Sayın Cumhurbaşkanının Ermenistan’a gidiş kararı arifesinde ve gidişi ile beraber Batı ve Türkiye’nin kartel basınının önemli bir kısmı bu ziyareti “tarihi bir adım” olarak nitelendirmiştir. Bizatihi ziyaretin kendisi ve neye hizmet ettiği hususlarında  bizim çok derin kuşkularımız bulunmaktadır. Diğer yandan, bu ziyaret vesilesiyle yazılıp çizilenler ve ortaya çıkan bazı yaklaşımlar da kanımıza dokunmuştur.

 

Önce Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geçmiş seyrine özetle bir bakalım. Ermenistan, Sovyet Rusyanın dağılması sonrasında 23 Ağustos 1991 tarinde bağımsızlığını ilan ettiği zaman onu ilk tanıyanlar arasında Türkiye bulunmaktadır. Ekonomik sıkıntı içinde olduğu ilk yıllarında bu ülkeye buğday yollamıştır. Karadeniz ülkesi olmadığı halde yine de Türkiye aldığı teşebbüsle Ermenistan’ı Karadeniz İşbirliği projesine dahil etmiştir. Karabağ sorununun barışçı çözümü için ikili ve çok taraflı platformlarda teşebbüs almıştır.

 

Ancak bunlara karşın Ermenistan’ın, yayımladığı bağımsızlık bildirgesinde ve  anayasasına koyduğu madde ile iki ülke arasındaki hududu tanımadığı, Türkiye’den toprak ve tazminat taleplerine açık ifadelere rağbet ettiği  görülmüştür. Aynı çerçevede, Türkiye’ye karşı uluslararası alanda sözde “ermeni soykırımının” tanınması için kampanya açılacağının da işaretlerini vermiştir. Türk diplomatlarınının şehit edilmelerine dahli olan teröristleri kucaklamıştır. PKK teröristlerinin ülkesinde barınmasına ve örgütünün ülkesinde ofis açmasına izin vermiştir. Yine, kardeş Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini işgal etmiştir.Böylece Ermenistan, iki deniz arasında (Hazar ve Karadeniz) Azerbaycan’dan ve Türkiye’den alacağını düşündüğü topraklarla büyük Ermenistanı kurmayı hedeflediğinin işaretlerini vermiştir.Yunanistan’ın da kurulduğunda bir küsur milyon nüfuslu bir devlet olduğunu ve aradan geçen zaman içinde kendisini sadece Türkler aleyhine dörde katladığını unutmayalım.

 

Bu gelişmeler sonucundadır ki iki ülke arasında diplomatik ilişkiler  dondurulmıştur.

 

İşte atılan “tarihi adım” bu bataklığın içinedir. Türkiye, arabayı atın önüne koşmaktadır. Milletlerarası alanda diplomatik ilişkisi olmadan, topraklarında iddia sahibi olan ve milletlerarası alanda aleyhine kampanya açmış bir ülkeye karşı, hiçbir şey almadan “jest” yaparak, anlamsız bir şekilde ilişkileri normalleştirme peşinde koşarak sanırım bir ilki gerçekleştirme yolundadır. Bunun da adına bölge istikrarı adına teşebbüs, diyalog yoluyla sorunların çözümü için ustaca diplomatik  hamle ve iki tarafın yararına bir tarihi adım denilmektedir.

 

Biz Sayın Gül’ün daima güler yüzlü olduğunu ve Dışişleri Bakanlığı zamanındaki ılımlı, uyumlu ve uzlaşıcı yaklaşımlarını biliyoruz. En güç koşullarda bile, örneğin Irak harbinin ilk birkaç ayı içindeki ve yine Avrupa Birliğinden müzakere tarihi alabilmek ve müzakerelere başlayabilmek için olan yaklaşımlarında bu hasletlerine şahit olmuşuzdur. O zamanlar, Wolfovitz’in iki gazeteciye vaki beyanlarını ve çuval olayı karşısındaki tutumlarını ve hemen ardından sonra Chirac’ın, Avrupa Birliği için nazik olma kriterinin de gerektiği yolundaki ifadeleri karşısındaki durumu gayet iyi hatırlamaktayız.

 

Ancak bu defa içinde olduğumuz tezgâh bambaşkadır ve böyle hasletlerle kaldırılamayacak kadar ağırdır. Gerçekten Türkiye’nin önünde,  gelişmeleri koşullandıran ve  idare eden  üç çıplak gerçek bulunmaktadır. İşin vahameti ve azameti de esasen buralarda saklıdır.

 

Bunlardan birincisi, 1990’ların ilk yıllarından itibaren geliştirilmeye başlayan proje çerçevesinde ve özellikle 2000’li yıllarından itibaren iyice belirgin hale gelen, Kafkasya denge- taşı üstünde sürdürülen tahterevalli oyunudur. Bir tarafta Avrupa Birliği (AB) ve Amerika (ABD), öbür tarafta Rusya ve belki de onun ortakları oturmaktadır. Putin’in geçen yıl Münihte yaptığı konuşmada, ABD’nin soğuk savaşı güçlü müttefikleri ile kazandığına, ancak artık dünyada başka güç odaklarının da bulunduğuna işaret ettiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

 

Bu tahterevalli oyununun, diğerleri yanında,bölgedeki  vasıtaları; Balkan İstikrar Paktı, Türk-Ermeni Uzlaştırma Komisyonu (TARC) ve Kafkasya İstikrar Paktı teşebbüsleridir. Bunların hepsinin işlevi aynı paralelde ve aynı doğrultudadır. Bir de aynı dönemde Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ) kurulmuştur ki bu da yapısı ve işleyişi itibariyle nevi şahsına aittir. Burada buna girilmeyecektir. Sadece, Karadeniz ülkesi olmayan Yunanistan’ın ve Ermenistan’ın da buraya dahil edildiğini ve gerek sektörel bazda gerek müşahit sıfatıyla Batı’nın başa güreşen ülkelerinin de buraya dahil olduğunu, diğer yandan, Türkiye-Rusya ilişkilerinin ise bu çerçevede değerlendirememiş bulunduğunu  kaydetmekle yeninilecektir.

 

Güney Doğu Avrupa (Balkan) İstikrar Paktı, ile Kafkasya İstikrar Paktı projesi aynı dönemlerde geliştirilmeye başlanmıştır. Ancak, başını Almanya’nın çektiği AB bastırması ile diğerine nazaran öncelik kazanmıştır. ABD’nin Balkanlarda güce başvurulmasıyla da o bölge istenen kulvara sokulmuştur. Oluşum önemli aşamalar kaydederek Pakt noktasına getirilmiştir ve şimdilerde de yepyeni bir bölgesel işbirliği konseyi haline dönüştürülme yolundadır. Yani AB ve ABD bakımından başarılı bir operasyon olmuştur. Türkiye ise burada tamamen ve bir zoraki yama durumundadır; Yunanistan’ın gölgesinde işlevsiz kalma durumundadır.

 

Kafkas İstikrar Paktı projesi bölgeyi, (bölge ülkeleri için değil de) batı ile birlikte bir milletlerarası alan haline sokma projesidir. Başka bir açıdan bakılacak olunursa bizatihi Rusya’nın hedef alındığı bir proje niteliğindedir. Esasen bu nedenle de yürümemiştir.

 

TARC Viyanada bir seri görüşmeleri müteakip 2001 Temmuz ayında oluşmuştur. TARC’ın kurulmasındaki ana hedef, Ermeni sorunu üzerinde tartışmalar başlatılarak Türk aydın kesiminde gedik açmak, katalist görevi yapmak, yani konunun ana yapısı değişmeden Türk tarafında değişikliklere neden olmaktır. Bunun sonucunda Ermenilerin önünü açmaktır. Moskova’da 14 Nisan 2004’te yapılan son toplantısında Türk-Ermeni hududunun kayıtsız şartsız açılması temennisine imza atmıştır. Elhak, hedefleri doğrultusunda tohumlar atmış, işlevini başarıyla tamamlamıştır. O kadar ki Başkan Bush’un 24 Nisan Ermeni günü vesilesiyle 2003-2007 yıllarında yayınladığı beş mesajda ve AB Raporlarında hararetle tebrik ve teşvik bulmuştur.

 

İkinci çıplak gerçek bu projelerde AB ve ABD tarafından sivil toplum örgütlerinin kullanılmış olmasıdır. Balkan İstikrar Paktı projesinde, Merkezi Brüksel’de olan Avrupa Siyasi Araştırmalar Merkezi(CEPS) kullanılmıştır. Kafkas İstikrar Paktı Projesinde de yine CEPS ve onunla birlikte İstanbul’daki Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) kullanılmıştır. Türk Ermeni Uzlaştırma Konseyi (TARC) çalışmaları ise doğrudan doğruya ABD Dışişleri Bakanlığının gözetiminde ve diplomatik ve mali desteği ile kotarılmıştır. Bu çalışmalar, TESEV çerçevesindeki üst düzey bazı üyeler ile Ermeni tarafında Dışişleri ve Cumhurbaşkanlığınca belirlenen bir heyet arasında sürdürülmüştür.

 

Sivil toplum örgütü kullanma alışkanlığının, işi söz konusu bölgedeki çeşitli ülkelerde renkli darbeler yapılmasına kadar taşıdığı bilinmektedir.

 

Üçüncü çıplak gerçek de tüm bu ABD ve AB destekli projelerde Türkiye’nin başka amaçlara alet edilmesi, boş yere kullanılıyor olmasıdır. Türk dış politikasında, milli çıkarlar bakımında yaratılan yıkımın iç politika bakımından olan getiri karşısında kıyaslanamayacak kadar büyük olduğu gayet açıktır.

 

Bölgesel “istikrar” genelde elbette ki Türkiye’nin de çıkarınadır. Ancak, Bölgesel istikrar arayışlarının Türkiye’nin hayati milli çıkarları ile çatışmaması, bilakis hayati milli çıkarlarımıza katkı yapacak bir “istikrar” olması gerekir.

 

Tarihi adımın diğer yönüne gelince. Bazı kartel basını mensuplarının, Ermeni duruşları değişmeksizin, Türkiye’nin bunlarla beraber yaşayabileceği, tarihlerini inkâr etmelerinin beklenemeyeceği ve o çerçevede hudutların açılarak diplomatik ilişki kurulabileceği yolundaki beyanları ihanet değilse, emsalsiz bir cehaleti temsil etmektedir. Milletlerarası alanda böyle tavırları nedere görmüşler de Türkiye için talep edebilmektedirler. Yerevan’da kendilerine verilen davetlerde mandalina votka kadehlerini, “Hrant Dink için kaldırdıklarının” ilan edilmesi, orada görüştükleri insanların çoğunluğunun Anadolulu olduğuna dair bilerek ya da bilmiyerek yapılan imalar kanımıza dokunmuştur.

 

Gerçekten, Ermeni çetelerinin o bahsettikleri Anadolu topraklarında yaptıkları büyük vahşetten ve ihanetten söz edilmemesi “tarihin inkârı” sayılmamakta, Ermeni terörünün daha dün aldığı Dışişleri camiası evlatlarının bir şekilde anılmaması herhalde “diplomasi” sayılmaktadır.