Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başta olmak üzere uluslararası aktörlerin son süreçte Suriye’de izlediği politikaların revize edilmesi sonrası Türkiye’nin 900 kilometrelik bir sınırı paylaştığı Suriye’de önümüzdeki dönemde yaşanacaklar değişimlerin ne olacağını da tartışmaya açmıştır. ABD Başkanı Barack Obama’nın konuşması incelendiğinde Suriye’de “kontrollü bir geçiş sürecine” işaret ettiği görülmektedir. Esad’sız bir geçiş sürecinin altını çizen Obama’nın geçtiğimiz günlerde de benzer açıklamaları birçok defa olmuştur.  Ne var ki, Suriye politikasındaki revizyonun ipuçları birkaç ay önce ABD Dışişleri Bakanı John Kerry tarafından “ABD’nin Esad ile eninde sonunda müzakere edeceğini” belirttiği açıklamasında görülmüştü. Suriye konusunda bir Amerikan – Rus düellosunun yaşandığı 28 Eylül 2015 günü BM Genel Kurulu’na hitabında ABD Başkanı kontrollü geçiş sürecine referansla, “Bunun için herkesle, buna Rusya ve İran da dahil, birlikte çalışmaya hazırız”[1] ifadesi son zamanlarda fark edilen Suriye’deki tutumunun yumuşadığının uluslararası topluma ilanı olmuştur. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon da “Özellikle beş ülke Suriye konusunda anahtar konumda. Bunlar Rusya, ABD, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye. Taraflardan biri uzlaşmaya yanaşmadığı müddetçe sahada değişiklik beklemek faydasız”[2] diyerek konunun muhataplarını net olarak göstererek tarafları diyaloğa çağırmıştır.

 

Asıl sorun ise geçiş sürecinin nasıl gerçekleşeceğidir. Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Geçiş süreci Esad’sız Suriye’ye geçiş sürecidir.” diyerek Obama’ya benzer bir açıklamada bulunmuştur. Birçok uluslararası gücün bölgede farklı kesimlere yakın olduğu ve bu grupları Esad karşıtlığı bir araya getirdiği göz önüne alındığında geçiş sürecindeki yapının nasıl oluşacağı sorunların başında gelmektedir. Bu noktaya ek olarak, muhalif gruplar arasındaki birlikteliğin Suriye’deki krizin ilk yıllarına göre daha gevşek olduğu da hatırlanmalıdır. Bir diğer sıkıntı ise “ılımlı İslamcı” grupların radikal gruplara dönüşme ve bu gruplara mensup kişilerin IŞİD gibi terör örgütlerine katılma riskinin devam etmesidir. Suriye’deki sürecin bu noktaya gelmesi ve sorunun çözümündeki olası denklemlerin içerisinde yeniden Esad’ın yer almasına giden yolda bazı önemli noktaları belirtmekte fayda vardır.

 

ABD ve Rusya Arasındaki Gerilim Noktaları: Ukrayna ve Suriye

 

Özellikle, Ukrayna’daki krizden sonra ABD’nin son dönemde Rusya ile ilişkilerini tanımlarken eskiye göre daha gergin bir atmosferin olduğu görülmektedir. Rusya tarafından Doğu Avrupa’da bir tampon olarak görülen Ukrayna’ya benzer bir şekilde Orta Doğu’da İran tarafından Suriye, kendisine karşı Batı etkisinin nüfuz edilmesini önleyecek bir duvar olarak konumlandırılmış, Rusya tarafından ise bölgede etkinliğinin silinmemesi için bir üs olarak görülmüştür. Ne var ki, Batı ile olan restleşme Suriye üzerinde Ukrayna kadar sert olamamıştır. Ukrayna hem jeopolitik hem tarihi hem de stratejik olarak Suriye’ye göre daha yakın bir müttefik olarak Rusya’nın yanında tutulmak istenmektedir. Bu nedenle kartlar son derece açık oynanmış, Rusya istediğini almak ve Batı’nın alanını daraltmak için bölgeye aktif olarak bizzat kendisi Kırım üzerinden girmiştir. Suriye’deki durum ise Batı’nın kendine yakın olarak gördüğü gruplara yardımlarına karşı Rusya’nın destek verdiği gruplara yardım şeklinde gerçekleştirilmiş, iki taraf dolaylı olarak karşı karşıya gelmiştir.

 

Baharın Sonu: Suriye

 

İlk olarak kuşkusuz ki, Arap Baharı’nın Suriye’de tıkanması krizin bu denli uzun sürmesinin ana sebeplerinden bir tanesi olmuştur. Tunus, Libya, Mısır’ın ardından ilk aşamada Suriye’de de “başarıya” ulaşacağı öngörülen Arap Baharı İran ve Rusya tarafından Suriye’de direk tehdit olarak algılanmış ve müdahil olmuşlardır. Bunun neticesinde başlayan ayaklanmalar, tarafların birbirine net üstünlük sağlayamadığı bir iç savaş halini almış, geçen dört yıllık süre zarfında da problem uluslararası siyasi ve insani boyut arz eden bir krize dönüşmüştür. Bu noktada bütün hesaplarını Esad’ın gidişi üzerine yapan ülkeler Türkiye başta olmak üzere istediğini alamamıştır. Batı’nın muhalif gruplara silah ve finansal yardımları karşısında İran ve Rusya’nın Esad rejimine benzer noktalarda desteği ülkedeki istikrarsızlığı artırmıştır. ABD’nin kimyasal silahları “kırmızı çizgi” olarak belirlemesi üzerine servis edilen Esad’ın sarin gazı kullandığı haberlerinin sonrasında müdahale etmemesi ve Putin’in devreye girmesi dış müdahale seçeneğini de bir süreliğine rafa kaldırmıştır.

 

“Iran Deal” ve Suriye’ye Etkisi

 

ABD ve İran’ın aralarındaki en büyük problem olan nükleer müzakereler noktasında anlaşma için somut adımlar atılması buzları biraz olsun eritirken diğer taraftan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terörüne İran ve ABD’nin karşı duruşu mücadele önceliği konusunda “Esad faktörünü” daha geri plana itmiştir. İran’ın IŞİD ile mücadelede bölgede son derece etkin bir konumda bulunduğu, kendini bağlı güçleri direk ön plana sürdüğü ve başarılı sonuçlar aldığı göz önüne alındığında dengelerin belirlenmesi noktasında büyük önem arz ettiği bilinmektedir. ABD’nin “Iran Deal”ının da bu noktada genel manada iki taraf arasındaki buzları eritmeye başlamasının yanı sıra Suriye konusunda da İran ve ABD’nin müşterek noktalar benimsemesi hassas noktalar olmuştur.

 

Uluslararası İnsani Travma: “Mülteciler”

 

İstikrarsızlaşan bölgede Suriye sorununun uluslararası bir hale gelmesindeki en büyük etkenlerden birisi Esad rejimine karşı birçok ülkenin bölgedeki gruplara desteği ya da IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyon güçleri olmakla birlikte mülteci sorunu ve uluslararası alanda yaşattığı insani travmadır. Türkiye’den Yunanistan’a geçerken batan bir botta bulunan Suriyeli minik Aylan’ın bedeninin Bodrum kıyılarına vurması bütün dünyaya mülteciler sorununu dramatik bir şekilde göstermiştir. Kendi ülkelerinden terör örgütlerine katılmak için Avrupa’ya gidenler binlerce insan için gerekli tedbirleri almayan Avrupa, bir bakıma kendi içerisinden radikal unsurları temizlemek istemiştir. Bunun yanı sıra, AB içerisinde birçok devlet mültecilere karşı sınır önlemlerini sertleştirirken, bir taraftan ülke kamuoyu kendi devlet politikalarından duyduğu rahatsızlığı çeşitli biçimlerde ifade etmiştir. Bazı ülkeler kamuoyu baskısı ve uluslararası alanda insani değerlere saygı gösterdiğini ortaya koyma telaşı ile kısıtlı olarak mülteci alımına başlasa da artık mültecilerin Batı içinde uzun vadede bir problem olacağı görülmüştür. Bunu engellemenin kökten çözümü ise bölgede çatışmaların dindirilmesi olacaktır. 2 milyondan fazla mülteciye kapılarını açarak 8,5 milyar dolardan fazla bu işe para harcayan Türkiye açısından ise bir yandan Rusya’yla ile enerji alanı başta olmak üzere bağları öte yandan ABD ile müttefiklik bağları sebebiyle iki taraf da önemli bir ülke konumundadır. Ne var ki, Türkiye’nin Suriye tarafındaki öncelikleri özellikle Suriye’nin kuzeyindeki tutumları hesaba katıldığında zıtlıklar barındırmaktadır.

 

Rusya ve ABD’nin “PYD İlgisi”

 

Rusya ve ABD’nin Suriye’de farklı kutuplarda yer aldığı apaçık ortadayken bölgede iki ülkenin de PYD’ye ilgisi hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında hem de ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin açıklamalarında ifade edilmiştir. Putin, “Esad hükümeti” ve “Kürt milisler” dışında terör örgütü IŞİD’e karşı gerçek anlamda mücadele eden olmadığını belirtirken, Kirby, YPG’nin kendileri açısından bir terör örgütü olmadığını belirtmektedir.

 

IŞİD’in Türkiye’ye tehditleri, düzenlediği saldırılar ve bunlar sonucunda Türkiye’nin verdiği şehitler, IŞİD terörünün Türkiye’yi de etkilediğini göstermiştir. Ayrıca, Türkiye’nin de facto olarak IŞİD ile mücadele içerine girmesinden sonra IŞİD’in Türkiye’ye olası saldırılarının artabileceği ihtimali, durumun daha vahim hale gelebileceğini işaret etmektedir. Manzaraya daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise IŞİD’in uluslararası alanda PYD’nin aklanmasına zemin hazırladığı görülmektedir. Bu durumda, PYD’nin geçiş sürecinde Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmasını pekiştirmesi, ABD işgali sonrasında Irak’ın kuzeyinde oluşturulan Kürt yönetimi gibi elini rahatlatacak durumlardan biri demektir. Bu durum diğer yandan da Türkiye’nin terör örgütleri ile mücadelesinde elini kısıtlayacak durumdan biridir.

 

Bölgede kara operasyonlarında aktif yer almayan ABD, hava operasyonlarını istihbarat paylaşımını YPG ile yaparak, YPG’yi kendine en yakın müttefik olarak konumlandırmıştır. Bu noktada ABD’nin de terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile mücadelede ABD ile yapılan istihbarat paylaşımının ne noktada olduğunu da sormak gerekmektedir. Türkiye’deki çözüm sürecinde PKK’nın kamuoyu önünde iyi gösterilme çabalarına benzer bir şekilde Suriye’deki olası geçiş sürecinde PYD’nin kendi alanındaki legal temsilci olarak tanınman ve kontrolünü artırmak için gerekli yasal düzenlemeler de yapılacak olursa PYD, tamamen meşrulaştırılacaktır.

 

Değerlendirme

 

Bugüne kadar uluslararası güçler Suriye’deki kendine yakın gruplara kontrolsüzce silah desteği sağlamış, bu silahların bir bölümü de terör örgütlerinin eline geçerek tamamen kontrolden çıkmıştır. İki kilit devlet; ABD ve Rusya masaya oturacak ve çözüm yolu arayacaktır. Obama’nın gitmeden önce çok istediğini ifade ettiği Filistin sorununun çözümü yerine Küba ve İran’dan sonra Suriye için girişimlerde bulunacağı olası görünmektedir.  Ne var ki, Suriye’deki geçiş süreci bir takım soru işaretlerini beraberinde getirmektedir. Suriye’deki anlaşma ABD ve Rusya arasındaki soğuk rüzgarları da dindirebilecektir. ABD’de yaklaşan seçimler göz önüne alındığında Obama’nın zamanı kısıtlı gözükmektedir, yeni başkanın ise adayların açıklamaları göz önüne alındığından Cumhuriyetçilerden olsa dahi anlaşmayı elinin tersiyle iteceği düşünülmemelidir. Türkiye açısından ise bir taraftan Esad, bir taraftan YPG, diğer taraftan da IŞİD Suriye’deki düşmanlardır. Mevcut gelişmeler çerçevesinde, 2011’de dost sayılan bir ülke içerisinden aradan geçen 4 sene içerisinde 3 adet düşman çıkmıştır. Aradan geçen süre zarfında Türk – Amerikan ilişkilerindeki sarsıntılar ve anlaşmazlıklar, ABD’nin desteğinin bölgede Türkiye’nin terör örgütü olarak saydığı grupların arkasına geçmesine ortam sağlamıştır ki bu da terör örgütünün dezavantajına olmuştur. Geçiş sürecinde Rusya’nın Esad lehine ortaya koydukları öne çıkarılacak olursa bu Türkiye’nin hayrına olmayacaktır, ABD’nin PYD desteğinin bu süreçte devam etmesi Türkiye’ye yine fayda getirmeyecektir. Uluslararası alanda yapılması gereken en az Esad’ın dile getirildiği kadar PYD tehlikesinin de gündeme getirilmesidir. Rusya ve ABD ile olan ilişkilerin bu bağlamda terörle mücadele noktasında verimli bir düzleme çekilmesi sağlanmalıdır. Türkiye de bu süreçte bir yandan yukarıda belirtilen tehlikelerin önünü kesmeli ve bölgede terör örgütlerinin kıskacında bulunan Türkmenlerin önünü açmalıdır.


[1] Obama: Suriye'de Kontrollü Geçiş Süreci Gerek, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/09/150928_obama_bm, Erişim Tarihi: 28 Eylül 2015.

[2] Ban Ki-Moon: Diplomatik Tıkanıklık Suriye Krizini Kontrolden Çıkardı, http://www.radikal.com.tr/dunya/ban_ki_moon_diplomatik_tikaniklik_suriye_krizini_kontrolden_cikardi-1441447, Erişim Tarihi: 28 Eylül 2015.