PKK, BDP’yi kullanıyor. BDP ise kimisine “barış” umudu dağıtarak, kimisine silahın namlusunu göstererek ortalık yere topladığı kalabalık Kürtleri kullanıyor. Önceki “Newroz”ların hep hatırlanacak özellikleri vardı. 2013’ün “Newroz”unun özelliği ise kalabalıkları toplayarak “barış” çağrıları yapılırken, yapılan çağrının bütün Türkiye’ye yönelik bir tehdit gösterisi haline getirilmesidir. Artık geri dönüş imkansız. PKK bu kez de silahı bırakıp kendisinin dışındaki büyük kitleleri elinden geldiğince kışkırtıyor.

 

1987’den 2013’e varan zaman çizgisinde ilk kez kırsalda teröristlerce kutlanan “Newroz”, 1993 yılında silahlı çatışmayla halkı içerisine aldı. Demirci Kawa ile Dehak efsanesi kısa bir sürede halka mal edildi. Zihinlere zulümden kurtuluşun simgesi Demirci Kawa’nın yerine PKK, zalimliğin simgesi Dehak’ın yerine de Türkiye Cumhuriyeti Devleti geçirildi. 2000’de “ÖCALAN güneşimizdir karartamazsınız, Federal Kürdistan” sloganları “ÖCALAN’a özgürlük, Kürtlere statü” ye dönüştürüldü. Şimdi de 2011’de genel seçimleri öncesindekinin aynısıyla 2014 genel seçimleri öncesinde de artık riyakârlığı iyice sırıtan “barış” sözcüğü yerleştirilmiş Kürtleri de ve Türkleri de korkutmaya yönelik mesajlar duyurulmaya başlandı.

 

Vara vara vardık 2013’e… Bu sene de Kürtlerin statüsüzlüğü yalanı ortaya atan PKK’nın elebaşı ve başajan ÖCALAN’a ait mektup büyük reklamlarla kamuoyunun ilgi odağına yerleştirildi. Statüsüzlüğü, asimile edildiği, dilini konuşamadığı yalanlarının sahibi bölücülerin Diyarbakır’da düzenledikleri “Newroz” kutlaması Deng, Tv10, IMEDI, Dijle ve IMC televizyonlarından naklen yayınlandı. Bu nasıl bir arsızlıktır ki beş ayrı televizyon kanalında yayınlanan bölücü kutlaması görmemezlikten gelinerek hâlâ aynı yalanlar dillerinden düşmüyor? Arsızlık, ikiyüzlülük bununla bitmiyor.

 

ÖCALAN’ın Kürtçe okunan mektubunun sonunda “Zındane İmralıye” den selam denilirken, Türkçesinde “İmralı Cezaevi”n den selam olduğu söylendi. Kışkırtmanın ince dokunmuş hali budur; Kürte zindan denilirken, Türke cezaevi sözünün içerisine yerleştirilen ince mesaj hedef kitleye verilirken bir diğer grubun dikkatinden kaçırıldı.

 

Bu ülkenin canına, malına, onuruna savaş açan başterörist ve başajan mektubunda, “silahlı direniş sürecinden demokratik mücadele sürecine” geçişten söz ediyor. Daha döktüğü kanlar kurumamışken “silahlı unsurların çekilmesi aşamasına gelinmiştir” sözüyle günahlarından arındığını sandığı anlaşılan ÖCALAN, mektubunda bugüne kadar yok etmek için uğraştığı “bin yıllık” Türk-Kürt kardeşliği, Fırat ve Dicle’nin Sakarya, Ağrı Dağı’nın Kaçkar ve Erciyes Dağları’yla kardeşliklerinden söz ediyor. “Bin yıllık İslam kardeşliği”, Misak-ı Milli’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın ortak sahipliğinden dem vuruyor.

 

Bugünkü bölünmüşlüğün sorumlusu yaptığı tehdit kokulu birlik çağrısıyla bu ülkeyi daha çok bölüyor. Çanakkale’nin Kurtuluş Savaşı’nın Türkün ve Kürtün ortak eseri olduğunu söylüyor. Kurtuluş Savaş’ında, Çanakkale’de ocaklar sönerken Kürt seçkinlerinin İngiliz, Fransız ajanlığı yaptıklarını aklınca unutturmaya çalışıyor. Dünkü bölücülüğün babası olan bu ihanet gruplarının mirasçısı olan bugün bölücüler yine aynı manzarayı sergiliyorlar. Başına gelen felaketi bir köşeden izleyen Kürt de var, meydanlarda utanmadan onun adına konuşan da var.

 

Ne acı bir gerçektir ki, Türkiye’nin demokrasisi etnik bölücü teröristlere hizmet ediyor. PKK, her seçim döneminden daha çok taviz koparmış, daha da güçlenmiş olarak çıkıyor. Silahla olmazsa baskıyla, şantajla önünü açıyor. Demokrasi bu mudur?

 

ÖCALAN, mektubunda eli kanlı bir katil olduğuna bakmadan terör ateşiyle kavurduğu ülkeyi fikir ve siyaset için çaba göstermeye davet ediyor. Muhalif olma potansiyelleri gerekçesiyle en yakınındakileri bile öldürten zalim, demokratik mücadele çağrısında bulunuyor. Bizim bu ikiyüzlülüğü görmemizi mi bekliyor? Artık devletin ve toplumun her unsurunun, bireyinin gövde gösterileri halinde yapılan bu türlü “barış” çağrılarındaki ve “Newroz”lardaki tehdidin farkın olmasının zamanıdır.