Tarih kendisini okuyan, öğrenen ve ders alanların yolunu daima aydınlatır. Aklıyla hareket eden toplumlar, dünyanın her hangi bir yerinde yaşanan bir olaydan kendileri için ders çıkarırlar. Üstelik bizzat yaşadıktan sonra ancak ders alanlar ağır bedel öderlerken akıllı olanlar her türlü tehdit ve tehlikeden uzak kalırlar. Onlar bilirler ki yer, zaman ve rol oynayan unsurlar değişirler ama sebep ve sonuç arasındaki bağlantı hep aynı kalır. Hele ki söz konusu olan uluslararası ilişkiler ise bu bağlantının çok daha güçlü olduğunun bilincindedirler.

 

Yakın tarihimizde Kafkaslarda, Balkanlarda ve Batı Trakya’da yaşanan olayların önemi büyüktür. Türklerin Balkanlardan sökülmesine yol açan Plevne savunma hattının 1877’de çökmesinin ardından Rodop’da Pomak ve Türkmenler tarafından kurulan bağımsız cumhuriyet ve 1913’te kurulan ve sadece iki aylık ömrü olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti ile Kafkaslarda kanlı boğuşmaların yaşandığı 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti o dönemin güçlü devletlerinin diplomatik oyunlarının kurbanı oldu. Küresel egemenlerin Kafkaslarda, Balkanlarda ve Batı Trakya’daki başarısına rağmen aynı sinsi tezgâhı Anadolu’da tutmadı. Büyük önder ve onun yanında saf tutan kahramanlar sayesinde bu küresel oyun bozuldu, oyuncuları ise bozguna uğratılarak geldikleri gibi gönderildiler.

 

Anadolu’dan uzakta dünyanın farklı bir bölgesinde ve farklı bir zamanda aynı küresel egemenler benzeri bir oyunu sahneye koydular. Endenozya’nın işgali altındaki Doğu Timor’un (Timor Leste) bağımsız bir devlet olarak dünyaya gelmesi, aynı oyunun farklı bir sonucuydu. Bu kez bağımsız bir devlet işgalle yok edilmemişti, tersine işgalden bağımsız bir devlet yaratılmıştı.

 

Timor halkı II. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Uzak Doğu’daki Japon-Çin-ABD rekabetinin bir parçası, süper güçlerin birbirleriyle olan yayılmacılık mücadelesinin hep kaybeden tarafı oldu. Japon işgaline karşı direnişle başlayan karşı koyuş geleneksel hale geldi. II. Dünya Savaş’ından sonra Çin tehdidine karşı kalkan olarak yararlanılan Endenozya’nın ABD korumacılığı altına girmesiyle Timorlar unutuldu. Kamboçya ve Vietnam’da komünist yönetimlerin işbaşına gelmesi, başta ABD olmak üzere batının Endenozya’nın önleyici bölge haline getirilmesini Timor’un direnişine tercih etmesine yol açtı. Uzatmadan 1975 yılına gelindiğinden Portekiz’in sömürge yönetimini sonlandırarak bölgeden çekilmesinden sonra Endenozya’nın işgaline uğradı. Batının çok daha önemli olan çıkarları nedeniyle bu işgale itiraz eden hiç olmadı.

 

Soğuk Savaş’la birlikte ABD’nin komünizmi yayılmacılığının haklı gerekçesi olarak göstermesinin sona ermesiyle Timor yeni bir sürece girmiş oldu. Başta Avustralya olmak üzere dünyanın önde gelen güçleri daha önce görmemezlikten geldikleri Timor’u hesaplarına dahil ettiler. Çünkü Timor denizinde bulunan zengin petrol ve doğal gazın çıkarılmasının zamanı gelmişti. Dünyanın neresinde petrol varsa orada boy gösteren Norveç’in Rafto Vakfı, direniş hareketinin öncüsü Jose Ramos HORTA’ya ödül verdi. Kariyerinin tümünü batıda oluşturan HORTA’ya bir ödül de İsveç’ten Nobel Barış Ödülü’yle geldi. Batının elbirliği içerisindeki dönüştürme hareketi meyvasını 1999 yılındaki referandumda verdi. Timorların neredeyse tümü bağımsızlık istediğini deklare etti. 2001 yılında kurulan hükûmette eskinin direnişçi liderleri devlet adamı olarak ortaya çıktılar.

 

Öncekiler bir yana, birincisi G. Sudan (daha önce değindik) ikincisi D. Timor olan dünyadaki en genç iki devletin doğumu da küresel güçlerin ihtiyaçlarının belirlediği gelişmelere bağlı oarak gerçekleşmiştir. İşgal altında bulunmanın, bir halkın hür iradesiyle (hür irade esastır) bağımsızlık isteğinde bulunmasının bir önemi yoktur. Basit bir karşılaştırmayla Java adasındaki D. Timor’a verilen destek, Sumatra’nın kuzeyindeki Aceh’ten esirgenmektedir. Küresel çıkarlar bağımsız bir devleti işgalle yok edebilirken, işgal altından da bağımsız bir devlet yaratabilirler.

 

Sözü edilen en genç bu iki devletin halkı da bağımsızlıklarını hedefleyerek mücadeleye başladılar. Bugün artık kendilerine ait birer devletleri bulunmaktadır. Ne var ki sentetik olarak nitelenebilecek bu devletler kendilerini var eden güçlerin diplomatik ve ekonomik destekleriyle ayakta ancak kalabilmektedirler. Dün değişen ihtiyaçlarla var edilenlerin, yarınki değişiklerle yok olmaları da kaçınılmazdır. Bağımsızlık ancak laftadır.

 

Dünyanın başdöndürücü bir hızla gelişen ve gerçekle sanalı birbirine karıştıran uluslararası ilişkilerine olabildiğince dikkatle bakmak zorundayız. İçerisinde bizim de bulunduğumuz bölgede Kürtçülerin (Kürt halkı değil) birkaç yüzyıllık hayallerini adım adım gerçeğe dönüştürmeleri sürecinin dışında kalmamız mümkün değildir. Devletimizin eşit birer vatandaşı oldukları halde tarihe arkalarını dönerek yüzyılların hatasını tekrarlayanlar 1993 yılında İstanbul’da bulunduğu bir sırada Mesut BARZANİ’nin şu sözünü kulaklarına küpe yapmak zorundadırlar:

 

"Bugün Türkiye'de yönetime muhalif Kürt dergileri, Kürt gazeteleri var. Bizim Bağdat'ta Saddam'a muhalif tek bir kitap basmamız dahi mümkün değil. Bizde hiç bir zaman legal mücadele verme koşulları olmadı."

 

Ki bugünün 1993’ten çok daha farklı olduğunu inkâr edebilecek biri var mıdır hâlâ?

 

* “Kürt Sorunu” mu Yoksa Örtülü Operasyon mu? Diplomasi ve İstihbarat Eliyle Kürt Toplum Mühendisliği kitabımızdan alıntılarla.