Libya’da Batının NATO eliyle oynamakta olduğu oyuna benzer bir uygulamanın Suriye Devlet Başkanı Başer Esad’a karşı oynanması için girişimlerin yoğunlaştırıldığını görüyoruz. AB’nin dış ilişkiler ve güvenlik işlerinden sorumlu yetkilisi olan Bayan Catrine Eshton Suriye’ye uygulanmaya başlayan ambargoların tedricen arttırılmasına yönelik çalışma içinde olduklarına dair açıklamalarda bulunmuştur.

 

Bildiğiniz gibi, Libya’da Fransa ve İngiltere’nin inisiyatifi ile başlayan uluslar arası müdahale fikrine daha sonra ABD müdahil olmuş ve BM’den ambargo uygulanması konusunda iki kademede artan kararlar çıkartmışlardır. Daha sonra NATO’nun müdahil edilmesi ile konu daha da yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu suretle tek bir ülkenin sorumluluk almasını önlenme yoluna gidilmiştir. Buna ilave olarak, Libya lideri Kaddafi Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nde suçlu bulunarak, o ve ailesinin yargılanmasının yolu açılmıştır. Bu demektir ki; Kaddafi “tamam ben bir kenara çekilmek istiyorum, bana güvenli bir ülke bulun anlaşalım dese” dahi böyle bir imkandan faydalanmasına imkan bırakılmamıştır. Diğer bir değişle Kaddafi’ye kaçacak delik bırakılmamıştır. Bu davranışın doğal sonucu olarak, Kaddafi’nin ölene kadar direnmesinden başka bir seçenek kalmamıştır.

 

Halen Libya’da halk birbirini yerken NATO bir tarafı tutarak, dengenin isyancılar yönünde değişmesini sağlamaya çaba sarf etmektedir. Ancak, süreç oldukça yavaş işlemekte ve sonuçta, Libya halkı birbirine karşı savaşarak, zayiat vermektedir. Kendi ekonomilerini idame ettirmeye gerekli petrolün akışından başka bir temel düşüncesi olmayan batı için Libya halkından kaç kişinin öldüğünün ancak, istatiksel bir veri olarak dikkate alındığı ve ileride demokrasi adı altında yapılacak batı müdahaleleri için bir database teşkil edebileceğinden başka ne söylenebilir. Çünkü, önümüzdeki Suudi Arabistan ve Bahreyn örneklerine baktığımızda özellikle, ABD’nin burada halk taraftarı değil, emirlerin baskıcı rejimlerinden yana tavır koyduğu dikkate alınırsa ülkelr için milli menfaatlerinin ne kadar ön planda tutulduğu görülebilir. ABD desteği ile şu an oralarda sular durulmuş ve halkın sesi çıkmamaktadır.

 

Diğer taraftan “Arap Baharının” başladığı Tunus ve Mısır’a bir göz attığımız zaman, orada da bir durgunluk safhasına girildiği ve halkın özellikle, gençlerin huzursuzluk içinde bekledikleri gözlenmektedir. Bu ülkelerde yalnız diktatörler ve aile efratları alaşağı edilmiştir. Hükümet eden diğer yöneticiler genellikle başta kalmaya devam etmekte izlenimi vermektedir. Çünkü, baştaki yöneticilerin durumu ve yapılan icraatlar hakkında halk yine yeteri kadar bilgilendirilmemekte, polis eski gücüne kavuşup yine bildiğini okur bir tavır sergilemekte izlenimi vermektedir. Yabancı basında yer alan ve halkın şikayetlerini içeren yayınların özeti bu şekildedir.

 

Anlaşıldığı kadarı ile Tunus ve Mısır’daki demokratikleşme süreçleri arzu edildiği gibi sancısız olmayacaktır. Bu gün Tunus’ta en çok korkulan husus dinci kesimlerin zamanla kuvvetlenerek, yönetimi ele geçirecekleri şeklindedir. Mısır’da ise askerlerin idaresini eleştiren halk gözaltına alınmaya başlamıştır. Gençlerde tekrar eskiye dönme kaygısı belirginleşmeye başlamıştır. Bu durumda gerek Mısır, gerek Tunus’ta uzun bir süreç içinde, bilinmezliklerin devam edeceği ifade edilebilir.

 

Suriye’nin Durumu

 

Geçen ay içinde ABD’de yapılan İslam Dünyası ve ABD ilişkileri konferansında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye ve benzeri ülkelerde yöneticilerle birlikte işbirliği içinde, yumuşak geçişle halk istekleri doğrultusunda reformlar yapılması konusunda yardım edileceği düşüncesini dile getirmiştir. Bu demektir ki ABD Suriye için sert güç ve dil kullanmaktan ziyade işbirliğini öngörmektedir. Fakat gelinen noktada bu konunun pek gerçekleşmediği görülmektedir. Bu konuda her ne kadar Suriye lideri B. Esad’ın da hatası olsa dahi, onun bulunduğu ortam ve ülke realitelerinin gerekçesi ve demokratik reform ve kurumlar konusundaki tecrübe noksanlığı halkın istediği reformların yapılmasında gecikmelere neden olduğu düşünülmektedir. Kanaatimizce, Tunus, Mısır ve Libya örneklerine şahit olduktan sonra Başer Esad’ın statükoyu muhafaza etmesi konusunda ısrarcı olmasının hiçbir anlamı olmadığı tarafından idrak edilmiştir. ABD’nin sözünü etmiş olduğu işbirliği için Suriye’ye açık bir yardım vaadinde bulunduğu veya desteklediği hususu müphemdir. Üstüne üslük, güneydeki halk ayaklanmalarının muhtelif dış mihraklar tarafından tahrik edildiği şüpheleri mevcuttur. Suriye’ye konulan ambargolar sıkılaştırılarak, Kaddafi’ye yapıldığı gibi B. Esad’a bir çıkış kapısı bırakılmaz ise, Suriye’nin geleceği de Libya’da ki gibi bir iç savaş olacaktır. Burada halk Libya’daki gibi homojen bir yapıda olmayıp, hem dini mezhep ayrılıkları, hem de etnik ayrılıklar nedeniyle daha çatışmacı ve karmaşık bir yapıda önümüze çıkabilecektir.

 

İlginç olan gözlem ise, Kuzey Afrika’da ki Tunus ve Libya konularında Fransa bireysel olarak direkt müdahil olmaya çalışırken, Suriye ile ilgili konularda ABD’nin yanı sıra AB dış ilişkilerden sorumlu yetkilisi tarafından müdahil olmaya ve irade beyan etmeye çalışmaktadır. AB’nin bu tavrı ABD’ne bir destek veya bu konuda bende varımı beraberinde getirmektedir.

 

Ne Yapılmalı?

 

Suriye ile ilgili olarak biraz serinkanlı düşünülerek ABD ve AB’nin daha itidalli davranması gerekmektedir. Esad ile masaya oturma zamanı gelmiş, geçmektedir. Esad’a biraz zaman tanınmalı ve kendisine örnek olacak bir ülkenin- ki bu ülke Türkiye- rehberliğinde reformların yapılması için yeşil ışık yakılmalıdır. Şu anda Başer Esad’ın gecikmesinin temel nedeni alt kadrolardaki yetkililerin dahi neyi nasıl yapmaları gerektiğini bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda halkı ikna etmeye yardımcı olunması en doğru yol olarak görülmektedir. BM’in alacağı ambargo ve ötesindeki kararlarla Başer Esad’ın devrilmesine yönelik her türlü batı girişiminin halka yönelik kanlı müdahalelerle sonuçlanacağı ve sürecin içinden çıkılamaz bir şekilde uzamasına neden olacağı değerlendirilmelidir. Ayrıca ülkede başlayacak mülteci akınının Türkiye üzerinde kaldıramayacağı bir yük yaratması inkar edilemez bir gerçektir. Bu konuda BM iradesiyle Türkiye’nin de dahil olacağı bir “Batı Çalışma Grubu’nun” tesis edilmesi ve halkın istediği reformların barış ortamı içinde itidalle yapılmasının yolları aranmalıdır. Aksi takdirde Suriye Devlet Başkanı Başer Esad Batının zorlamasıyla Kaddafileştirilecektir.