ABD ve Rusya arasında uzun münakaşalara sahne olan, zaman, zaman durma noktasına gelen fakat bir şekilde çözüm getirilerek nihai mutabakatı sağlanan START + (plus) adı verilen anlaşmanın 8 Nisan 2010 tarihinde Çek Cumhuriyeti başkenti Prag’da imzalanacağı açıklanmıştır. 5 Nisan 2009’da, ABD Başkanı Barak Obama göreve başlamasının ardından yine Prag’da yapmış olduğu “Nükleer silahlardan arındırılmış bir Dünya’ya doğru uzun bir yol” başlıklı konuşmasında, amacının; nükleer silahlardan arındırılmış bir Dünya yaratmak olduğunu, bu yolun çok uzun ve meşakkatli bir süreç olduğunu ifade ederek, bir yerden başlanması gerektiğini ve bu konuda kararlı olduğunu ortaya koymuştur.

                              

Bilindiği gibi START Anlaşması, Soğuk Savaş döneminde, 1970’lerden beri süre gelen uzun bir sürecin sonunda, ABD ve Rusya arasında Stratejik Silahların İndirimine yönelik olarak, Varşova Paktı’nın yıkılışından altı ay önce Temmuz 1991’de imzalanan bir anlaşmadır. Amacı, Soğuk Savaş dönemi içinde birbirlerini ezeli hasım olarak gören iki süper gücün kıtalararası menzile sahip nükleer başlıklı atma vasıtalarında ve harp başlıklarında indirime gitmek suretiyle, birbirlerinin ana kıtalarının karşılıklı güvenliğini bir nebze olsun sağlamaktı. Her iki taraf için de on binlere yakın olan nükleer harp başlıklarını 6000 seviyesine çekmek ve bunlara bağlı kıtalararası atma vasıtaları olarak mütalaa edilen, gerek balistik füzelerde, gerek bombardıman uçakları ve gerekse denizaltı platformlarında ciddi indirimleri sağlamak o zamanki şartlar içinde oldukça büyük bir başarıydı. Anlaşma ciddi bir denetim mekanizmasına sahip olup, taraflar birbirlerinin ülkesinde belirli nükleer füze ve diğer tesislere giderek indirimin ne seviyede yapıldığını kontrol etme imkanına sahiptiler. Her iki ülke, 2001 yılında anlaşmanın gereklerini yerine getirdiklerini ilan etmişlerdir. START Anlaşması 5 Aralık 2009 tarihinde sona ermiştir.

 

Bu arada, hem ABD’nin NATO nükleer konsepti çerçevesinde konuşlandırılan, hem de Sovyetler Birliği’nin envanterinde bulunan taktik nükleer silahların sınırlandırılması veya indirime gidilmesi konusunda herhangi bir gündem ortaya konulamamıştır. START Anlaşması’na bu gözle bakıldığında, ABD’nin bir NATO üyesi olarak, öncelikle kendi nükleer güvenliğine yönelik inisiyatifi ele aldığını, ancak, Avrupa kıtasında, diğer NATO üyesi ülkelere yönelik Sovyetler Birliği nükleer silah tehdidine karşılıklı indirim konusunda somut bir iradenin ortaya konulamadığı söylenebilir. Bu nedenle, Avrupa’da NATO üyesi ülkeler içinde, İngiltere ve Fransa’nın nükleer silaha sahip devletler statüsü içinde caydırıcı bir güç olması dolayısıyla, ABD’nin diğer ülkelere de taktik nükleer silahlar konuşlandırmak suretiyle, Sovyetlere karşı caydırıcılığı tesis etmeye çalıştığını görmekteyiz.

 

2000’lerde ABD ve NATO tarafından, Rusya Federasyonu’nun artık NATO için tehdit teşkil etmediği belirlenmiş ve yeni tehdit değerlendirmeleri ortaya konulmuştur. 2002 yılında ABD ve Rusya, nükleer harp başlıklarında daha fazla indirime gidilmesi konusunda anlaşmıştır. Moskova’da yapılan anlaşmada nükleer harp başlıklarının sayısı 6000’den 2012 senesine kadar 1700-2200 seviyelerine çekilecekti. Ancak, sağlam bir denetim mekanizması tesis edilememesi ve bu anlaşmanın atma vasıtalarını kapsamaması sağlıklı bir şekilde işlemesine engel teşkil etmiştir.

 

Görüldüğü gibi Moskova Anlaşması, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle artık iki süper gücün birbirine tehdit teşkil etmediği, Varşova Paktı’nın yıkılmasıyla Sovyetler Birliği’nden ayrılan önemli miktardaki Doğu Avrupa ülkesinin NATO kanatları altına girdiği dönemde yani Rusya’nın artık Avrupa’da da tehdit teşkil etmediği bir dönemde yapılmıştır.

 

2009’da ABD Başkanı Barak Obama yönetime geldiğinde, Kuzey Kore ve İran gibi ülkelerin nükleer silaha sahip olmak için, uygulamaya çalıştıkları nükleer programlarla uluslararası güvenliği tehdit eder duruma geldikleri bir nükleer kaos ortamının hüküm sürdüğünü söylemek mümkündür. Bu aşamada Başkan Obama’nın Küresel güvenliği sağlamak ve bu ülkeleri kontrol altına almak için bir girişimde bulunması gerekmekteydi. Bu nedenle, Aralık 2009’da sona erecek olan START anlaşması bu konuda girişim başlatmak için bir vasıta olabilirdi. Artık ne Rusya’nın ne de ABD’nin birbirlerine karşı hasmane sorunları kalmadığına göre, Stratejik silahlarda daha fazla indirime gitmek her iki tarafın da çıkarına olacağı gibi, bu girişim, nükleer silaha sahip diğer ülkelere de indirim yapma konusunda örnek olabilecek ve üstüne üslük, bu silahlara sahip olmak için faaliyette bulunan ülkeler üzerinde de caydırıcı etki yaratabilecekti. Başlatılan bu inisiyatifle NPT gözden geçirme konferanslarına daha fazla önem atfederek, somut denetim ve yaptırımları kapsayan uluslararası bir sistem kurmak, uzun vadede de olsa mümkün olabilirdi.

 

ABD Başkanı Obama, Rusya ile START anlaşmasının devamı niteliğindeki anlaşmayı yukarıda açıklanan ana hedef doğrultusunda 8 Nisan 2010 tarihinde imzalayacaktır. Bu anlaşmanın “nükleer silahlardan arındırılmış bir Dünya için” büyük başarı içeren, ilk adım olduğu konusunda iyimser yaklaşımlar vardır. Anlaşmaya iki farklı açıdan yaklaşmak mümkündür.

 

Birincisi “iyimser” (optimist) bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre, ABD ve Rusya’nın stratejik nükleer silahlarda yapmayı sürdürmekte oldukları indirim bütün dünyaya örnek teşkil edecek bir girişimdir. ABD Başkanı Obama’nın konuşmasında nükleer silahlardan temizlenmenin ana hareket noktası (Obama, 2009), barışçı nükleer enerjiye ulaşım dışında, nükleer silaha sahip ülkelerin nükleer silahsızlanmaya doğru gitmesi, bu silahlara sahip olmayan ülkelerin ise, sahip olmak için faaliyet göstermemeleri şeklindedir. Obama’nın, “Biz bir adım atalım, gerisi çok uzun vadede de olsa mutlaka pozitif olarak geliştirilebilir” şeklinde bir düşüncesi vardır. Başkan Obama bu düşüncelerinden dolayı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Hatta bu konuda bir takım adımların mutlaka atılması konusunda önerileri de vardır. Bunlar;

 

·Öncelikle, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması NTP kapsamında nükleer enerjinin barışcı amaçlar dışında kullanılmasının önlenmesine yön verecek olan bir yakıt bankasının tesis edilmesi.

·Nükleer silah programı uygulama arzusunda olan ülkelere karşı ciddi ve sıkı bir denetim mekanizmasının oluşturulması ve somut yaptırımların belirlenmesi.

· Bir an önce, ABD’nin Parlamento’su tarafından reddedilen Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Anlaşması’nın (CTBT) ABD tarafından onaylanmasının gerçekleştirilmesidir.

 

Nitekim NATO üyesi olan beş ülke Şubat 2010 tarihinde ABD’nin Avrupa’da konuşlandırmış olduğu taktik nükleer silahları çekmesi için çağrıda bulunacaklarını açıklamışlardır. Bu indirimin yansımalarının İngiltere, Fransa ve Çin’de de uzun vadede de olsa görülebileceği değerlendirilmekte ve böylece azar, azar da olsa nükleer silahlarda somut ve ciddi indirimlere ulaşılabileceği düşünülmektedir. Nihayetinde de nükleer silahlara sahip olmak isteyen İran, Kuzey Kore gibi diğer ülkelerin bu konudaki iradelerinin bir şekilde törpülenerek, nükleer silahlardan temiz bir Dünya ortamı yaratılması mümkün olabilir. Tabiatıyla, bu gerçeğin oluşması öncelikle uluslararası düzeyde kurulacak sistem meselesidir. Başkan Obama bu konunun öneminin farkında olarak, başlangıçta yakıt bankası kurulması ve yaptırımlar gibi bir takım öneriler getirmiştir. Bütün Dünya ülkelerinin el birliği ile ABD ve Rusya öncülüğünde, BM gibi uluslararası kurumların şemsiyesi altında çok uzun vadede bu konuda ilerleme kaydedebileceğini tasavvur etmek son derece cesur bir girişim olarak düşünülebilir. Bu girişim kapsamında, Nisan’daki Nükleer Güvenlik ve Mayıs’taki Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasını Gözden Geçirme Konferansına ek olarak, Obama Yönetimi’nin, Küresel Sıfırlama Kampanyası adında bir faaliyet başlatarak, Silahsızlanma Konferansı düzenlemesi bu konudaki ABD kararlılığına örnek olmaktadır.

 

 İkinci görüş ise “kötümser” (pesimist) yaklaşımdır. Buna göre,

 

-Bu günkü ortam içinde, ABD ve Rusya’nın kendi ana kıtalarının hedef olabileceği hasmane bir tutum içinde olmadıkları görülmektedir. Bu nedenle artık, yüksek miktarda stratejik harp başlığına ihtiyaçları bulunmamaktadır. Buna rağmen hala birbirlerini stratejik nükleer dengede tutacak yeterli sistemleri ellerinde tutmak için, hesaplar yapmaktadırlar. Her ne kadar 2009 yılı ABD Nükleer Görünümün Gözden geçirme (NPR) raporunda nükleer silahsızlanma amacından bahsedilse dahi, ABD’nin stratejik caydırıcılığını sağlamak için nasıl bir nükleer yeteneğe sahip olması gerektiği işlenmektedir (Grotto, 2008). Anlaşmanın görülmeyen tarafı ile, her iki tarafta artık eskiyen ve modernize maliyeti yüksek olan nükleer harp başlıkları ve atma vasıtalarını karşılıklı olarak indirim kapsamında envanterden çıkararak makul seviyede konuşlandırma yapmayı hedefledikleri söylenebilir.

 

-Başkan Obama arındırma için atılacak en önemli adımlardan biri olarak, devletlerin nükleer silah yapımı için gerekli olan maddelerin üretiminin kontrollü bir şekilde sona erdirmeye yönelik yeni bir anlaşmanın yapılmanın hedeflenmesi olduğunu açıklamıştır. Bunun yanında NPT’nin güçlendirilmesi için işbirliği önermiştir. Bilindiği gibi, NPT iki statülü bir yapıya oturtulmuştur. Bunlar, nükleer silahlara sahip ülkeler statüsü ve sahip olmayan ülkeler statüsüdür. Birinci statüdeki ülkeler, nükleer silah yapımına dair her türlü know-how ve altyapıya sahiptirler. En önemlisi, bu konuda yetişmiş entelektüel sermayeye ve bilim adamlarına sahip durumdadırlar. Bunlar envanterlerinde bulunan bütün silahları yok etseler dahi, ileride değerlendirdikleri potansiyel bir tehdit algılamasında, küçük çaplı bir nükleer silahı açık veya gizli bir şekilde yapmaktan hangi gücün alıkoyacağı bir sorun olarak gündeme gelmektedir. Süper güç olan ABD veya tarihte verdiği sözü kendi yorumuna göre kullanan Rusya’ya karşı hangi uluslararası güç denetim yapacak ve yaptırım uygulayabilecektir? Bugün Avrupa’nın Rusya’ya enerji bağlamındaki bağımlılığı değerlendirilecek olursa, Avrupa ABD ile birlikte Rusya’ya somut bir yaptırım uygulama işine girişebilecek midir? Birinci statüdeki bu ülkelerin her halükarda belirli stokları envanterlerinde tutarak, kendileri için güvence yaratmak isteyecekleri mantıklı bir yaklaşım olarak görünmektedir.

 

-Bunun dışında bir de nükleer silaha sahip olmaması gereken ancak, de-facto olarak bu silahlara sahip olmuş Hindistan, Pakistan, İsrail gibi ülkeler vardır. Bu ülkelerden bir şekilde bu silahlar temizlenebilecek midir? Bunun örneği Güney Afrika’dır. Bu ülke silahlarını teslim ederek, arındırılmış statüye kavuşmuştur. Ancak, özellikle Batı tarafından İsrail’e taviz gösterilirken, diğer ülkelerden fedakarlık istenmesi reel politikada ne kadar gerçekçi olabilecektir? İsrail’in nükleer silahlardan arındırılabilmesi için çevre Arap ülkeleri ile barışının sağlanması ve istikrarlı bir yapıya oturtulması elzemdir. Bunun sağlanması için Filistin sorunun iki devletli bir yapı ile Kudüs’ün statüsünün her iki tarafında mutabık olduğu bir şekilde çözülmesi gerekmektedir. Eğer bu husus başarılabilirse İsrail arındırılmaya evet diyebilir. Fakat o durumda dahi, İsrail’in bekası için bir kısım nükleer silahı saklamaya çalışacağı gibi bir tahminde bulunmanın yanlış olmayacağı söylenebilir. Bu nedenle eğer nükleer silahlardan arındırılma düşünülürse, öncelikle bu ülkelere NPT kapsamına alınması ve  NPT’de belirtilen statülerin tek bir kavram altında “sıfır nükleer silaha sahip ülkeler” statüsünde mutlaka birleştirilerek, her devletin bu silaha sahip olmama konusunda eşit düzeye getirilmesi ve bunun her devletin mutabık kalacağı denetim sistemi ile kontrol edilebileceği ve yaptırım uygulayabileceği bir sistem haline getirilmesi şart olarak görülmektedir. Sorun yine ABD gibi güçlü ülkelerin nasıl kontrol altına alınabileceğidir.

 

– ABD, Rusya ve diğer silaha sahip ülkeler stratejik nükleer silahlarda indirime gitseler dahi halen ellerinde binlerce taktik nükleer silah bulunmaktadır. Bunların envanterde gizlenmesi son derece kolaydır. Bu ülkeler nükleer silah kullanma konseptlerini değiştirerek, zamanın gereklerine uydurmaktadırlar. Örneğin; Rusya nükleer silah kullanma stratejisini taktik alana kaydırmıştır. Konvansiyonel kuvvetler açısından hassas durumda bulunan Rus konseptine göre (Cohen, 2209); Taktik nükleer silahlar geniş çaplı bir harekatta olduğu kadar, Gürcistan, Çeçenistan’da olduğu gibi bölgesel çatışmalarda dahi gerektiğinde tırmanmayı önlemek ve konvansiyonel hassasiyeti telafi etmek ve hasmane davranışlara son vermek için önceden kullanılabilir. Rusya bu suretle ilk kullanım eşiğini aşağıya çekmiştir. Bunun dışında Rusya’nın muhtelif zamanlarda uluslar arası platformda söyledikleri ile uyguladıkları arasında farklılıklar olduğu tespit edilmiştir (Cohen, 2209). Bu durumda Rusya’nın nükleer silahlardan arındırıldığına dair açıklamaları konusunda nasıl ikna olunabileceği sorundur.

 

Yukarıdaki iki farklı görüşün yansımalarını ortaya konularak bir değerlendirme yapılmıştır. Görüldüğü kadarıyla nükleer silahlardan arındırılmış bir Dünya yaratmak son derece zor bir hedeftir. Ancak, iyimser bir görüşle, yüzyıldan fazla sürecek bir süreci içerse de, böyle bir iradenin ortaya konularak, uygulanması için çaba sarf edilmesi cesur ve alkışlanacak bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Bu girişime liderlik yapanlar hedeflerinden sapmadıkça da ilerleme sağlanması mümkün olacaktır.