ABD’nin son yaptırımlarından sonra yeniden gerilen Türkiye-ABD ilişkilerinin akıllara en çok getirdiği soru “Türk ekonomisinin durumu ne olacak?” oldu. Öncelikle belirtmeliyiz ki, her doğum sancılıdır. Her yenilik, önüne örülmüş güçlü duvarları yıkarak gerçekleşir. Artık şüphe götürmeyecek bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, Atlantik Bloğunun stratejik planlarında Türkiye dost ve müttefik ülke değil; hedef ülke haline gelmiştir. Şüphesiz Türkiye buna direnecek, asırlardır boyun eğmeyen bir millet yine boyun eğmeyecektir. Ancak bu direnişin gücü ve şiddeti, ülkemizin ekonomik gücüyle doğrudan orantılıdır. Peki, Türk ekonomisi bu sancılı makas değişimini nasıl karşılayacak ve ne kadar dayanabilecek?

 

Bu zamana kadar iktisat politikalarında yapılan hatalar gözler önündedir ve bunların reddedilmesi ülkemize bir şey kazandırmayacak aksine yakın zamanda karşılaşacağımız sorunları derinleştirecektir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey bir jeopolitik algı değişikliği kadar aynı zamanda bir zihniyet devrimidir zira muhataplar değişse de karşılaşacağımız zihniyet aynı kalacaktır. Örneğin, Çin “2030-Yapay Zeka Stratejisi” adlı planını ortaya koymuş, Putin son ulusa sesleniş konuşmasında Rusya’nın geliştirdiği yeni silahları açıklayarak dikkatleri Rus silah teknolojisinin üstüne çekmeyi başarmıştır. Buradan çıkarmamız gereken sonuç şu olmalıdır: Türkiye’nin boşa harcayacak bir günü dahi yoktur ve içerisinde bulunduğumuz yüzyıl bütün gücünü betona yatırmak ve inşaatı, ekonominin itici gücü haline getirerek bir süper güç olmamıza olanak tanımamaktadır.

 

Doğru teşhis hayat kurtarır. Teşhisi doğru yapmak ve problemin derinine inmek açısından şunu ortaya koymalıyız ki: İçerisinde bulunduğumuz kriz asıl olarak Türk ekonomisinin değil; Neoliberalizmin krizidir. “Devletin elinde bulunan kurumlar zarar eder” şiarıyla özelleştirilen kurumların ne hale geldiğine en güzel örnek, bankalara kredi borçlarını ödeyemeyen Türk Telekom’dur. Türk ekonomisi yeniden yapılanma sürecinde Neoliberal yalanlardan arınmalı, devlet ekonomik toparlanma ve yapılanmaya öncülük etmelidir.

 

Bunun yanı sıra şunu açıkça dile getirmeliyiz ki Türk ekonomisini pek güzel günler beklememekle birlikte Türkiye gibi bir ülkenin her zaman çıkış yolları bulunmaktadır. Türkiye bu defa çıkmaz sokağa sokulmaz, doğru çıkış yolunu tercih ederse tüketim ekonomisinin bütün zehrinden kurtulup, üretim ekonomisine geçmesinin önünde bir engel yoktur. Ülkemiz üretim ekonomisine geçmek için Atlantik cephesiyle bir savaşın başlamasını beklememeliydi ancak Türk savunma sanayinin, Kıbrıs çıkartmasından sonra uygulanan ambargoyla geliştiğini göz önünde bulundurursak, felaket kapımıza dayanmadan harekete geçmeyen bir anlayışa sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

 

Türkiye için öncelik sıralaması şu şekilde olmalıdır:

– Türkiye kusursuz işleyen bir adalet sistemine sahip olmalı,

– Evlatlarımızın dünyadaki yaşıtlarıyla yarışabilecekleri bir eğitim politikası belirlenmeli,

– Yüksek teknoloji üretimine kaynak sağlanmalı

– Tarım politikaları güncellenmeli ve ülkemizin kendi kendisine yetebilmesi temin edilmeli.

 

Yukarıda belirttiğimiz adımların dışında her türlü söylemin edebiyatın alanına gireceğini unutmamalı; laf değil, katma değer yaratan yüksek teknoloji ürünleri üretmeliyiz. Bunun için tecrübemiz de kapasitemiz de yeterlidir. Yeter ki sadakate değil; liyakata önem verelim ve geçmişte debelenmek yerine geleceğe yönelelim.