Son dönemde Türk dış politikasında “yeni” bir atmosferin oluştuğu ve “yeni” yaklaşımların egemen olduğu söylemi çeşitli akademik çevreler tarafından sıkça ifade edilmekte ve medya organlarında sıklıkla yer almaktadır. Bu duruma, Soğuk Savaş sonrası dönemde biçimlenen uluslararası arenanın incelendiği geniş bir açıdan bakıldığında ise son dönemde dış politikada yapılan açılımların “yeni” olmadığı görülecektir. Soğuk Savaş sonrası bir “açılımlar silsilesi” yaşanan Türk dış politikasının öncelikli faaliyet alanı her iktidar döneminde değişmesi, bir başka deyişle dış politikaların “uzun dönemli devlet politikaları” çerçevesinde değerlendirilmeyip “iktidarların pragmatik (yararcı) ve kısa dönemli politik ajandalarına” hapsolması Türkiye’yi maalesef elle tutulur bir sonuca ulaştırmamıştır.

 

90’lı yılların başında dış ilişkilerinde Türkiye, “Türk kimliğini” öne çıkarmış, daha sonra Necmettin Erbakan döneminde “İslami kimlik” söylemde egemen olmuştur. İsmail Cem İpekçi’nin dışişleri bakanlığı sırasında “Batılı kimlik” üzerinden politikalar üretilirken Ahmet Davutoğlu zamanında sıkça atıf yapılan “Türkiye’nin Osmanlı’dan miras kimliği” dış politikanın ana hattı haline getirilmiştir. İşte, bu kadar kısa süre içerisinde bu denli fazla kimlik değiştiren Türk dış politikası benliğini tam anlamıyla bulamamıştır.

 

90’ların Başı: Adriyatik’ten Çin’ e Kadar Türk Dünyası

 

Genel anlamda, Soğuk Savaş dönemi boyunca NATO şemsiyesi altında, kendini “komünizmin kötü hava koşullarından” korumaya çalışan Türkiye’nin dış politikası tek yönlü olarak devam etmiş, 90’ların başında ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması, Türkiye’nin “komünizme karşı bir uç karakol” olarak betimlenen pozisyonunu “demokratik, laik, Müslüman, ülke sınırları içersinde pazar ekonomisinin geçerli olduğu model ülke olma” özelliğine çevirmiştir.

 

Bu çerçevede, Soğuk Savaş sonrası dış politikada kimlik arayışlarına ilk cevap Türkiye’nin “Türk kimliği”  olmuştur. Söz konusu dönemde, Batılı devletler SSCB’den boşalan yeri Kafkasya ve Orta Asya’da İran destekli siyasi İslam’ın doldurulmasından çekindikleri için Batı yanlısı Müslüman, fakat laik ve demokratik bir yapıyı temsil eden Türkiye’ye destek vermişlerdir.[1] SSCB sonrası kapitalist ekonomiye yeni eklemlenen bölgeyle girişilen ekonomik ilişkilerin geliştirilme hamlesi Türkiye ekonomisinin iç açıcı bir tablo çizmediği bu yıllarda başarısız olmuş, bu devletlerle ticaret hacmi düşük oranlarda kalmıştır. Benzer şekilde, bölgede eğitim alanında yapılan girişimlerden de istenilen sonuç alınamamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) 1996 yılında İngiliz teorisyen Sir Halford John MacKinder’ın 20. yüzyılın başlarında merkez alan (heartland) olarak tanımladığı bölgeyi “çıkar alanı” olarak tanımlaması ve bölgeye yönelmesi, diğer yandan Avrasya’da SSCB döneminden kalan Rus etkisi, Türkiye’nin bölgedeki baş aktör olarak belirme şansını azaltmış, ABD’nin başrolü oynadığı politikalarda “yardımcı aktör” olarak boy göstermeye başlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda tam anlamıyla hedefine ulaşamamıştır.

 

Diğer taraftan, Türk cumhuriyetleriyle çeşitli alanlarda bir çok antlaşma yapılmış, TRT Avrasya adında bir televizyon kanalı yayına girmiş, 1992’de Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) ve 1993’te Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) kurulmuş; ama dönemin ‘Avrasya Açılımı’ başarı sağlayamamıştır. Demirel’in ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası’ söylemiyle girişilen “açılımın” başarısız olması aynı zamanda Türkiye dışındaki Türk varlığına daha önceki hükümetler zamanında da bir politikanın üretilmediğini göstermektedir. Türkiye’nin başarısızlığından söz ederken değinilmemesi gereken bir nokta da, ‘kardeş’ cumhuriyetlerin Türkiye’ye karşı ‘kardeşçe’ yaklaşmalarının sağlanamamış olmasıdır.[2] Türkiye’nin sorun yaşadığı KKTC’nin tanınması gibi konularda söz konusu devletlerden herhangi biri Türkiye lehine olumlu bir katkı yapmamıştır.

 

90’ların Ortası: “Lider Türkiye”, “Şahsiyetli Dış Politika”

 

‘Şahsiyetli dış politika’ söylemiyle iktidara gelen Refah Partisi Lideri Necmettin Erbakan döneminde, Türk dış politikasında dini motiflerin ağır olarak yer aldığı bir döneme girilmiştir. Dönemin Başbakanı Erbakan günümüzde AKP Hükümetinin “Orta Doğu Açılımı” olarak bahsedilen politikasının daha marjinal versiyonunu Müslüman ülkeler coğrafyasında devreye sokmuştur. Erbakan öncülüğünde Müslüman ülkelerle çeşitli ittifaklar kurma arayışı “Gelişmekte Olan 8 Ülke” anlamına gelen Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya, Pakistan ve Türkiye’den oluşan Developing Eight’in (D-8) kurulmasında vücut bulmuştur. Refahyol Hükümeti tarafından AB’ye bir alternatif olarak geliştirilen bu proje gerek ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki kısıtlı rol oynama kapasitesi gerek de gelişmemişlikleri nedeniyle tam bir alternatif olamamıştır. Öyle ki 1996 yılından yine aynı hükümet, ekonomisi henüz hazır olamayan Türkiye’yi ticari konularda dezavantajlı bir konuma düşürecek olan Avrupa Birliği (AB) ile imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması’nın altına imzasını atmıştır. Gümrük Birliği’nin tesisi ile D-8’in alternatif olma durumu ortadan kalkmış, medyada D-8 ses getirse de Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlamda AB hakimiyeti kendini göstermiştir.

 

D-8’e tam anlamıyla etkinlik kazandıramayan Erbakan Hükümetinin izlediği dış politika ne Türkiye Cumhuriyeti kurulurken benimsenen “Kemalist model” yolunda ne de yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye’ye biçilen “model ülke” yolunda ilerlemiştir, bu nedenden ötürü dönemin hükümeti içte eve dışta büyük sıkıntılar yaşamıştır. Müslüman coğrafyalara birçok gezinin düzenlendiği dönemde özellikle İran’da Rafsancani ile ve Libya’da Kaddafi ile yapılan görüşmelerde sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştur. Saf İslami kimliği dış politikada kullanmak isteyen Milli Görüş geleneğinin temsilcileri, söz konusu yıllarda İsrail ile yakın ilişkileri varken Müslüman ülkelerden istediği reaksiyonu alamamıştır.

 

İç politikada “irtica” tehlikesinin önemli boyutlara ulaştığını savunan Türk Silahlı Kuvvetleri “post-modern darbe” olarak da anılan 28 Şubat 1998 tarihinde, Refah Partisi’ni bir bakıma tasfiye etmiştir.

 

2000’lerin Başı: Türkiye: 21 Yüzyılda “Dünya Devleti”

 

Yüzünü kurulduğu dönemlerden bu yana yukarıda belirtilen dönemler dışında Batı’ya dönen modern Türkiye’nin dış politikadaki ana gündem maddesi milenyumdan sonra Avrupa olmuştur. Türk coğrafyasına, Müslüman dünyaya ve Osmanlı’nın egemenliğini sürdürdüğü alana yöneliş “açılım” olarak tanımlandığında Avrupalı kimliğin öne çıkarılmasının bir açılım olarak sunulmasından ziyade genel manada Türkiye’nin dış politikasının çıkar alanlarına geri döndüğü olarak betimlemek daha mantıklı olacaktır. Avrupa Birliği ile ilişkilerin yanında Türk dünyası ile ilişkilerin geliştirilmesini öncelikli politikalarından biri olarak belirleyen Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidar ortağı olması nedeniyle önceki dönemin ana maddesi olan Türk dünyasına da yönelik de politikalar üretilmeye devam etmiştir.

55. Hükümetin Dışişleri Bakanı olarak yaptığı ilk basın toplantısında İsmail Cem, Türkiye’nin tarihi, coğrafi ve kültürel anlamda “700 yıllık Avrupalı” olduğunu söylemiştir. Hedeflerinin başkalarına özenen değil başkalarının özendiği bir “dünya devleti” yaratmak olduğunu söyleyen Cem, Türkiye’nin Asya ve Avrupa’dan birini seçmesinin de bir mecburiyet olmadığının altını çizmiştir. Ayrıca Avrupa kültürünün neresinde yer aldığı konusunda da bir açıklama getirmiştir. “Avrupa kültürünün çağdaş tanımlarına göre Türkiye elbette Avrupalıdır” demiştir.[3] Burada kastedilmekte olan, Avrupa ve Türkiye arasındaki ekonomik ve dini farklılıklardan öte Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerler bağlamında Avrupa’yla eşdeğer olmasıdır.

          

Helsinki’de Türkiye’ye tanılan adaylık statüsü ile AB’ye adaylığın dönüştürücü etkisi ve AB’nin kapsayıcı anlayışına Avrupalı kimliğiyle eklemlenen Türkiye’nin Yunanistan gibi bazı bölgesel sorunlarının çözümünde önemli rol oynamıştır. 1999’ da sırasıyla İzmit ve Atina’yı harap eden depremlerin iki ülke halkında yarattığı empatiden hareketle Yunanistan olumsuz koşulluk politikasından tarihi bir adımla uzaklaşarak 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB’nin Türkiye’ye adaylık statüsü tanıma kararını desteklemiştir.[4] Bu dönemde gösterilen gelişmelerin yanı sıra, söylemsel olarak Türkiye dış politikasında hem Asyalı hem Avrupalı bir devlet olunacağı literatüre sokulmuştur; fakat pratikte göz önüne alınan nokta sadece Avrupa olmuştur.

 

Avrupa ile ilişkilerde Türkiye’nin, Doğu ve Batı arasında köprü olması, Türkiye’nin Avrupalı kimliğine hizmet eder bir şekilde kullanılagelmiştir. İlber Ortaylı’ya göre Türkiye’nin sınırları ve içindeki problemler bakımından Batı Avrupa modelleriyle benzeşen yanları yoktur.[5] Avrupa Türkiye’yi Avrupalı gibi “göstererek” onun köprü konumundan yararlanmak istemekte; fakat Türkiye’yi Avrupalı olarak “görmemektedir”.

 

2002 Sonrası: Komşularla Sıfır Sorun

 

İsmail Cem döneminden sonra yaşanan ekonomik kriz, Türkiye’de siyasal yapıyı derinden etkilemiş, Milli Görüş düşüncesi ile yetişen; siyasi anlamda muhafazakar ekonomik anlamda liberal AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olmuştur. DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde hatları çizilen Türkiye’nin komşularla yakınlaşma politikası ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dış Politika Danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun, Ali Babacan’ın yerine Dışişleri Bakanlığına atanmasıyla bir hayli revize edilerek “sıfır sorun” adı altında uygulanmaya başlanmıştır.

 

AKP iktidarının ilk yılları boyunca belirli bir dönüşümden geçtiğini ve küreselleşen dünya şartlarına adapte olmak isteyen AKP kadrosu Avrupa Birliği’ne önem vermiştir. 2002-2004 yılları arasında AB Reform Paketleri ile iç yapıda bazı çevreler tarafından eleştirilen bazı çevreler tarafından ise hoşnutlukla karşılanan büyük bir dönüşüm gerçekleşmiştir; Davutoğlu döneminde ise Orta Doğu, AB’nin yerini almıştır.

 

Tarihsel olarak incelendiği zaman, Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin İsrail ile ilişki kurması, diğer yandan Orta Doğu’da İsrail’in karşısında Arap Devletlerinin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) yakınında yer alması Orta Doğu ülkeleri ve Türkiye’nin ayrı kutuplarda konumlandırmasına neden olmuştur. Örneğin, 1964 ve 1967’de ortaya çıkan Kıbrıs Krizi ve 1974 yılında Kıbrıs’a düzenlenen operasyonda Orta Doğu devletleri uluslararası alanda Türkiye yanında olmamıştır. Diğer yandan, 1973’te meydana gelen petrol krizinin etkilerinden dolayı Türkiye’nin bölgeye ilgisi artmıştır; fakat bu durum bir açılım niteliği taşımayan kısa süreli bir meyil olarak açıklanabilir. Orta Doğu ile ilgili politika yapım aşamalarında önem arz eden faktörlerden bir tanesinin de şüphesiz İsrail olduğunun altı çizilmelidir. Unutulmamalıdır ki, Soğuk Savaş boyunca İsrail ve Türkiye aynı blok altında yer almıştır. İbrenin İsrail’e dönmesinin ilk işareti, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’ de (BM) İsrail’in Suriye’deki Golan Tepeleri’nin ilhakının kınanması yönünde verilen önergenin oylamasına katılmamasıdır. (önerge ES 9/I, 1982). Tesadüfi olmayan bu değişiklik, Orta Doğu pazarlarının Türkiye’nin ticaret profili içersindeki yerini kaybetmesine ve 1980’lerin ortalarında petrol fiyatlarının düşmesine denk düşmektedir.[6]

 

Son dönemki dış politika manevralarında, herkese eşit mesafede ve çok boyutlu bir dış politika hedefiyle yola çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin dış politikada ana gündeminin Orta Doğu olduğu görülmüştür. Davutoğlu’na göre bölgeyi beş yüz yıl elinde tutan güçlü tarihi birikimine rağmen Türkiye bugün bölge ile ilgili politikalarını, bölgede 50 yıllık geçmişe sahip İsrail’in stratejilerine endeksleyen bir görüntü vererek bölge ile yeni bir yabancılaşma süreci içerisine girmiştir.[7]

 

AKP döneminde ise Türkiye – İsrail ilişkilerinde Davos’ta Erdoğan’ın “one minute” çıkışıyla yaşanan kırılma, Mavi Marmara saldırısı ile iyiden iyiye kendini göstermiş ve Birleşmiş Milletler’in İsrail lehine yorumlanan Palmer Raporu ile kopma noktasına gelmiştir. Kısa süre önce, İran’a karşı alınan yaptırım kararında Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde ‘hayır’ oyu vermesi de dış politikasında yeni yöneliminin bir yansıması olarak algılanmıştır. Türkiye’nin İsrail karşıtı politikalarının artmaya başladığı sırada NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti bağlamında Füze Kalkanı Projesi’nin İran’dan gelecek olası bir saldırıda İsrail’in güvenliğini sağlayacak şekilde Malatya’da kurulacak olması, Orta Doğu’da İran tarafından fark edilmiş ve büyük tepki görmüştür. Dolayısıyla Türkiye tam anlamıyla ne İran’ın arakasında ne de İsrail’in karşısında olmuş, sonuçta ikisinden de uzaklaşmıştır.

 

Türkiye tarihi bağlarından kaynaklanan kültürel ve dinsel yakınlığını temel taş belirlediği son dönem Orta Doğu politikası paralelinde, TRT tarafından kurulan “El Türkiye” isimli Arapça kanal vasıtasıyla bölgeyle kültürel ilişkiler canlandırılmaya çalışılmıştır; bu noktada hatırlanmalıdır ki yukarıda da belirtildiği üzere 1992’de TRT Avrasya* kurulmuş; fakat bölgede dil farklılıklarından dolayı tercih edilen bir televizyon kanalı durumuna erişememiştir. Benzer olarak, Araplar tarafından yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde El Türkiye’nin Araplara tam olarak hitap edemediği ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, Filistinli akademisyen Azzam El Temimi, Londra'da Arapça yayın yapan El Kuds El Arabi gazetesinde yayımlanan makalesinde, TRT'nin Arapça kanalı El Türkiye'nin "Arap örfüne ters olduğunu ve hayâsızlık ile çıplaklık sunduğunu" yazmıştır.

 

Türkiye’nin son dönemde Orta Doğu’yu ön plana çıkarmasının en önemli sonuçlarından biri de AB ile uzun süredir yaşanan “zorlama iş birliği” atmosferinin yerini “rekabet” atmosferine bırakmasıdır. Bölgeye bakıldığında, kaynakları nedeniyle bölgede ekonomik aktörlerin çok fazla olduğu görülmektedir. Ayrıca, Ortadoğu siyasi kültür açısından da gelişmemiş bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin bölgede zaten büyük bir rekabette olan aktörlerle aynı hizada etkin olacağı düşüncesi hayalperest bir düşüncedir.

 

Türkiye’nin bölgeye sempatisinin artmasını incelerken asıl üzerinde durulması gereken nokta ise, bölgenin istikrarsızlığıdır. Irak’tan çıkma planları yapan ABD gibi hegemon bir gücün bile bölgeyi istediği anlamda dönüştüremediği unutulmamalıdır. Devrimlerle istikrarsızlığın iyice arttığı Orta Doğu’da diktatörlerini deviren zafer sarhoşu halkların Türkiye’ye göstermiş olduğu ilginin sınırı Müslüman Kardeşler tarafından “Erdoğan’ın ve ülkesinin tek başına bölgenin geleceğini belirlememesi ve bölgeye liderlik etmemesi gerektiğini düşünüyoruz”[8] sözleriyle çizilmiştir.

 

Kendini dış politika arayışlarında hep Avrupalı olarak gören Türkiye hem istediğini alamadığı AB’den bıkarak, hem de iktidar partisinin kendisini hissi olarak Arap coğrafyasın kendisine yakın görmesi nedeniyle Türkiye’yi son dönemde “bölgesinin devleti” olarak tanımlamaya başlamıştır. Batının ve bazı çevrelerin bu durumlar karşısındaki tavrı ise Ortadoğu’ya açılımı “eksen kayması” olarak değerlendirmek olmuştur.

 

Batı’daki bazı kesimlerin eksen kayması düşüncesine neden olan esas etmen, Ortadoğu’ya yönelen Türkiye’nin ‘Batılı’ özelliğini kaybetmesidir. Bundan dolayı, ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın 6 Nisan 2009 tarihinde yaptığı Türkiye ziyaretindeki TBMM konuşmasında vurguladığı “model ortaklık” çizgisinden sapıldığı yönünde korkular doğmuştur; fakat Arap Baharı olarak isimlendirilen halk ayaklanmalarında görülmüştür ki, Türkiye yine bölgenin “örnek alınması gereken” ülkesidir. Dolayısıyla Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik politikalarını bir “eksen kayması” olarak değil, “model olma pozisyonunun bu coğrafyaya kaydırılması” olarak değerlendirmek gerekir.

 

Değerlendirme

 

Görüldüğü gibi, Türk dış politikasının son dönem furyası olan “komşularla sıfır sorun” tamamen yeni üretilmiş bir politika değildir. Orta Doğu açılımı ne dış politika tarihinin ilk açılımı ne de bölgeye ilk yöneliştir. AKP öncesi hükümetler döneminde dış politikadaki söylemlere bakıldığı zaman Türkiye’nin hep bir lider olma sevdası göze çarpmaktadır, işte Erdoğan ve Davutoğlu öncülüğünde de Orta Doğu’da “lider olma” denemesi yapılmaktadır. Öte yandan, Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında “komşularla sıfır sorun politikası” olarak tekrar formüle edilen komşularla ilişkilerin iyileştirilmesi dönemi bir anda başlamış bir olgu değildir. İsmail Cem döneminde Yunanistan ile ilişkilerin geliştirilmesinde büyük adımlar atılmış ve Batı ile “asgari sorun” hedeflenmiştir. Tarihsel bağ üzerinden dış politikaya yön verme durumu da alanların değişmesi dışında benzer anlamlar içermektedir. Cem, Türkiye’yi 700 yıllık Avrupalı olarak tanımlarken Davutoğlu Türkiye’yi, Orta Doğu’yu 500 yıl elinde tutmuş bir devlet olarak betimlemiştir.

 

Erbakan Hükümeti döneminde de siyasette bulunan AKP kadroları, marjinal dış politika arayışından ders alan AKP elitleri, şimdi daha ılımlı bir Orta Doğu politikası yürütmek gereğini anlayarak  bölgeye yönelmiştir. Burada altı çizilmelidir ki, bir devletin dış politikada alternatiflerini belirlemesinde söylemden daha önemli bir durum, ülkenin bölgeye etkide bulunabileceği kuruluşlar ve yapıların bulunmasıdır ki buna şu an için rastlanmamaktadır.

 

Sıfır sorun politikasında Cem’in dışişleri bakanlığı döneminde gerginliğin yumuşadığı Yunanistan ile 2010 yılında 22 adet antlaşma imzalanmış; fakat Kuzey Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Akdeniz’de petrol aramaları sonucu bu ülke ile savaşın eşiğine gelinmiştir. Yunanistan’ın komşusu Bulgaristan ile de ilişkilerin geliştirilmek istendiği açıklanmış; fakat burada Türk azınlıklara karşı ırkçılığın artmasının çözümü bulunamamıştır. Diğer yandan, Ermenistan ile başlatılan “futbol diplomasisi”nin ilişkileri normalleştireceği düşüncesi boşa çıkmıştır. Türkiye’nin kucaklamak istediği komşusu Ermenistan, Dağlık Karabağ’daki işgalin bitirilmesinde herhangi bir adın atmadığı gibi Türkiye’den de açıkça toprak talebinde bulunmuş Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan genç Ermenilerin görevinin “Ağrı Dağı’nı almak” olduğunu açıklamıştır.[9] Sözde “Ermeni soykırımı” iddialarının Türkiye’nin önüne getirilmesinde bir çözüm olmayan bu yakınlaşma, “bir milletin iki devleti” olarak tanımlanan Türkiye – Azerbaycan ilişkilerine olumsuz olarak yansımıştır. İran ile yaratılan dostluk havası ise Füze Kalkanı Projesi ile karanlık bir sürece girme sinyallerini vermektedir. Son dönem Türk dış politikasının örnekleri, “açılımların” genel olarak “açmaza girdiğini” sergilemesi açısından manidar olmakla beraber teoride kulağa hoş gelen “sıfır sorun” fikrinin reel politikte gerçekleştirilmesinin imkansızlığını da göstermektedir.  

 

AB açısından bakıldığında ise son dönemde net bir söylem oluşmamıştır. Erdoğan ve Avrupalı liderler –özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy- arasındaki sürtüşmeler devam ederken geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Biz AB ile diskoda tanışmadık ki”[10] diyerek Türkiye – AB arasında uzun yıllardan bu yana ilişkilerin sürdüğünden bahsetmiştir; fakat Arınç’ın bu açıklamasının yanında yıllarda “evliliğe varmayan ikili diyalogların” da son dönemde sorunlu bir ilişkiye evirildiği söylenmeden geçilemez. Amerikan New York Times gazetesinde John Vinocur ise, AB’nin hem Türkiye üyeliği ile hem de kendi borç, açık ve adeta sıfır büyüme sorunlarıyla aynı anda baş edemeyeceğini belirttiği yorumda konuştuğu, diğer bir ‘çekirdek AB ülkesi’nin bakanının da Türkiye’nin yeni iddialı tutumunu "strateji değil, taktik" olarak nitelediğini yazmıştır.[11] Buradan hareketle, Türkiye hala AB ile yan yana duran; fakat artık AB’ye sırtını dönmüş bir çift olarak tasvir edilebilir.

 

Özetle denilebilir ki “açılım” yeni bir kavram olarak dış politika gündeminde yer alsa da yeni karşı karşıya kalınan bir durum değildir. Kanaatimizce, Orta Doğu’yu dış politikada “yeni bir akım” olarak görmek yerine bir “süreç” olarak okumak daha mantıklıdır.

 

* TRT Avrasya şu anda TRT Avaz olarak yayın hayatına devam etmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar,cilt II, 6. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, s. 383.

[2] Erel Tellal, “Avrasya’da Türkiye Rusya İlişkileri”, Çağrı Erhan (der.), Beş Deniz Havzasında Türkiye, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2006, s.46.

[3] İsmail Cem, Türkiye, Avrupa, Avrasya,cilt I, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s.47.

[4] Bahar Rumelili, “Avrupa Birliği ve Bölgesel İhtilafların Çözümü”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt IV, No:16, Kış 2007-2008, s.68.

[5] İlber Ortaylı, Avrupa ve Biz, Ankara, Turhan Kitabevi, 2007, s.149.

[6] Jung Dietrich, Piccoli Wolfgango, Yol Ayrımında Türkiye, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2004, s.183.

[7] Ahmet Davutoğlu, Stretejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2010, s.57.

[8] Egypt's Islamists Warn Turkish PM Over Regional Role, http://af.reuters.com/article/egyptNews/idAFL5E7KE1DS20110914, Erişim Tarihi: 6 Ekim 2011

[9] Karabağ’ı Biz Aldık Ağrı’yı Size Bıraktık, http://www.dha.com.tr/sarkisyan-karabagi-biz-aldik-agriyi-size-biraktik-son-dakika-haberi_189442.html, Erişim Tarihi: 7 Ekim 2011.

[10] “AB ile Diskoda Tanışmadık ki”, http://yenisafak.com.tr/Politika/?t=24.09.2011&c=2&i=342408, Erişim Tarihi: 7 Ekim 2011

[11] NYT: "Türkiye Artık Uzak Bir Köprü" http://dunya.milliyet.com.tr/nyt-turkiye-artik-uzak-bir-kopru-/dunya/dunyadetay/04.10.2011/1446571/default.htm, Erişim Tarihi: 6 Ekim 2011.