere rağmen, Türk halkına ve İdaresine akıl-fikir veren “iç dinamiklerin”, Türkiye’nin milli çizgisini kenara itmek, Kuzey Irak’ta kurulan  “varlığı” kutsamak ve Kuzey Irak’ta yuvalanan ve oradan beslenen PKK terörüne karşı yapılabilecek bir Türk askeri harekâtının önünü kesmek üzere, oradaki meşruiyetten, Irak Anayasasına, Irak halkının hür iradesine saygıdan bahsettiklerini görmekteyiz. Çıplak gerçek ise, Arap Cumhuriyetinin federal bir düzene dönüştürülerek onun içine de, maksatlı olarak bir Kürt varlığı yerleştirilmesinden ve bizdeki o “dinamiklerin” oradan nemalanıyor olmasından ibarettir.

 

Irak aslında geçtiğimiz yıllarda birkaç defa “bağımsız ve ülkesinde egemen (!)” olmuştur. Bir defasında  bu durum “geçici idare”nin BMGK. kararı ile (1446/2004) olmuş, ve fakat işgal aslında bir üç yıl daha fiilen devam etmiştir. Bunu müteakip işgal son defa olmak üzere, yine BMGK. kararı (1790/2007) ile 31 Aralık 2008 tarihine kadar uzatılmıştır. Söz konusu tarihten itibaren ABD kuvvetlerinin Irak’taki statüsü belirsizliğe gireceğinden,daha da önemlisi  ABD orayı terk etmek niyetinde olmadığından, Irak ile “kuvvetler statüsü/SOFA anlaşması adı altında düpedüz bir stratejik işbirliği ve ittifak anlaşması yapmıştır. Burada da Irak’ın mutlak egemenliğinden bahsedilmektedir. Aslında “eşgüdüm” ya da “Irak’a destek” adı altında ülkeye dilediği gibi girip çıkma, hava ve deniz alanlarını kontrol etme hakkı almıştır. İşte Türkiye’nin Irak’a hava harekatı için Amerika’dan izin alma keyfiyetinin kaynağı buralardadır. Amerika içeriden ve dışarıdan yönelecek saldırılara karşı gerekli göreceği diplomatik, ekonomik, askeri tüm önlemlere başvurma hakkını da almıştır. Irak güvenlik güçlerini iç ve dış teröre karşı silahlandırma taahhüdü  (!)vermiştir.

 

Böylece Irak neticede, BM. Şartındaki milletlerarası barışın korunmasına dair olan VII.ci bölümün korumasından,vesayetinden  çıkmış, egemen olmuş ve fakat ABD ile yaptığı İttifak antlaşması ile bu defa da adeta onun  vesayetine girmiştir. ABD İttifak antlaşmasına göre Irak’tan en geç Aralık 2011’de çıkacaktır. ABD böylece bir üç yıl daha Irak’taki egemenlik üstü egemen olma konumunu sürdürmektedir.

 

ABD söz konusu İttifak antlaşması sonucunda artık, Irak ile, Nato yükümlülükleri ve “müttefikleri ile çatışmaya girmeyeceğine” dair olan geneldeki temel milli tutumları karşısında muğlak bir ilişki içindedir.

 

İşte Türkiye’nin PKK terörü karşısında içine çekildiği girdap budur. ABD, PKK terörünün Kuzey Irak’taki mevcudiyeti ve oradan sağladığı lojistik destek hakkında hiçbir fiili müdahalede bulunmamıştır. Tersine ciddi iddialar da bulunmaktadır. Bu belaya karşı çeşitli isimler altında tezgâhlanan istişari komiteler ve yardımlaşma hareketleri hiçbir etkin yaptırım getirmemiştir. Buna karşın PKK’nın egemen olduğu Kuzey Irak bölgesine Türkiye’nin doğrudan doğruya yapmak istediği askeri müdahaleye de “Irak’ın ve bölgenin istikrarı” adına “sıcak bakmamıştır”, “iyi bir fikir saymamıştır”. Anlaşılıyor ki ABD’ye göre “istikrar” kendisinin sadık bir şekilde ve sorgusuz olarak izlenmesine bağlıdır. PKK böylece yuvalandığı yerden gelip gidip Türkiye’de kan dökmekte, ocak söndürmektedir. Aslında devletin temelini sarsar hale gelmiştir. Bu nasıl sürmektedir. Sanki Türkiye de Amerika’nın bölgedeki hem de 60 yıllık müttefiki değildir, sanki meşru güvenlik çıkarları yoktur. Sanki terörle mücadele içinde değildir, etnik bir milliyetçiliğin ülke bütünlüğünü hedefleyen iç kalkışması karşısında değildir. Sanki iç bünyesinde demokratik bir mücadele ile karşı karşıyadır. 

 

Bu çerçevedeki en belirgin ifadeler, kafaların arkasında saklananlar son defa bakın nasıl ortaya dökülmektedir. Başkan Obama’ın Sayın Başbakanımızla 7 Aralık 2009 günü Beyaz Saray’da yaptığı ortak basın toplantısına ait resmi kayıtlara göre, bir basın mensubu Başkan’a,  “kuzey Irak’taki PKK terör örgütünün silahsızlandırılması ve tasfiyesi için Amerika’nın yeni ve somut eylem planı olup olmadığı sorusuna verdiği cevap, karşı karşıya olduğumuz durumu tüm çıplaklığı ile açıklamaktadır: 

 

“Sayın Başbakanla PKK sorunu ile baş etmek üzere yakın koordinasyonu görüştük. PKK terör örgütü yalnız Türkiye için tehdit değil aynı zamanda Irak için de endişe kaynağıdır. Nato müttefikleri olarak topraklarımızı savunmada birbirimize yardımcı olma yükümlülüğü içindeyiz. Bu nedenle askeri açıdan koordinasyon konusunu görüştük. PKK sorunu konusunda size, Başbakanın Kürt toplumunu kucaklayıcı tutumunun çok yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten terörle mücadelede çare sadece askeri yollardan aranmamalıdır. Siyasi ve sosyal unsurları da dahil etmek gerekmektedir.

 

“Irak’a gelince; Irak’taki Kürt nüfus, Kerkük gibi önemli sorunların çözümüne yol açacak şekilde Bağdad’ta etkin şekilde temsil edildiğine kani oldukça, askeri yollara başvurmak yerine sorunlara siyasal açıdan çözüm aramaya yönelecektir. Herkes mutlu olacaktır. İşte biz böyle süreçleri teşvik etmekteyiz.”

 

Başkan Obama’nın Irak’a atfen bize verdiği mesajı sanıyorum ayrıca yorumlamaya gerek olmayacak kadar açıktır. Bu ABD tutumları bölgeye yönelik temel Amerikan stratejilerini ve yukarıda değindiğimiz bakış açısını teyit edercesine hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Buna karşın,  ABD çıkarlarını kendilerinden daha iyi,daha isabetle değerlendirmek ise bizlere düşmemektedir.

 

Tüm bu gerçeklere rağmen, Türk sivil ve askeri yüksek katlarımızdan günümüze kadar devam ede gelen anlaşılmaz yaklaşımları aksettiren ve son zamanlara ait olan şu ifadelerin Türk milli hayatındaki yerinin belirlenmesi büyük önem taşımaktadır:

 

“Hiçbir şey Türk-Amerikan ilişkilerini gölgeleyemez” ya da “Türk-Amerikan ilişkilerine çok boyutlu düzeyde yaklaşılmalıdır” veya “TSK ile Amerikan silahlı kuvvetleri arasındaki işbirliği ve anlayış mükemmel seviyededir. Bu nedenle önemli görevlerimizden birisi de bu işbirliğinin korunmasıdır. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır”.

 

Sayın Başbakanın, terörün ulaştığı tehlikeli durum karşısında bu defa terörün asıl kaynağına işaret ettiği görülmektedir; “Irak merkezi hükümetinin Kuzey Irak’ta egemenliği olmadığını, PKK’nın burada konuşlanarak yönettiğini, durumdan Irak merkezi hükümetinin ya da yerel yönetiminin sorumlu olması lazım geldiğini” söylemiştir. Böylece, Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı durumun içinden çıkıp kurtulabilmek için hedefi belirlemekte, niyetini de belli etmektedir. Bu adım, aynı zamanda  İsrail’in bölge istikrarını alt üst eden ve burnumuzun altında Türkiye’nin güvenliğine meydan okuyan haddini bilmez siyasetleri karşısındaki Türk açılımı ile  ve yine İran, Suriye ve bölge dinamikleri itibariyle aldığı teşebbüslerle de  uyumlu bir teşebbüstür. Türkiye’nin bu girdaptan çıkışının yegane yolu da budur. Yeter ki, samimiyetle ve kararlılıkla devam etsin, yolu açık olsun deriz.. Temennimiz budur.