Türkiye, bölgeye yönelik açılımlar çerçevesinde olduğu izlenimini verecek şekilde, komşu Suriye’ye de ve bir bakıma  öncelik vererek 2004 yılında açılım başlatmıştır. Türkiye’nin bu açılımlarını başlattığı sırada tüm bölgedeki demokrasi ve insan hakları alanındaki durumlar bilinmektedir.  Suriye o zaman da Baas rejimi altındadır. İki ülke arasındaki olumlu ilişkiler, iki ülke liderlerinin kişisel dostlukları da dahil kat edilen aşamalar gözler önünde cereyan etmiştir.

 

Bölgedeki bazı Arap ülkelerini üst üste vurmaya başlayan toplumsal hareketler (Arap Baharı) Ocak 2011 sonlarında Suriye’de de kendini göstermeye başlamıştır. Bu iç gelişme hemen birkaç ay içinde, 15 Mart’tan itibaren  iyice şekillenmeye, rejimi/devlet idaresini ve bu arada Beşar Esad’ı hedef almaya başlamıştır. Türkiye Suriye’de yer alan gelişmelere önceleri soğukkanlı yaklaşmış, devlet katında reformlar yapılması telkin ve tavsiyelerinde bulunmuştur. Suriye nezdindeki  söz konusu  girişimler Türk kamuoylarıyla da paylaşılmıştır. Şimdilerde tekrar edilen de budur. Ancak o aşamalarda,  basında yer aldığına göre Bakan Davutoğlu Türkiye tarafından Suriye’ye yapılan reform telkinlerinin, “Suriye’ye ait iç çalışmalar olduğunu” vurgulamıştır. Yani Türkiye’nin meseleye yumuşak yaklaştığı, başka bir devletin nasıl idare edileceği konusuna  el atmaktan sakınıldığı  görülmektedir. Fakat birkaç ay içinde, Haziran 2011 başlarından itibaren ise Türkiye’nin, tutumlarında  süratle yön değiştirdiği,  bu ülkeye doğru hızla ve ucunda fevkalade tehlikeli belirsizlikler olan bir tünele girdiği görülmektedir. Dönüşün keskinliği, hızı ve zamanlaması Türkiye’nin bölgeye ve bu arada özellikle Suriye’ye yönelik açılımının, örneğin İran bağlantısını koparmak ve bu suretle İran’ın Suriye üstünden bölgede oynadığı ve giderek gelişen rolü azaltmak için hesaplı şekilde mi kotarıldığı,  hesapların tutmaması üzerine ise yeni bir aşamaya mı geçildiği hususunda kuşkularının doğmasına neden olmuştur. Biz mesleki formasyonumuz ve disiplinimiz nedeniyle komplo teorilerine itibar etmeyiz. Ancak Türkiye’nin Suriye ile yaklaşık yedi yıllık deneyiminin de bu ülkeyi İran ile ilişkilerinde yeni bir aşamaya getirmediği ve gerek Amerika’nın İsrail ağırlıklı güvenlik politikalarının ve gerek İran’ın gidişatının bölgede uzlaşma ve istikrar yerine yeni kaynaşmalar ya da çatışma fırsatları yarattığı da ortadadır. Türkiye tam da bunların girdabında ve fakat bir gözü Amerika’da, bölgede rol kapmaya çalışmıştır.

 

Gerçekten, daha geniş planda bakıldığında, içine girilen durumların bir tarafında, global bir oyuncu olarak Amerika’nın, muhtemel ve mümkün rakiplerin önünü kesmeye çalışırken, bir tarafında da buna fırsat vermemeye çalışan Rusya ve Çin bulunduğu görülmektedir. Amerika bölgedeki hayati çıkarlarını ve bunların gelecekteki selametini,İsrail’in güvenliği merkezli olarak korumak ve ileriye taşımak için yaklaşık yirmi yıldır bizatihi yerel piyonlar da kullanmak suretiyle  bölgeyi kendisine uygun şekle dönüştürmeye soyunmuş görünmektedir. Bu stratejik ana hedef doğrultusunda, 1979 yılında bu yana da kendisine ve stratejik ortağı İsrail’e tehdit olarak belirlenen İran’daki rejimin devrilmesi ve İran’ın dönüştürülmesi gayreti içindedir. Rusya ise stratejik dengeler içinde kaybetmiş olduğu konumuna yeniden dönmek üzere milletlerarası alanda ve özellikle enerji kaynağı olmakla bölgemizde varlık göstermektedir. Rusya o çerçevede Amerika’nın, aslında stratejik anlamda yan hedefi olan İran’a ve onun  bölgedeki nüfuzunun ön karakolu olan Suriye’ye destek vermektedir. Suriye’nin esasen öteden beri Rusya’ya hiç de yabancı olmadığını biliyoruz.

 

Türkiye, bu geniş plandaki cari stratejik rekabet koşulları içinde ve Batı zorlamalarını da bir kenara bırakarak, siyasal ve ekonomik nedenlerle  bölgeye ve bu arada komşu İran’a yönelik yeni yaklaşımlar içine  girmiştir. Aslında Türkiye’nin kendini içinde bulduğu koşullar da kanımızca bunu gerektirmiştir. Hatta müttefiklerinin kendisine karşı takındığı  tutumları ve biçtiği kaderi de görmezlikten gelmiştir. Nitekim Türkiye’nin içinde olduğu bu İran’ı kollayan konum nedeniyledir ki, bir ara içerden ve dışarıdan Türk dış politikasının eksen değiştirmekte olduğu yolunda iddialı ve fakat boş görüşler ileri sürülmüş, Hükümet üzerinde baskı kurulmaya çalışılmıştır.

 

Diğer yandan, o günkü milletlerarası cari ortam içinde Suriye bunalımını hatta olduğundan daha da önemli hale getiren ve belki de bu bunalımı tetikleyen  iki hususa da burada hemen işaret etmekte fayda bulunmaktadır.

 

Bunlardan birisi, Amerika’nın  kurulmasını öngördüğü Balistik Füze  Savunması (BMD) alanındaki çekişmeler ve bunun Amerikan-Rus ilişkilerini 2011 yılında getirdiği noktadır. Çok yönlü bir konu olmakla beraber mümkün mertebe basite indirgemek suretiyle  konuyu şöylece özetlemek mümkündür. Başkan G.W.Bush idaresi “NATO savunması” adı altında ve bazılarının füze kalkanı olarak tanımlamaya çalıştığı bir savunma sistemi ile Amerika’yı “terörist devletlerden” korumaya soyunmuştur. Düşünülen sistemin İsrail’de esasen Amerikalılar tarafından kurulmuş olan radar sistemi ile (iron dome) entegre olarak düşünüldüğü de bilinmektedir. Bu teşebbüs Rusya tarafından, aslında kendisinin nükleer vurucu gücünün arkasından dolaşmayı, yani doğrudan doğruya Rusya’nın “ikinci vuruş kabiliyetini” (retaliatory response) hedefleyen bir proje  şeklinde değerlendirilmiştir. Karşı önlem alacağını ve buna fırsat vermeyeceğini belirtmiştir. Avrupa ise sistemi işlerlilik ve ihtiyaç bakımlarından inandırıcı bulmamış, ayrıca da sakıncalı görmüştür. Bu itibarla, Bush idaresinin tehditlerine ve Avrupa’ya balistik füze tehdidi konusunda korku salma çabalarına rağmen projenin NATO’ya mal edilmesi gerçekleştirilememiştir. Kurulması öngörülen  sistem Başkan Obama tarafından sil baştan ele alınmış ve bir NATO projesi haline sokulmuştur. Projenin, hemen başlamak suretiyle zaman içinde ve dört aşamalı olarak geliştirilmesi öngörülmüştür. Projede, artık çok sayıda devletin(özellikle İran’a dikkat çekilerek)  balistik füze sahibi olduğu noktasından hareket edilmekte, bu nedenle NATO alanı yanında nüfusunun da korunması hedef alınmaktadır. Bu stratejik kavramlardan hareketle de, 2009 ve 2010 yıllarında yapılan çalışmalar sonucunda  alınan  NATO zirve kararlarına göre[i] , mevcut Muharebe Alanı Taktik Nükleer Savunma Füzeleri Komuta-Kontrol/ Muhabere (ALTBMD)[ii] kabiliyetlerinin (söz konusu amaç doğrultusunda) yeni bir stratejik kavram olarak geliştirilmesi, zaman içinde de bizatihi sistemin diğer kademelerinin işlerliğinin sağlanması ve geliştirilmesi kabul edilmiştir. Sonuçta, hazırlanan proje 8-9 Haziran 2011 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.[iii] Söz konusu sistemin radar üssü olarak  Türkiye/Kürecik  seçilmiş, ve bu husus “Türkiye ile Amerika arasında” imzaya alınarak Dışişleri Bakanlığımız tarafından 13 Eylül 2011 günü açıklanmıştır.

 

Radar sistemimin Türkiye’de kurulması kararına giden yolda Ankara’nın, Türk kamuoyunun hazırlanması, ayrıca da Rus ve İran reaksiyonlarının önüne geçmek için olacak “kamu diplomasisine” soyunduğu görülmektedir. Bu kapsamda füze sistemine ait komuta-kontrol düzeninin Türkiye’de olması ortaya atılmış, ve yine NATO çerçevesinde alınacak kararlarda sistemin hiçbir ülkeyi ve bu arada İran’ı da hedefe koymaması, aksinin kabul edilemeyeceği dillendirilmiştir.

 

Çıkan kararlarda isimlendirme olmaması, Dışişleri Bakanına işaretle gösterişli bir şekilde diplomatik zafer olarak ilan edilmiştir. Ancak gerçekler ve Amerikan tarafından gelen söylemler de ortadadır; İran’dan seviyesi ayarlanmak suretiyle yeterli güçte bir tepki gelmiştir. Rusya ise NATO adına kurulacak bu sistemi kendi imkân ve kabiliyetleri karşısında “esasen beyhude çaba” olduğunu belirtmiş, gerekirse yeni önlemler alınacağını ilan etmiştir. Aslına bakılacak olunursa dillerde olan hedef (İran) NATO kararlarında yer almamış da olsa keyfiyet zaten bütün tarafların malumudur. Aslında, ortada Türkiye bakımından övünülecek, İran bakımından dövünülecek bir durum bulunmamaktadır. Kaldı ki, NATO çerçevesinde esasen düşman olarak hiçbir zaman (Sovyetler Birliği dahil) herhangi bir isim zikredilmemiş değildir. Bu itibarla diplomatik zafer nidaları da söz konusu olamayacaktır.

 

Diğer yandan Türkiye’nin, söz konusu füze sistemine ait komuta kontrolün Türkiye’de kurulması, burada Türkiye’nin söz sahibi olması talebi de Amerika’nın esasen hiçbir koşul altında böyle bir fikre yanaşmamış bulunması nedeniyle (sadece Türk kamuoyuna karşı gösteri yapılmıyorsa)  zaten ölü doğmuş bir taleptir. Nitekim daha önceleri de Amerika’nın, kurulmak istenen füze savunma sisteminin Rusya’ya karşı bir işlem  olmadığına  ikna için sisteme Rusya’yı  da katılmaya davet ettiği, bu davete karşılık Rusya’nın Amerika’ya “Komuta kontrol düzeninin de paylaşılmasını” önerdiği ve  Amerika’nın buna  yanaşmadığı bilinmektedir. Amerika tarafından Avrupa’nın aynı doğrultuda bir önerisinin de geri çevirmiş olduğu bilinmektedir. Amerika ise sistemin kullanılması kararının ve bu kararın yürürlüğe sokulmasının zaman baskısı altında olacağını ileri sürerek komuta kontrol yetkilerini paylaşmaya yanaşmamaktadır. (Uzmanlar bunun için sadece 20-30 dakika tanımaktadırlar.) Türkiye’nin komuta kontrol konusundaki düşüncelerinin akıbeti daha ortaya atılırken zaten belli olduğuna göre, bu manevranın da kamuoylarına yönelik bir siyasi gösteriden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Komuta kontrol karargahı sonuçta Amerika’nın Almanya’daki Ramstein hava üssünde kurulmuştur ve buraya Türkiye “temsil” bağlamında olacak, yüksek düzeyde bir askeri temsilci atamıştır. Bunun kamuoyuna dönük yanı daha ağırlıklıdır.

 

Kurulmasına başlanan dört kademeli füze savunma sisteminin ilk aşaması esasen Amerika’dadır. Türkiye’de hemen kurulan radar üssü ile Ramstein Komuta Kontrol Karargahı ikinci aşamadır. Üçüncü aşama Romanya ve Polonya’da 2015’e kadar gerçekleştirilecek füze üsleri ve son olarak da dördüncü aşama 2020 yılında tamamlanacak olan SM-3 IIB sistemidir.

 

Aslında kurulması kararlaştırılan Balistik Füze Savunma sistemi hem Rus savunmasını ve hem de İran’ı hedef alacak kabiliyette olmakla beraber, Beyaz Saray’dan, Pentagon’dan  yapılan çeşitli açıklamalarda sistemin İran’a dönük olduğu tekraren söylenmiştir. Hillary Clinton tarafından da NATO toplantısı ertesinde yapılan beyanatta sistemin İran ve onun gibi füze teknolojisi geliştirenlere karşı olduğu, başka bir hedefin gözetilmediği alenen söylenmiştir.[iv] Nitekim Amerika, Rusya nezdinde aldığı teşebbüslerde o alanda (İran) kendilerine yardımcı olunduğu takdirde diğer (füze savunma projesi) alanında da uzlaşı yollarını açacağı içerikte teşebbüslerde bulunmuştur.  Diğer bir ifade ile, Rusya İran’ın nükleer başlık ve füze geliştirme alanlarında önü kesildiği takdirde Amerika’nın da Rusya’nın endişelerini giderecek yollara baş vuracağını ima etmiştir. Rusya ise, Amerika karşısında deneyimli bir devlet olmakla bu çağırılara iltifat etmemiştir. Demek ki, bazı yazar çizerlerin  basite indirgeyerek ileri sürdükleri gibi, Rusya’nın İran’a ve Suriye’ye olan desteğinin arkasında Tartus deniz üssü, stratejik/ekonomik çıkarlar (silah ihracı) ya da Rusya’daki aşırı İslami kesim gibi düşünceler ön planda değildir. Rusya, Amerika ile olan çalışmalarından aldığı derslerden hareket etmektedir. Nitekim soğuk harbin bitişiyle beraber Atlantik’in iki yakası bir arada ve Rus ikazlarına, hatta yer yer de  güvenceler vermiş olmalarına rağmen NATO hudutlarını doğuya doğru genişleterek Ukrayna’ya ve Gürcistan’a dayanmış, son tahlilde bunları da NATO saflarına katacağını ilan etmiştir.

 

Amerika genelde de zaten hep bunu yapmaktadır. 1990’lardan bu yana on yıllardır Kuzey Irak’tan kaynaklanan PKK terörü karşısında da Türkiye’nin desteğindedir ve terörle mücadelede Türkiye’nin ortağıdır. Durumu ise biliyoruz. Diğer yandan, İran’ın nükleer füze arayışları bir yerden sonra Amerika ve/veya İsrail’den mutlaka bir şekilde cevap bulacağına göre Türkiye’nin bunlar adına ve önemli çıkarları olan Rusya ve İran ile doğrudan doğruya cepheleşmesinin anlamı/hikmeti en azından sorgu götürmektedir.

 

Kamuoyuna karşı “parlak çekilen” konulardan biri de sistemin “İsrail ile entegre” olmayacağı ve İsrail ile bilgi paylaşılmayacağı noktasıdır. Bu konuda, İsrail NATO üyesi olmadığından böyle bir şeyin de varit bulunmadığına dair resmi söylemler bulunurken, Amerikan kaynakları ise bunun tersini açıkça dillendirmektedirler. Sistem Amerikanın olduğuna göre kiminle isterse işbirliği yapmasına, bilgi paylaşılmasına engel bulunmadığı ifade olunmaktadır.

 

Ama yine de tüm bunlara kalkan Rus ve İran kaşlarına rağmen sonuçta Kürecik’te radar üssü kurulmuştur.

 

Suriye bunalımını tetikleyen ikinci husus ise, Amerika’nın güdümünde ve himayesinde olarak Barzani’nin bir yandan Bağdat’la itişme bir yandan da Türkiye dahil dört ülkede bölge Kürtleri üzerinde oyun kuruyor olma cesareti gösterebilmesidir. Aşikâr ki arkasında Amerika vardır. Oyunun ilk stratejik hazırlık perdesi zaten Irak’ta; Kürtler için korumalı bölgeler faaliyetleri devam ettiği sırada, 1996’da Erbil’de yapılan Türkmen katliamı ile açılmıştır. İkinci olarak da, Amerikan işgali altındaki Irak’ta da Türkmen kalesi olan Telafer’de peşmerge destekli olarak Amerikan işgal kuvvetlerinin Şubat 2004’te, arkadan  Eylül 2005’te de 5 bin Amerikan askeri, bin beş yüzer kişilik peşmerge ve Şii Bedir Tugayı beraberliğinde Telafer ve Musul katliamı ile olmuştur. Kuzey Irak’taki Barzani karşıtı Kürt hareketinin yok edilmesi ve bölgenin Türkmen yapısın tarumar olunarak Barzani ifaresinin önü Suriye Kürt bölgesi yönünde açılmış bulunmaktadır. Türkiye, birtakım çıkışlar eşliğinde bunları hazmetmiştir. Barzani işte bu alt yapıdan ve Suriye’deki Kürtlerin rejim tarafından baskı altında olmasından hareket ederek ülkenin kuzey doğusunda bulunan ve birbiriyle çatışma halinde olan Kürt grupları birleştirme yolunda faaliyette bulunmuştur. Esasen, tüm bölge çapında olduğu gibi Suriye Kürdüne de İrak’ta üç vilayetteki (Erbil-Süleymaniye ve Duhak) kazanım ve Barzani’nin Amerika nezdindeki imtiyazlı konumu “ışık” olmuştur. Bugün doğan Suriye bunalımı ile beraber ise söz konusu Türkmen katliamının anlamı ve Barzani’nin Erbil toplantolarının anlamı da artık somut hale gelmiştir. Nitekim Suriye’nin kuzey doğusundaki Kürt varlığı da  halen özerklik istemekte, söz ve eylemleriyle Barzani’yi takip etmekte ve Barzani de peşmergeyi eğittiğini belirtmekte sakınca görmemektedir.

 

Bu altyapı ve hesaplar üstüne ve Suriye bakımından hızla yer alan gelişmeler içinde, Türkiye’nin tutumları da garip bir tecelli olarak tam da bu sıralarda belirginleşmeye başlamıştır ve Türkiye’nin takındığı tutumlar  kendi içinde çelişkiler ve belirsizlikler ve riskler taşımaktadır. Bu kapsamda, Suriye’nin kuzeyinin de Kuzey Irak’tan kaynaklanan “hayati tehdidi” katmerli hale getirme potansiyeline sahiptir ve fevkalade önemli stratejik çıkarları olduğu bir yerde Rusya ve İran ile karşı karşıya konuma gelmektedir ve bu nedenlerle, doğacak siyasi ve ekonomik zararlar/külfetler de göz ardı edilmektedir. Bu durumlardan çıkarılabilecek tek sonuç vardır ve o da Türkiye’nin kendisine biçilen bir yola çekilmekte olmasıdır.   

 

Türkiye’nin Suriye konusundaki tutumlarındaki hızlı ve adeta yadırganacak ölçüde değişme Haziran 2011 başlarından başlamıştır. Oysa ülkede Beşar Esad o dönemde fiili durumları güçlü şekilde elinde tutmaktadır. Buna karşın Suriye’de hükümet kuvvetlerinin isyancılara karşı sert tutumlarına ilişkin olarak en üst kademelerden; Türkiye’nin her duruma hazır olduğuna, olan bitene ve akıtılan kana sessiz kalınamayacağına dair beyanlar başlamıştır. Başbakan da 12 Haziran 2011 seçimleri ertesinde halka hitaben yaptığı konuşmada Beşar Esad’a seslenmiş ve “zaman geçirmeden” tedbir almasını istemiştir. Haziran sonlarında ise salvoların gücü ve sayısı artmış, Esad idaresine en çok 6 ay ömür biçilmiştir. Türkiye’ye okyanusun iki yakasından gaz verilmeye Türk kamuoyu hazırlanmaya başlanmıştır. Belli ki, “kestaneler ateşten Türkiye’ye çıkarttırılmak” istenmektedir ve Türkiye de buna hazır gibi bir görünüm içindedir. Suriye’deki iç çatışmalara dışarıdan katılmış, bu kapsamda Beşar Esad karşıtları bir araya getirilerek organize edilmeye soyunulmuştur. Türkiye sanki 1991’den itibaren Irak konusunda başından hiç bir şey geçmemiş, hiç dersler almamış, Irak’ı bölüp oradaki Kürt varlığını Türkiye’nin iç ve dış siyasetlerinin başına bela eden gelişmeleri yaşamamış gibi bu defa da Suriye’nin kuzey ve kuzey doğusunda “uçuş yasağı, Kürt bölgesi, insani yardım koridorları, korumalı bölgeler, tampon bölgeler” lafları/temennilerini bağrına basmaya başlamıştır.

 

BMGS ve Arap Birliği’nin müşterek özel temsilcisi olarak atanan eski Genel Sekreter Kofi Annan Suriye’deki durum konusunda altı maddelik bir çalışma programı hazırlamış ve bu çalışma Güvenlik Konseyi tarafından benimsenmiştir. Çalışma, daha önce aynı konuda BM Genel Kurulunda alınan kararın esaslarını yansıtmaktadır.[v] Beşar Esad, öneriyi kabul etmiş ve uygulayacağını söylemiştir. Ancak asıl mesele de burada başlamıştır. “Suriye’nin Dostları” namı altındaki grup (ki Türkiye buraya dahildir) kararı, Şam resmi makamlarının ve silahlı güçlerinin çatışmaları durdurarak çekilmesini, bir bakıma şehirleri ve mevzileri isyancılara bırakmasını öngördüğü, Beşar Esad’ın da eline kan değmekle artık muhatap sayılamayacağı şeklinde okumuştur. Özellikle Türkiye ve Amerika’nın başını çektiği grup ayrıca bu anlayışı süratle “Beşar Esad’ın derhal gitmesi” haline çekmiştir. Rusya ve Suriye ise, böyle bir anlayışın çatışmaların durdurulması ve uzlaşı arayışına değil de resmi Suriye makamları ve silahlı kuvvetlerinin ülkeyi isyancılara teslim etmeleri gibi bir sonuç vereceğini, ateş kesin ve tarafların gayret göstermesinin iki tarafa da ait olduğunu  ileri sürmüştür. Ayrıca planda Beşar Esad’ın görevi bırakması gibi bir husus olmadığının da altını çizmiştir. Gerçekten, planda iki yerde yapılan atıfta da kuvvete başvurulmamasının “iki tarafın sorumluluğu” olarak yer almaktadır.[vi] Rus Dışişleri Bakanı Lavrov da, Annan planıa atfen  yaptığı beyanatlarda  Beşar Esad’ın böyle ayak oyunlarıyla düşürülmesine “yol vermeyeceklerini”, ülkede isyan edenler varsa Beşar Esad’ı destekleyenlerin de olduğunun altını çizmiştir. 17 Mart’ta yaptığı bir beyanatta da “Suriye’de çıkacak bir iç savaşın tüm bölgeyi saracağına” dikkati çekmiştir.

 

1 Nisan 2012 günü İstanbul’da “Suriye’nin Dostları” adı altında geniş katılımlı bir resmi diplomatik buluşma ve buna paralel olarak ayrıca da muhalifleri tertiplemeye yönelik çalışmalar düzenlenmiştir. Başbakan burada yaptığı konuşmada, “hiçbir ülkenin içişlerine müdahale gibi bir niyetimiz olmadığını, Annan'ın girişimlerinin sonuç vermesini canı gönülden arzu ettiğimizi” söylemiş fakat devamla, uluslararası  toplumun, Suriye konusunda kararlı  tutum benimsemesini,BM Güvenlik Konseyi'nin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesini istemiş ve sonuçta “Güvenlik Konseyi, eğer bu tarihi sorumluluğu üstlenmekten bir kez daha kaçınırsa, uluslararası toplumun elinde, Suriye halkının meşru müdafaa hakkının desteklenmesinden başka hiçbir seçenek de kalmayacağını'' vurgulamıştır.[vii] Yani Başbakan, Suriye “halkına” desteğin, (beğensek de beğenmesek de uluslararası alanda bir meşruiyet zemini olan) Birleşmiş Milletler Şartı’nın öngördüğü usul ve esaslar dışından, “başka yollardan” geleceğini söylemektedir.

 

Suriye’ye ilişkin gelişme ve çekişmeler bu biçim ve içerikte devam ederken, Kofi Annan teşebbüsünün yeniden işleme konulması gayretleri gündeme sokulmuştur. Bu kapsamda, teşebbüsün işletilememesin sorumlusu olarak Rusya görüldüğünden  adı geçen, Putin ile 17 Temmuz’da görüşmek üzere Moskov’ya sevk edilmiştir. Hesaba göre Annan 16 Temmuz’da Moskova’ya gidecek, 17 Temmuz’da Putin ile görüşme yer alacak ve 18 Temmuz’da da BM Güvenlik Konseyi toplantısı yapılacaktır. Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın da Putin ile 18 Temmuz’da görüşmesi gündemdedir. İki liderin görüşmesi ise ilke olarak 19 Haziran’da Los Cabos’ta yapılan G-20 Zirvesi’nde kararlaştırılmış ve, 27 Haziran’da bu konuda telefonla varılan mutabakat üzerine görüşmenin 18 Haziran’da yapılması kararlaştırılmıştır. Bu gibi hallerde liderlerin sadece kendi takvimine bakmadığı da diplomatik bir gerçektir. Ancak Moskova’daki ortam ve Şam’daki bombalı suikast olayı nedeniyle Annan Güvenlik Konseyi toplantısının 19 Temmuz’a alınmasını istemiş, öyle olmuştur. Annan’ın Moskova teşebbüsü akim kalmış, H. Clinton’ın “fiyatını öderler” şeklindeki adeta şantaj niteliğini taşıyan söz ve çabalarına rağmen Güvenlik Konseyi’nden “Suriye’nin Dostları” eli boş çıkmıştır.

 

Basınımızda, Erdoğan-Putin görüşmesine ilişkin olarak Suriye konusunda fırtınalar yaratılmışsa da sonuçta bunların hepsinin Türk kamuoyuna yönelik olduğu,  görüşmenin işlerliğinin esas itibariyle Türk-Rus stratejik işbirliği konularına ait müsbet gelişmeler üzerine olduğu görülmüştür.

 

Ankara adeta bir yemin gibi Beşar Esad olgusu üzerinde durmaya devam ederken, Rusya bizzat Lavrov üstünden Suriye’deki “tüm taraflarla” istişare içerisindedir. Kuşkusuz her ihtimale karşı zemin yoklamakta, yönlendirmelerde bulunmaktadır.

 

Varılan noktada Türkiye’nin artık Amerika’nın bölgedeki siyasetleri ile ülkemizin hayati milli çıkarlarının çatıştığını görmesi gerekmektedir. Gerçekten durum Irak merkezi idaresi ile Irak Kürt bölgesi idaresinin boy ölçüşme noktasına gelmiştir. Suriye’yi de içine alan bu durumun arkasında bir tarafta İran ve Rusya, diğer tarafta Amerika vardır. Bunun anlamının Ankara’da idrak edilmesi, Irak’ın bütünlüğünden mi yana olduğuna, yoksa Kuzey Irak’taki idareyi kollayan ve bu işin bölünmeye ve “büyük Kürdistan”ın kuruluşunun son kertesine adım atılmasını seyretmeye, böylece de sonuçta destek anlamına gelecek tutumuna mı devam edeceğine karar verilmesi gerekmektedir. Son tahlilde böyle bir siyasetin Türkiye’ye, İran’ın palazlanmasından çok daha ileri, hayati zararları olacağını görmemiz gerekmektedir. Kaldı ki, gelişmelerin yönlerine ve yöntemlerine bakıldığında Amerika’nın bir taşla iki kuş vurma sevdasına kapıldığı anlaşılmaktadır. Dışişleri Sözcüsü Ms. Nuland 26 Temmuz’daki basın toplantısında “Suriyelilerin büyük çoğunluğunun dış askeri müdahaleye karşı olduğunu”[viii] söylemiştir. Bu beyan, Türkiye’den beklenen katkının niteliğini ve o katkının Türkiye bakımından olan sonucunu gayet açık şekilde ortaya koymaktadır. Ankara’nın koştuğu yer buralardır.

 

Dipnotlar

 

[i] Nisan 2009 Strasbourg/Kehl ve Kasım 2010 Lizbon zirve kararları

[ii] Active Layered Theater Ballistic Misilse Defence Programme’s Command and Control/Communication Capability

[iii] NATO Savunma Bakanlarının (DPC) 8-9 Haziran 2011 tarihli toplantısı

[iv]http://articles.cnn.com/2011-12-08/world/world_europe_nato-missile-defense_1_nato-and-russia-missile-defense-missile-threat?_s=PM:EUROPE (By By Elise Labott, CNN Senior State Department Producer

[v] BM. Genel Kurulunun 16 Feb 2012 tarih ve A/RES/66/253 of sayılı karar // www.UN.org/news/press/docs/2012/SC10583.doc.htm 

[vi] Ibıd,SC Doc. (…supervised cessation of armed violence in all its forms by all parties to protect civilians and stabilize the country.)

[vii] http://www.youtube.com/watch?v=P_gClPIO-MY

[viii] http://www.state.gov/r/pa/prs/dpb/2012/07/195580.htm