Terör Olgusuna Yeni Yaklaşımlar

 

 

Dünya’da terör ile mücadelede artık yeni kavram arayışları içine girildiğini görmekteyiz. Bunun ilk örneğini ABD Başkanı Barack Obama’nın göreve gelişiyle birlikte Afganistan’da ki başarısızlığın sebebinin araştırılması ve bundan alınan dersler ışığında yeni bir strateji geliştirilerek uygulanması kararını alması olarak görmekteyiz. Bu konuda Afganistan’da uzun yıllar görev almış ve orada uygulanan harekat konusunda yeterli tecrübesi bulunduğuna inanılan General McCrystal gerekli incelemeleri yapmış ve araştırmaları sonucunda artık terörizmin asimetrik güç kullanımına yönelik münferit bir harekat olarak ele alınmasından ziyade, bu hareketin kutuplarda bulunan aysbergler gibi derinlere uzanan kütlesinin bulunduğunun kabul edilmesi gerektiğini gözler önüne sermiştir. Terörist faaliyetlerin bu kütlenin bir unsuru olarak görünen yüzü olarak belirdiğini vurgulayarak, yalnız bununla mücadelenin bir sonuç getirmeyeceğinin altını çizmiştir.

 

Belirtilen kütlenin bir unsuru terörist faaliyetler olmakla birlikte- ki bu askeri kanadı teşkil etmektedir. Diğer unsurları yurtiçinde siyasi faaliyet gösteren unsurları, halkla ilişkiler, yurt dışı ve içi basın ve yayın organlarını, yabancı ülkelerde temsilcilikler veya dernekler vasıtasıyla bu ülkelerde politika yürüten yapılanmayı, yine içeride ve dış ülkelerde gerekli finansman kaynaklarını yöneten altyapıyı ve kasayı oluşturan unsurlardan oluşmaktadır.

 

Bu tür bir yapılanmaya İngilizcede “insurgency” denilmektedir. Türkçesi “ayaklanmadır”. Buna karşı icra edilecek harekâta da “counterinsurgency-ayaklanmalara karşı koyma harekâtı” denilmektedir. Şu anda Afganistan’da uygulanan harekat ayaklanmalara karşı koyma harekatı olarak, yeni bir strateji şeklinde ABD’li General McCrystal tarafından ortaya konulmuş ve uygulanması için hem NATO’dan, hem de Başkan Obama’dan gerekli onayı almıştır. Bu harekâtın esasını askeri operasyonlardan ziyade, sivil halkın güveninin kazanılması ve halkın yüzünü ayrılıkçı unsurlardan meşru hükümete çevrilmesi için uygulanacak, siyasi, sosyolojik, basın ve halkla ilişkiler, eğitim ve öğretim gibi sivil uygulamalar teşkil etmektedir.

 

Şimdi gelelim Türkiye’nin Kürt sorununa. Bu gün, Kürt sorunu dediğimiz problemin aslında formasyon olarak tamamen yukarıda arz etmeye çalıştığım yapılanma ile karşımıza çıkmakta olduğunu söyleyebiliriz. PKK askeri kanadı teşkil etmektedir. İçeride siyasi kanadı zımni olarak temsil eden ancak, bunu inkar eden ve parlamentoda yer alan bir siyasi parti bulunmaktadır. Yurtdışında basın ve TV kaynakları ile propaganda faaliyetlerine devam etmekte, İsviçre’de ve kasası ve muhtelif ülkelerde finansman kaynakları bulunmaktadır. Suriye’de ise organizasyonu ve bağlantıları gösteren arşivinin bulunduğu iddia edilmektedir. Sonuç olarak, Kürt sorunu dediğimiz olgu artık bir devlet büyüğünün dediği “birkaç çapulcunun oluşturduğu” bir terörden çıkmış ve ciddi bir organize olmuş, geniş tabanlı bir yapıya kavuşmuştur. Bu şekilde oluşan Kürt sorununa daha geniş kapsamlı, her türlü bakış açısı ile problemi ele alarak, çözüm aranması Türk Devletinin ve dolayısıyla hükümetin zorunluluğu haline gelmiştir.

 

Gerçekte 1994-96 yıllarında sorunun yalnız silahlı kuvvetlerin müdahalesi ile çözülemeyeceği, hükümet nezdinde bir koordinasyon merkezinin kurularak, bütün devlet kuruluşlarının çözüm için işbirliği yapması önerileri Milli Güvenlik Konseyi toplantılarında muhtelif defalar gündeme getirilmiştir.

 

Bu yapılanmaya ister Kürt sorunu deyin, ister insurgency kapsamında bir isim verin hali hazırdaki organize örgüt yapısının gerçekliliği üzerinde bir etkinizin olması mümkün değildir. Bu ancak, bu konuda devletin topyekûn işbirliği ve koordineli çalışması ile çözülebilecek bir olgu haline gelmiştir. Bu konuyu tek taraflı olarak sırf devletin aldığı tedbirlerle de çözmenin mümkün olmayacağı artık açık seçik belirgin olmaya başlamıştır. Öncelikle “Kürt sorununun ne olduğunun belirlenmesinde fayda olduğu sanılmaktadır. Medyada sorun ile ilgili herkesin ayrı bir yaklaşımı olduğundan “Kürt sorunu” vardır ancak, ifadenin içi bir türlü doldurulamamaktadır. Öncelikle bu ifade kavramsal bir çerçeve içine oturtulmalı ve herkes neden bahsedildiği konusunda hemfikir olmalıdır.

 

Sorunun içeriği belirlendikten sonra, taraflar her türlü platformda bu konuyu ele alarak çözüm arama yollarına gitmelidirler. Ancak, sorunların barışçı platformlarda ele alınması, anlaşmazlıklar çıksa dahi fiili harekete başvurulmaması esas olmalıdır. Bu ne demektir? PKK silahlı terör hareketinden vazgeçmeli ve karşılığında da silahlı kuvvetler pasif konumunu muhafaza etmelidir. Ancak bu “her iki taraf da silah bırakmalıdır” mantığı içerisinde olmamalıdır. İşte “Demokratik Açılım” denilen hareket bu şekilde bir süreç içine girerse başarılı olabilir diye değerlendirilmektedir.

 

Bu arada devlet dış politikada gerekli enstrümanları kullanarak Kürt sorununun diğer unsurlarını etkisiz hale getirebilmek için her türlü çabayı sarf etmelidir. Bu en tabii hakkıdır. Kandil’deki unsurların temizlenmesi, İsviçre’de ki hesaplara el konulması, TV ve diğer yayın ve propaganda unsurlarının temizlenmesi için çaba sarf edilmesi zorunludur. Bu arada Güneydoğu’da devlet var olmalıdır. Bu nasıl olabilir?

 

Bir hal tarzı olarak akla şu çözüm tarzı gelmektedir; Hükümet devlete ait bir kısım veya bütün bakanlıkları örneğin, Diyarbakır’a taşıyabilir. Bütün memurları, uzmanları orada ikamet edecek durumda konuşlanmalı ve bütün etkinlik Kürt sorunu olan bölgeleri içine alacak şekilde sürdürülmelidir. Başkent Diyarbakır’a kaydırılabilir. Bu bazı ülkelerde uygulamaları olan “yazlık başkent, kışlık başkent” uygulaması yapılabilir. Bütün devlet kurumları bu merkez etrafına kaydırılabilir.

 

Profesyonel Kuvvet Tesisi

 

Silahlı kuvvetlerin “Kürt sorununun bir unsuru olan PKK ile silahlı mücadelesine gelince bu son derece önemli ve nice ailenin ocağına acı eken konu bütünün içinde kendisine düşen görevi yerine getirmek için var gücüyle çalışmaktadır. Bu konuda profesyonel askerliğin tesisi uygun bir yaklaşım olarak görülmektedir. Çünkü özellikle Irak sınır bölgesi arazisi son derece sarptır. Zor koşullarda muharebe şartları özel eğitim ve tecrübe gerektirmektedir. Bu nedenle belirli kısa sürelerde devreden silahlı güç yerine en az beş veya on yıl yalnız o bölgede kalmayı taahhüt eden profesyoneller ile görevi icra etmek son derece mantıklı bir yaklaşımdır. Burada önemli olan bu kuvvetin kime bağlı olarak yapılandırılacağıdır.

 

Silahlı Kuvvetler emir komuta yapısı dışında oluşan bir organizasyon çift başlılığı getireceği için, iç hizipleşmelerden dolayı baştan başarısızlığa mahkum edilmiş olacaktır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Öncelikle her türlü bilgi akışı, işbirliği, koordinasyon gibi hususlar sekteye uğratılacak bir şekil oluşturulmuş olacaktır. Bu nedenle bu kuvvetin hiçbir şart olmaksızın Genelkurmay şemsiyesi altına girmesi elzem olarak görülmektedir. Harbin başlangıcında stratejide yapılan hatalar taktik başarılarla telafi edilemez. Bu bakımdan emir komuta zincirinin tek elde olması sevk idare prensiplerinden en önemlisi olarak ifade edilir. Zaten Genelkurmay Başkanı da Hükümete karşı sorumlu olduğuna göre bu konuda herhangi bir sıkıntı olmamalıdır. Eğer bu gücü de askerin emrine verirsek yarın bize karşı kullanabilir diye bir düşünce hâkim ise, bu son derece yanlış bir yaklaşımdır. Bu gibi idari mülahazalarla organizasyon prensiplerinin bir kenara bırakılarak sistemin suçlanması ve bozulması ileride onarılamayacak zararlara yol açabilir. Kısacası yeteri kadar güçlü bir hükümet karşısında bu şekilde çarpık kullanımın olamayacağı Batı kurumlarında yerini almış bir vakıadır. Bu bakışın tersi düşünülecek olursa (bu şekilde bir düşüncenin asla ama asla TSK tarafından benimsenmeyeceğimi bilmeme rağmen), silahlı kuvvetlerin, profesyonel gücü başka bir komuta altında yapılandırsınlar, zaten başarısız olacakları için hiç olmaz ise başka bir makam bu husustan sorumlu olur, biz de suçlanmamış oluruz şeklinde bir yaklaşım göstermesi halinde durum zaten çığırından çıkmış ve mücadele baştan kaybedilmiş demektir.

 

Sonuç olarak profesyonel askerlerden oluşturulan özel görev kuvvetinin gerekli özel eğitimleri alan, belirli emir ve komuta yapısı altında Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde organize olması başarı açısından elzem olarak görülmektedir. Ancak, bundan da önemlisi, “Kürt Sorunu”nun kavramsal çerçevesi içinde yer alan; yurt içinde ve dışında mevcut yapılanmalarına karşı devletin hükümeti, muhalefeti, özel sektörü, devlet kurumları ile topyekûn olarak işbirliği içinde tedbirler alması ve müzakere zeminini yaratılması olmaz ise olmaz olarak görülmektedir.