Türkiye’nin Ekim ayı başında Suriye sınırında yapmaya başladığı Seferberlik Tatbikatı, Suriye ile olan tansiyonu artırma eğilimini gündeme getirmektedir. Ayrıca, Esad ve ailesinin Türk bankalarındaki yarım milyar dolar olan hesaplarının dondurulması gündemde olup, daha öte yaptırımların uygulanması için bir yol haritası hazırlandığı ifade edilmektedir. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın tatbikat süresi içinde Hatay’daki Suriyeli mülteci kampını ziyareti Suriye’nin kamplar hakkında uygulamaya çalıştığı kara propagandaya karşı bir cevap olacaktır. Bilindiği gibi, Suriye’de hükümet taraftarı medya kamptaki Suriyelilere kötü muamele edildiği ve kadınlara tecavüz edildiği şeklinde gerçek dışı haberlerle Türkiye aleyhine bir kamuoyu yaratma teşebbüsü içine girmişlerdir.

 

Diğer önemli husus, Esad’ın davranış tarzı hakkında artık Başbakan Erdoğan’ın açık ve net bir şekilde eleştirisel yaklaşımıdır. Bundan on yıl önce olsa Türkiye’nin Suriye’ye yaklaşımı ağırbaşlı bir tavır takınarak, sessiz bir şekilde olayları izlemek ve bu Suriye’nin iç meselesidir, kendi içinde çözülmelidir politikasıyla tanımlanabilirdi. Şimdi ise gördüğümüz, Türkiye’nin net bir şekilde tavır belirlemesi ve bunu dikte etmesi şeklinde gelişmektedir. Bu konuda Dünya lideri olarak ABD bile, bu kadar net değil. Özellikle, Başkan Obama’nın belki de iç politika mülahazaları nedeniyle, bu şekilde çıkışlardan kaçındığını görmekteyiz. Konuyu BM kanalı ile ele alarak, onun baskısı ile çözme eğilimini tercih etmektedir. Aksi takdirde ABD’nin inisiyatifi ele alarak, bizzat Suriye’ye tepki geliştirmesi gerekecektir ki, şu andaki konjonktürde ABD kamuoyu tarafından bu gibi çıkışların onaylanmayacağı gün gibi ortadadır. ABD gittikçe genişleme temayülü içinde bulunan hoşnutsuz halkın mitinglerini öncellikle halletmek zorundadır.

 

BM içinde ise, yapılan yaptırım oylamasında Rusya ve Çin’in Güvenlik Konseyi’nde veto oyu verdiği bilinmektedir. Bu demektir ki ABD her iki daimi üyeyi ikna etme gücünden yoksun bir şekildedir. BM’in Libya tecrübesinden sonra özellikle Rusya desteğini alması yakın gelecekte mümkün görülememektedir.Bu durumda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır.

 

Suriye’de yönetimin aynen Libya’da olduğu gibi halkına karşı vahşet uygulayarak, “koruma yükümlülüğü” prensibini yok sayarak, kendi iradesini kabul ettirme çabasının engellenebilmesi için, ABD tek başına bir girişimde bulunmaktan uzaktır. BM’de ise, Libya örneğindeki gibi, koruma yükümlülüğü prensibinin uygulamaya konulması ihtimal dışıdır. AB’nin mevcut ekonomik sıkıntılardan dolayı etrafını görecek hali yoktur. Zaten Libya NATO harekatında Avrupa’nın katkısı oldukça düşük bütçe ile gerçekleşmiş ve yükün çoğunu ABD şikayet ederek de olsa çekmiştir. Bu durumda Suriye’ye Libya örneğinde olduğu gibi BM önderliğinde uluslar arası bir koalisyon ile müdahale edebilecek herhangi bir irade bu günkü şartlarda mevcut değildir. Peki bu durumda Türkiye ne yapacaktır? Suriye’de Esad’ın uzlaşmaz tutumu devam ederse, Türkiye’nin kayıpları veya endişeleri nelerdir? Gerçekten bizim bekamızı veya Türkiye sınırını tehlikeye sokmakta mıdır? Ne için bu yalnızlık ortamında tek başına yüksek sesle Suriye ile didişmeye çalışıyoruz, bu anlaşılması güç bir konu olarak görülmektedir.

 

ABD Libya konusunda İngiltere’yi yanına alarak, kendi söyleyemediklerini söylettiği gibi, şimdi de Türkiye’yi yanına alarak mı hareket etmeyi münasip görmüştür. Son olarak Suriye, Homs kentinde ki protestoculara Türkiye üzerinden otomatik ve tanksavar silahı tedarik edildiğini iddia etmiştir. Bunun yanı sıra tatbikatın yapılması, Başbakan’ın sert söylemleri ve yaptırımlar için Türkiye’nin ön alması gibi hususlar Esad üzerinde ne derece etkin olabilecektir? Türkiye sesinin yankılanması açısından ABD, AB’den daha çok ses çıkartmaktadır. Tabii bunun bir getirisi olması gerekmektedir. Bu da ABD’nin mühimmat taşıyan insansız hava araçları olan Preditörleri Türkiye’ye verme şeklinde olabilir mi? Veya NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in açıkladığı NATO ülkelerinin Türkiye ile PKK konusunda istihbarat paylaşımına girmesi şeklinde tezahür edecektir diye düşünülebilir.

 

İlginç olan; Türkiye’nin bütün bu tepkilerine karşı Esad’tan direkt Türkiye’yi tehdit eden bir beyanat gelmemektedir. Suriye rejimi, Türkiye ve NATO üzerinden herhangi bir tehdit oluşursa bunun bedelini İsrail’in ödeyeceğini ifade etmektedir. Suriye’nin bu davranışının aynısı, İran, Hizbullah tarafından da 1,2 milyon nüfuslu Tel Aviv’in haritadan silineceği şeklinde gösterilmektedir. İsrail’in anında karşı müdahale tehdidi yankılanmasına rağmen bu konunun çok ciddiye alınmadığı düşünülmektedir.  Suriye’nin bu çıkışının altında dolaylı tutum stratejisiyle ABD’ne vermeye çalıştığı bir mesaj yattığı değerlendirilebilir. Suriye ve destekçileri İsrail’i vurmakla ABD’nin Ortadoğu’da ki en önemli kalesini kan gölüne çevirecek, misillemede ise, İsrail Suriye, Lübnan ve İran’ı bombalayacak, belki de taktik nükleer silah kullanacak ve bütün Ortadoğu kana bulanacak ve içinden çıkılamaz bir kriz yaratılacaktır. Çünkü, ilk aşamada İran ve Hizbullah ile sonra diğer Arap ülkeleri istemeseler de işe katışmak zorunda kalacaklardır. Rusya direkt olarak, AB ve Çin dolaylı olarak müdahil olacaktır.  Türkiye şimdi den işin içinde. Sonuç olarak, ortaya çıkan durum tahayyüllerin ötesinde bir tırmanma yaratabilecek ve Ortadoğu uzun süreçli bir kaynar kazana dönüşecektir.

 

Buna karşın Suriye Türkiye’ye bir saldırıda mukabele etse çatışma muhtemelen mevzi kalacak, Türkiye hava ve deniz destekli kara taarruzu ile kısmen ülkeyi işgal ederek (ABD teknolojik ve istihbarat desteği ile) Esad’ın zararlı çıkacağı bir sonuç yaratılacaktır. Bu bakımdan Esad’ın tehdit stratejisi bu günkü gelinen konjonktürde son derece akılcı bir muhakemeyi içerdiği söylenebilir.

 

Suriye, İran ve Hizbullah tehditlerinin İsrail’in Ortadoğu’da aşikar olan yalnızlığının istismara ne kadar yatkın bir ortam yarattığını göstermesi açısından İsrail’in ders çıkarması gereken bir örnek oluşturduğu düşünülmektedir.  Bunun farkında olan ABD Savunma Bakanı Leon Panetta İsrail ziyareti sırasında verdiği beyanatta son derece açık olarak, İsrail’in gittikçe yalnızlaştığını, bunu önlemek için Türkiye ve Mısır ile gecikmeksizin ilişkilerini düzeltmesinin ve Filistin ile müzakerelere başlamasının çıkarları için hayati olduğunu vurgulamıştır.

 

Nerede bir kriz oluşursa oluşsun “bütün yollar Roma’ya çıkar” değişi gibi bütün tehditlerin İsrail’e yönlendirildiği bir Ortadoğu’da devlet olmaya çalışan İsrail’in bekası için çok daha ince hesaplarla strateji belirlemesi gerektiği görülmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin İsrail açısından önemi gittikçe artmaktadır.

 

Bunun yanı sıra Türkiye’nin de kimsenin güçlü olarak ses çıkarmadığı bir oyun alanında kendi iç sorunlarıyla uğraşan takıma yön vermek için gürlemesinin ne gibi fayda getireceğini tartarak hareket etmesinde fayda mülahaza edilmektedir. Aynı etki daha sesiz ve derinden hareketle de sağlanabilir. Çünkü Suriye ile aramızda ortak sınır, geçmiş, kültür ve birlikteliğimiz vardır.