Devletle sözde uzlaşmak adına uzlaşılmaz talepler öne süren PKK’nın ortaya attığı “demokratik toplum” projesi yeni bir buluş değildir. Elindeki silahı bırakmadan siyasallaşma iddiasında bulunan örgütün halkın arkasına sığınmasında bir paravan olan “demokratik toplum” ilk kez ÖCALAN tarafından AİHM’e yapılan başvuruda ortaya atıldı. ÖCALAN mahkemeye gönderdiği savunmasında bu projeye “Üçüncü Alan Teorisi” adını vermişti.

          

Teorinin temel dayanağı; kapitalizmin devletin milliyetçi ve totaliter anlayışıyla birleşmesi sonucunda “rönesansın aydınlanmasının” topluma yansımadığı, bu nedenle sivil toplum ve demokratik uygarlığın gelişemediği iddiasıdır. Çözümünde ise; demokratik ve sivil bir toplumun, yani üçüncü alanın geliştirilmesi öne sürülmektedir. ÖCALAN’ a göre; her kesimi örgütlenmiş, gücünü ve enerjisini kendisi üreten bir toplumu devlet ciddiye almak zorundadır. “Üçüncü Alan Teorisi”nin 1990’larda batıda çokça tartışılan ve sosyal ve ekonomik politikaların kapitalist ve sosyalist uçlar yerine merkeze çekilmesi suretiyle toplumsal uzlaşmaya ulaşmayı anlatan “Üçüncü Yol” teorisini en azından isim olarak çağrıştırdığına dikkat edelim.

          

ÖCALAN’ın 2001’de “Üçüncü Alan”, 2010’da “demokratik toplum” adını verdiği hareketin temel anlayışı; çatışmasız bir ortamda taleplerinin yerine getirilmesini halkın bizzat kendisinin sağlamasıydı. Açıkça anlaşıldığı gibi çatışmasızlık söz konusuydu. Ancak bunun sözden ibaret olduğunu görmek için ÖCALAN’ın kendi ifadesine bakmak yeterlidir. Barış ve demokrasiye geçmek için PKK’nın silahlı biriminin yeterli nicelik ve nitelikte güç kazanmasının zorunlu olduğunu, sadece Türkiye’de değil, Ortadoğu’da Kürtlere saldırıları boşa çıkarmak için gerektiğini, bunun sağlanmaması halinde barış ve demokrasinin olamayacağını bizzat söylemektedir. PKK’yı barışçı, uzlaşmacı gösterme, demokrasiyi başıbozuklukla karıştırma çabasında olanları yalanlayan bu sözlerle açıkça silahın hiçbir zaman bırakılmayacağı vurgulanmaktadır.

          

Geçmişte projendirilen eylemler artık uygulanmaya konulmuştur. Kimlerine göre silahlı gücün tehdidi, kimilerine göre de gölgesi altında dünyadaki halk hareketlerine benzetilmeye çalışılan “demokratik toplum”un “sivil itaatsizlik” eylemleri yurtiçinde ve dışında yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Halk bu eylemlerde önemsiz bir unsurdur. Öyle iddia edildiği gibi asıl olan değildir. Asıl olan ÖCALAN ve PKK’nın projesinin hayat bulmasıdır. Öz anlatımıyla; itaatsizliğin arkasına kayıtsız-şartsız itaakârlık gizlenmektedir.

          

“Sivil itaatsizlik” eylemleriyle Kürt halkına mal edilerek yerine getirilmesi istenilenler bunun kanıtıdır. Kürtçe’nin anadil olarak anayasaya girmesi, operasyonların durdurulması, seçim barajı, ÖCALAN’ın mahkûmiyetinin ev hapsine çevrilmesi vs… Bu istekleri öne sürenler bunların gerçekleşmesinin mümkün olmadığından emin olduklarına şüphe yoktur. Amaç silahın namlusunu göstererek devleti ve halkı baskı altına almaktır. Aykırı Kürt kanaat önderlerine, sanatçılarına yöneltilen tehditler de gösterdi ki uzlaşma işareti taşıyan her tartışma PKK da ve ÖCALAN da ipin ucunu ellerinden kaçırma endişesine yol açmaktadır. Bu normal bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Çünkü tamı tamına birinci günden içinde bulunduğumuz güne kadar kan ve barut bu Kürtçülerin besin kaynağı olmuştur.

           

Bu bakımdan söz konusu isteklerin PKK ile tartışılmasının hiçbir yararı yoktur. PKK’lıların söylediklerinin arasında gizleyerek söyleyemedikleri amacı, Kürt halkının tek temsilcisi olarak kabulünü dayatmak ve onun adını kullanarak teröre meşruiyet kazandırmaktır.

          

Samimiyetin olduğu yerde bilgi de olacaktır. Örgüt çevrelerinin peşine takıp sürüklediği tartışmalarda Kürtçe’nin de anadil olarak kabul edilmesi ve anayasaya yazılması dayatılıyor. Bu isteğin kabülünü zorlayanlar, her şeyden önce hangi Kürtçe sorusunun cevabını biliminsanlarına sorarak öğrenmek zorundadırlar. Dil bilimcilerin daha 17. yüzyılda İtalyan ve Fransız kapuçin papazlarının ilk Kürtçe dilbilgisi klavuzunu ve sözlüğünü yazdığı belirlemelerine kulak vermeleri gerekir. Latin alfabesiyle yazılan Kürtçede karşılığı olmayan sesleri ifade etmek için Ermeni alfabesine başvurulduğu bilgisini gözönüne almak zorundadırlar. Kürt dili ve edebiyatı yaratma çabalarının batı ülkelerinin örtülü ödeneklerinden beslenen Kürt enstitülerince yürütüldüğü gerçeğini görmemezlikten gelemezler.

          

Yerinde ya da değil; yüzde onluk seçim barajı ülkenin bütün siyasilerinin sorunu olduğu halde yalnızca Kürtçülerin sorunuymuş gibi ortaya atılıyor. İç ve dış kamuoyuna baraj sadece Kürt halkının serbest seçim hakkının gasbı olarak gösteriliyor. Bu konu da çatışma bahanesi haline getiriliyor. Sağlıklı bir sonuç için demokrasinin üç temel organı tarafından çözümlenmesi gereken sorun, Kürtçü siyasiler tarafından tek yanlı olarak sahipleniliyor.

           

Operasyonların durmasını isteyenlerin şaşmaz örneklerinden birisi de IRA’dır. İngiltere’nin bir zamanlar terörist olarak nitelediği bu örgütle grçekleştirdiği barış görüşmesi, PKK konusuyla eşleştirilmektedir. Bu konunda da önce bilgiyle ele alınması ve ondan sonra örneklenmesi,samimiyetin kanıtı olacaktır. Eğer samimiyet olsaydı, daha geçen hafta Omagh kasabasında bir polis memurunun bubi tuzağıyla IRA terörünün kurbanı olduğu gerçeğini biliyor olmaları gerekirdi. Hemen ardından da değil operasyonların durdurulmasını istemek, terörle uzlaşmanın bile mümkün olamayacağını anlayacaklardı.

          

ÖCALAN’ın ev hapsi isteği ise en basit ifadesiyle MANDELA’ya haksızlık yapmak olur. Samimiyet ve bilgi sahibi bir kimsenin MANDELA’nın ANC’si (Africa National Congress) ile ÖCALAN’ın PKK’sının arasında benzerlikler bulması mümkün değildir. Birisi ne kadar siyah G. Afrikalının ulusal partisisiyse diğeri de o kadar uluslararası bir örgüttür. Birisi elinde palayla karşısına otomatik silahlarla çıkan beyazlara karşı ne kadar mücadele ettiyse, diğeri de elinde tebeşir bulunan öğretmenleri otomatik silahlarla o kadar katletti. MANDELA, G. Afrika halkını ne kadar birleştirdiyse, ÖCALAN da Kürt halkını o kadar böldü. MANDELA, küresel güçleri ne kadar karşısına aldıysa, ÖCALAN da o kadar yanına aldı. Bu gerçekler ortada dururken ev hapsi isteğinde bulunanlar iki seçenekten birisine dahildirler. Ya bilgisizdirler ya da teröristi masum gösterme işbirlikçiliği içerisindedirler.

          

Günümüzün propagandası her zaman maalesef doğru bilgiler için yapılmıyor. İletişimin saniyeler içerisinde dünyanın en uzak köşesine bile ulaşması, propagandanın kötü amaçlar için kullanılmasını kolaylaştırmaktadır. Yüzyıl öncesiyle karşılaştırıldığında ülkelerin fiziki sınırlarının bir öneminin kalmadığı görülecektir. Kamuoyları nazarında, en büyük kalabalıklara en yüksek hızla ulaşan, sesini en yüksek perdeden çıkaran haklı olmaktadır. PKK ve yörüngesindeki Kürtçü konjonktür (geçerli durum) partisi propagandanın bu etkisinden olabildiğince yaralanmaktadır. Yaklaşan genel seçimi kabul edilemez söz konusu istekleriyle elinden geldiğince haklılık ve hakkaniyet iddialarına dönüştürmenin gayreti  içerisindedir. Örgütün sivil üyelerine kentlerde yaptırdığı çatışmalı, kırıp-dökmeli eylemlerini yok saysak dahi, örgüt yandaşları şiddet ve propagandayı içiçe geçirerek Kürt halkının iradesini kilitlemeyi hedeflemektedir. Yasadışı eylemlerini sözde verilmeyen yasal haklarına dayandırarak, akıl ve mantık ölçülerini lehine kullanmak yoluyla elde edeceği sonucu, dünyanın karar verici güçlerine duyuracaktır.

          

PKK bir yandan ülkemizdeki seçim sürecini kendisi lehine işletmeye çalışırken diğer yandan da güney komşularımızdaki Kürtçü hareketleri dikkatle izliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’ndeki ve Suriye’deki hareketlerle bağını koparmıyor. K. Irak’taki uzantısı olan Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK), aracılığıyla Süleymaniye ve Erbil’deki ayaklanmalara katılıyor. Suriye’deki kolu olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) ise benzer bir tutumla Şam yönetimine karşı büyüyen başkaldırı hareketinde yer alıyor. PJAK’ın İran yönetimiyle mücadelesi ise zaten bilinen bir gerçektir.

          

Suriye’de sahnelenen halk ayaklanmasının perde gerisinde uluslararası güçlerin hesaplaşması bulunmaktadır. Şii yönemiyle Suudi Vahabizmi, Suudi ile İran, İsrail ile Hamas, Lübnan ile Hizbullah ve tüm bunların arkalarındaki küresel karar vericiler bulunmaktadır. PKK böylesine karışık bir alanda kendisine yer bulmakla bir kez daha taşeron olduğunu kanıtlamaktadır.

          

PKK’nın bölgemizdeki olaylara nasıl baktığı ve gelişmelerden nasıl bir beklenti içerisinde olduğu KARAYILAN’ın sözlerinden kolayca anlaşılıyor. “Demokratik Barış” çadırlarından ve İmralı’dan savrulan, “biz Kürtler Araplara benzemeyiz!” tehditlerine o da aynı sözlerle katılıyor. Ve bölgenin önemli günlerden geçtiğini, değişimler olacağını ve bu değişimlerin etkisiyle “Kürdistan” halkının özgürleşeceğini iddia ediyor. Dönemin devrim dönemi olduğunun üzerine basarak, “Kürdistan özgürlük gerillarının” hazırlıklı olmaları gerektiği çağrısını yapıyor. Buram buram ayaklanma, devletten kopma kokan bu sözlerin içine gizlenen “Kürdistan” sözüne yüklenen anlama dikkat edilmelidir. Bu tanımlama PKK’nın bölgenin tümü üzerindeki rüyasını işaret etmektedir.

          

Bu sözlerle hiç sakınılmadan ifade edilen, Kürt halkı adına bulundukları isteklerinin yerine getirilmesinin dahi yeterli olmadığı, PKK’nın K. Irak’taki, Suriye’deki ve İran’daki Kürt bölgelerini de istediğidir. Uluslararası desteğin ayaklanmacılardan taraf olması da teröristlere cesaret vermektedir. AB ve ABD, ülkenin güneyinde ve kuzeyindeki ayaklanmalardan şaşkına dönmüş olan Şam yönetimine, şiddet kullanmamasını ihtar ederek, aksi takdirde Libya müdahalesinin aynısını yapacağı uyarısında bulundu. Demokrasiyle başıbozukluğu birbirine karıştıranlara rağmen açıkça görülen odur ki seçim süreci nedeniye bugünün “sivil itaatsizlik” eylemlerinin çok yakın bir gelecekte, şimdilik yetinilen kontrollü şiddet dozunun çok daha yükseltilecektir. Daha da önemlisi PKK tarafından bölgenin tümündeki hareketlerle bağlantılı olarak sevk ve idare edilecektir.