Türk dış politikası, bırakınız dünyanın dört bucağına açılımı ya da oyun kuran bir konumu, kendi bölgesinde Amerikan’ın döşediği aşağı doğru eğik bir yüzeyde daha kötü günlere doğru kayıp gitmektedir.

 

30 Temmuz 2012 tarihinde bu sütunlarda yayımlanan “Suriye-Ankara Nereye Koşuyor” konulu yazımızda, Amerikan Dışişleri Sözcüsü Ms.Nuland’ın 26 Temmuz’daki basın toplantısında “Suriyelilerin büyük çoğunluğunun dış askeri müdahaleye karşı olduğunu”[1] söylediğini ve bu beyan ile Amerika’nın Türkiye’den beklenen katkının kapsamını ve aslında Türkiye bakımından olan sonucunu gayet açık şekilde ortaya koyduğunu belirtmiştik. Amerika’nın bir taşla iki kuş vurma peşinde olduğunu ileri sürmüştük. Nitekim ondan birkaç gün sonra ve özellikle Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve oluşumlar hakkında Türkiye’den en üst düzeylerden gelen sert ikazlar üstüne olacak bu defa Amerikan Dışişleri Basın Bürosu Başkanı P. Ventrell de yaptığı açıklama ile söz konusu Amerikan tutumlarının altını çizmiştir. Ventrell açıklamasında[2] Amerika’nın, Suriye karşısında durumun daha fazla askerileştirilmesinin (iyi bir fikir olmadığı yolundaki) görüşlerini koruduklarının, Türklerin milli güvenlik çıkarları olduğunu kabul etmekle beraber durumun bu sıralarda daha fazla askeri hale getirilmesinin de başvurulacak bir yol olmadığını düşündüklerini söylemiştir. Bunun anlamı gayet açıktır. Nitekim Amerika’nın Ankara Büyükelçisi 15 Ağustos’ta yaptığı basın sohbeti sırasında aynı doğrultuda konuşmuş, ilaveten de “halklarımız bir şeyler yapmamızı istiyor ancak kimse bizim askerlerimizi göndermemizi de istemiyor” diyerek ikinci bir Irak macerasına girmeyeceklerinin altını çizmiş,[3] Türkiye’nin dikkatini çekmiştir.

 

Bu arada, Temmuz’un ikinci yarısından sonra yer alan gelişmeler içinde; Barzani’nin Suriyeli Kürtlere askeri eğitim vererek Suriye’ye sevk ettiği, Suriye muhalefetini tek çatı altında toplayarak örgütlediği, Suriye’nin kuzeyinde doğan otorite boşluğunun PKK ve PYD tarafından doldurularak Kürt bayrakları çekildiği, Sayın Başbakan tarafından bu gelişmelere “eyvallah” denilmeyeceğinin ilan edildiği, ancak çarenin ise Bakan Davutoğlu’nun, adeta Suriye’deki Kürt faaliyetleri bakımından yardımları sağlanmak üzere Erbil’e, Barzani’ye gönderilme sürecine girildiği görülmüştür. Barzani’nin Partisinde KDP basın organlarında, Barzani’nin Davutoğlu’nu “kabul ettiği” (received) ve ikilinin “Suriye’nin geleceği” üzerine birlikte değerlendirmelerde bulundukları, mutabakatlar sağladıklarının yer aldığı görülmüştür.[4] Yine, KDP’nin dış ilişkilerden sorumlu başkanı olan zatın Suriye Kürtleri fraksiyonlarını nasıl bütünleştirdiklerine, orası Kürtlerine verdikleri önemi ifade eden beyanları, söz konusu bölgenin adının “Suriye Kürdistanı” ya da “Batı Kürdistan” olabileceğine dair görüşleri ortalığa savrulmuştur.[5] Belki  söz konusu gelişmelerin hepsinden daha da önemlisi, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması,yani Irak’ın Kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmamasının güvencesi olarak, AKP iktidarı da dahil devletimizin kuruluşundan itibaren benimsenen Türkiye’nin temel  siyaseti  Davutoğlu’nun bu Erbil seferi vesilesiyle sorgulanmaya açılmıştır. Davutoğlu’nun, Irak Devletinin merkezi idaresi (Bağdat’ı) bir kenara itilerek, Erbil’de adeta devletten devlete bir boyutta görüşmelere kalkışılmış olması hiç kuşkum yok ki, asırların içinden gelen devlet birikiminin ve deneyiminin bir devamını temsil eden dışişlerinin değerli kadrolarının ötesinde kotarılmıştır ve tehlikeli bir maceradır. Bu iş kuramsal bir kitap yazımına benzemez; milletimizin kaderine dair olmakla boş atıp dolu tutma macerasına müsait bir alan değildir. Belki de buralardan cesaretle Kürt Ulusal Konseyi Başkanı Abdulhakim Başar da 3 Ağustos günü verdiği beyanatında bir yandan Suriye’de homojen bir Kürt bölgesi olmadığı yemi atmakta bir yandan da  yerel parlamento ve özerklik istediklerini belirtmekte, Suriye’deki çözümü (milli ve üniter bir devlet olan) Türkiye ile “konfederal bir yapıda” gördüklerini söylemektedir.[6] Tabiatıyla hazret Türkiye’ye yönelebilecek bir tehdide izin vermeyeceklerini de eklemeyi ihmal etmemektedir. Bunun anlamı ve sonuçlarının cahilane olmadığı, Barzani’nin gidişatına bakıldığında ise daha iyi anlaşılacaktır

 

İşte Türkiye, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton’ı 11 Ağustos günü bu zemin üstünden İstanbul’da ağırlamıştır. Bu münasebetle  Türk-Amerikan tutumlarının temel doğrultusuna bir defa daha şahit olmuştur. Nitekim Bakanın ekibi tarafından ziyaret hakkında kendi basınlarına 10 Ağustos günü Akra’da (Gana) verilen brifing Amerikan tarafının Türkiye’de sergileyeceği tutumun ana hatlarını açıklıkla ortaya koymaktadır.[7] Bu çerçevede Türk Hükümetiyle Amerikan stratejilerinin üç ana unsuru üzerinden görüş değişiminde bulunulacağı açıklanmıştır. Bunları başlıklar halinde özetlersek; iki ülkenin mevcut tutumlarının genel çerçevede bir değerlendirilmesinin yapılacağı, ikinci olarak Suriyeli göçmenlere insani yardım konusunun ele alınacağı ve son olarak da Esad’ın ne zaman alaşağı edilebileceğini söylemek güç olmakla kaydıyla o gün geldiğinde “geçici dönemde ve onu izleyecek dönemdeki durumun “ şimdiden planlanması” üzerinde çalışılacağı söylenmiştir. Bu üçüncü kapsama ait olarak da, devletin örgütlenmesi, kurumların muhafaza edilmesi, ekonomik sorunların üstesinden gelinmesi ve başta kimyasal silahların zaptı rapta alınması olmak üzere güvenlik meseleleri sayılmaktadır. (Bu noktada unutmayalım ki, Türkiye’nin bir şekilde Suriye’de askeri varlığının müdahalesinin istenmediği noktasından hareket edilmektedir.) Basına ayrıca, Türk Hükümetiyle bu değerlendirmeler ve işbirliği gerçekleştikten sonra Avrupa’daki ve diğer yerlerdeki kilit ortaklarla danışıldıktan sonra önümüzdeki haftalarda yeni bir “Suriye’nin Dostları” toplantısı düşünüldüğü de söylemiştir. Anlaşılacağı gibi, Suriye’nin hudut komşusu ile diğer “kilit ortaklar” aynı kefededir ve Türkiye “bir uygun alan” muamelesi görmektedir.

 

Nitekim H. R. Clinton ile A. Davutoğlu tarafından 11 Ağustos günü yapılan ortak basın toplantısında yapılan beyanlardan Amerikalı Bakanın, kendisinden önce Amerikan Dışişleri tarafından yapılan açıklamalara ve Akra’da ilan edilen çerçeveye  sadık kaldığı, Sayın Davutoğlu da tabir caizse “eteğindeki taşları dökerek” bunları Türk kamuoyu bakımından kullanma konumunda kaldığı görülmektedir.[8] Gerçekten basın toplantısında Davutoğlu’nun sonuçta; Halep’teki duruma dayanarak “uçuşa yasak bölgeler” kurulması, göç dalgası vakıasını kullanarak “korumalı ya da tampon bölgeler kurulması” ve doğabilecek “iktidar boşluğuna” ve “kimyevi silahlara” işaretle aslında Kürtlerin bir bölgede egemen olmak suretiyle PKK’nın oralara girmesine karşı önlemler konularını kaşıdığı görülmektedir. Bunlar her halde, asrın başlarında Irak’ta yaşananlardan galat Davutoğlu’nun heveslerini temsil etmektedir.

 

Bakan Clinton ise esas itibariyle şimdiye kadar olan gelişmelerden dersler çıkaracak şekilde, Suriye’de akan kanın durdurulmasını ve Esad rejiminin sonlandırılmasını stratejik hedef olarak ilan etmiştir. Esad sonrası Suriye’de istikrarın tesisinden  ve bu temel doğrultular ışığında işbirliğinden bahsetmiştir. Bunları söylerken elbette ki PKK karşısında (her zaman olduğu gibi !) birlikteliğimize vurgu yapmıştır. Ancak Sayın Davutoğlu’nun yoklamalarına ise hiçbir selam emaresi göstermemiştir.

 

Amerika, ortada Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın Irak’ta Kürtler lehine korumalı, “uçuşa yasak  bölgeler” kurmuş, bu düzeni on yıl işletmiş, buraya PKK yerleşmiş, sonra da yine Güvenlik Konseyi kararlarını kendine göre yorumlayarak 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlamıştır. İşgal ile beraber Irak’taki diğer örgütleri tarumar etmiş, ancak PKK’ya dokunmamıştır. 7 Mayıs’ta Savunma Bakan yardımcısı Wolfowitz Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı Vaşington’a davetle verdiği TV beyanatında sonuçta, Türkiye, Amerika’nın İran ve Suriye siyasetlerini benimsemeye davet edilmiş,1 Mart tezkeresinden duydukları infial dile getirilmiş, ve laf daha ileri götürülerek “Türkiye’nin öne çıkıp yanlış yaptığını ve Amerika’ya en iyi nasıl yardımcı olacağına karar vermesi  gerektiği” noktasına taşınmıştır.[9]  22 Mayıs Güvenlik Konseyi kararlarıyla,[10]Amerika’nın Irak’taki “İşgalci statüsü/occupying powers” tescil edilmiş, 4 Temmuz 2003 günü 173. Amerikan Hava İndirme Tugayı askerleri tarafından ve peşmerge destekli olarak Süleymaniye’deki askerlerimizin başına çuval geçirilmiş, Türk sivil-asker makamlarının başvuruları 60 saat cevapsız bırakılmıştır. 2004 ve 2005 yıllarında yine peşmerge takviyeli olarak Telafer’de ve Musul’da Türk katliamı yapmış, Barzani’nin önünü Doğu’ya,Suriye istikametinde açmıştır.Oysa Türkiye çıkarılan 20 Mart (2003) kararıyla hava sahasını Amerika’nın  kullanımına açmış, yurt dışına asker gönderilmesi yetkisi çıkarılarak destek vermeye talip olmuştur. Fakat Kürtler  saklanılarak Türk Askeri Irak’a sokulmamıştır. Powell  25 Mart günü, Kürtlere göz kulak olacaklarını, insani sorunları da kendilerinin çözeceklerini söylemiştir. Ancak Kürt aşiretlerinin Musul ve Kerkük’e yürümeleri seyredilmiştir. Powell Nisan başlarında  Amerika’nın Irak’taki varlığının beslenmesi için Türkiye’nin koridor olarak kullanılmasını istemiş, Kuzey Irak’taki istikrarı koruyacaklarını söylemiştir. Bu koridor aynı zamanda Kürt varlığının da nefes borusudur. Amerika Türkiye’ye karşı olan tüm hasmane tutumlarına 1 mart Tezkeresi olayının arkasına saklanarak devam etmiş,”öfkesi” ise dinmemiştir .Oysa zamanında Dışişlerinde üç numara olan Büyükelçi Grossman’ın da mülakatında söylediği gibi [11] Amerika pek âla bilmektedir ki Türkiye’ye savaş sonrası hakkında bilgi verilmemiş, PKK’ya karşı ne yapacağı ortaya konulmamıştır.

 

Kaldı ki, Amerika 1972 yılından bu yana  bölgede Türk “müttefikinin” ötesinde ve merkezinde İsrail olan Kürt siyasetleri gütmektedir. Söz konusu tutumlar için elbette ki, mazeretler de hazırdır. Önce Sovyetlerin Irak, Suriye ve Mısır üstünden bölgede yürüttükleri siyasetler, arkadan İran faktörü, arkadan İran ve Suriye birlikteliği, Türkiye’den bu komşulara karşı olumlu yönelimler ve İsrail’in doymak bilmeyen güvenlik kaygıları.

 

Amerika’nın Kürtlere yönelik politikaları Nixon’un 30 Mayıs 1972’de Tahran ziyaretiyle stratejik start almıştır. H.Kissinger[12] Şah İran’ını dünya tarihinin menteşesi ve Asya ile Avrupa arasındaki kara köprüsü olarak tarif etmektedir. Asya’dan Arabistan’a, Vietnam’dan Hint Okyanusuna ve yine Küba ile Sovyetlerin cirit atmaya başladığı Afrika’ya kadar Şah İran’ının Amerikan çıkarlarına olan desteğini anlatmaktadır. O kadar ki, 1973 Arap-İsrail Harbi sırasında Amerika’nın kendi müttefiklerinin Sovyetlere hava sahasını açmasına karşın Şah’ın bunu yapmadığını söylemektedir. Müttefikten kastı elbette ki Türkiye’dir. Kissinger bu noktaya verdiği önemden olacak ki, bunu diğer kitabında da tekrarlamaktadır.[13] Amerikan Kongresinde Türkiye’ye karşı Ekim 1974’te alınan ambargo kararını Yahudilerin gizli desteğine mazhar kılan olay da muhtemelen bu olaydır. Gerçekten, Yunan lobisinin buna gücünün yetmeyeceği bilinen bir husustur. Kissinger da aynı nedenle olacak ambargonun kaldırılması için Yahudi lobisinin desteğini istemiş ve 40 ay bunu alamamıştır. Ta ki Şah düşene ve Amerika’nın bölgede kurduğu söz konusu düzen çökene, yani Amerika Türkiye’ye muhtaç olana kadar.

 

Kissinger’ın naklettiğine göre Nixon mezkur Tahran ziyareti sırasında ve o günkü Türkiye’nin hali de dikkate alınmak suretiyle Şah’ı Irak’taki Kürt unsuru üzerine oynanması, otonom bölge yaratılması hususunda teşvik etmiştir. Amaç Irak’ın önünü kesmektir. Nitekim Kissinger’ın her iki kitabında da belirttiği gibi, 1973 Ekim savaşında Kürtler İsrail’in üstündeki baskıyı hafifletmek için Irak’a karşı askeri harekat yapmaya kalkışmışlar ve fakat, İsrail’in de mutabakatı uyarınca böyle bir harekât mutlak yenilgi ile sonuçlanacağından Kürtlere izin verilmemiştir. Bununla beraber Kürt faktörü, Irak’ın Suriye’ye bir tümenden daha fazlasını yollayamamasını, Irak’ın Ürdün’e saldırmasına da mani olunmasını sağlamıştır. Şah’ın 1975 yılında Irakla yaptığı Cezayir anlaşması da esas itibariyle  Irak’taki Kürt unsurunun hedef olmaktan kurtarılmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır.[14]

 

Söz konusu stratejik ortam içerisinde Temmuz 1972 yılında Vaşington’da en üst düzeylerde yapılan çalışmalar ve alınan onaylar sonucunda Amerika’nın bölgede “nur topu gibi bir evladı-Kürt stratejik kararı ” ortaya çıkmıştır. CIA tarafından hazırlanarak Başkan Nixon’un onayına sunulan çalışmada[15] dikkati çeken en önemli husus, girişilmekte olan teşebbüsün Soğuk harbin yoğun olarak yaşandığı bir dönemde, Şah İran’ı ve İsrail ile işbirliği halinde Müttefik Türkiye’nin çok önem verdiği hassasiyetlerin bilinerek  ötesine geçilmekte olmasıdır. Başkanın stratejiyi onayına dair olan belgenin[16] dikkat çeken özelliği ise konunun Kissinger dışında sadece Dışişleri Müsteşarı,Savunma Bakan yardımcısı,Genelkurmay Başkanı ile CIA Başkanının şahsına (exclusively eyes only) emanet edilecek kadar gizli tutulmasına itina gösteriliyor olmasıdır.

 

İşte bugünlere; oradan başlamak suretiyle İran-Irak Harbi, Dual Containment, iki körfez harbi, o gün yapılan açılımların dozu giderek arttırılmak suretiyle ve hep de Türkiye için tehdit ve tehlike çanlarının çalması ile gelinmiştir. Sanıyorum bunları ayrıntısına gerek bulunmamaktadır. Mesele sonuçta, bir 1 Mart olayına atfedilen bir Amerikan öfkesinin ve bunun giderilmesi çabalarının çok daha derinlerinden gelmektedir; ki bir defa bunu görelim artık. Buralardan çıkarılacak nihai ders ise; Türkiye’nin eylem olarak İran’ı, Suriye’yi bir kenara bırakarak ve öncelikli olarak bizatihi kendisinin demokrasisini, temel insan haklarını ve var oluşunu tehdit eden Kuzey Irak’taki durumu tasfiye edecek yola girmesidir.

 

Dipnotlar

 

[1] http://www.state.gov/r/pa/prs/dpb/2012/07/195580.htm

[2] http://www.state.gov/r/pa/prs/dpb/2012/08/195958.htm

[3] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21231845.asp 

[4] http://www.peyamner.com/English/PNAnews.aspx?ID=284205,

    http://www.turkishweekly.net/news/139586/joint-declaration-of-davutoglu-and-barzani-situation-in-syria-is-grave.html

[5] Ibid

[6] http://www.hurriyet.com.tr/planet/21136098.asp

[7] http://www.state.gov/r/pa/prs/ps/2012/08/196268.htm

 [8] http://www.state.gov/secretary/rm/2012/08/196358.htm

[9] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/Qnx8QBmCLg5P_x2B_yb5A6Auwg_x3D__x3D_

[10] UNSC Resolution 1483(2003) dated May22 2003

[11] Büyükelçi Marc Grossman’ın 8 ve 9 Ağustos 2005 tarihlerinde Milliyet Gazetesine verdiği mülakatlar

[12] Henry Kissinger,The White House Years,1979, p.1258-1265

[13] Henry Kissinger, Years of Upheaval, 1982,p.524

[14] Ibid 12,p.265

[15] WHITE HOUSE July 28 1972 MEMORANDUM FOR: HENRY KISSINGER

[16] MORI DOCID: 1112736