Ocak-Şubat 1919 aylarında toplanan ve Türkiye’nin parça parça edilme planlarının yapıldığı Paris Konferans’ının büyük patronlarının yanında bir de “küçük yağmacılar” vardı. O günlerin beş büyük ülkesinin önündeki Türkiye haritasında Fransa, İngiltere ve İtalya kendilerine uygun gördükleri bölgelerin sınırlarını çizmekteydiler. ABD’nin sorunuysa manda yönetimiydi. Büyük devletlerin masanın üzerine serdikleri haritaların arasına Ermeniler ile Yahudiler, ne koparırsak kârdır uyanıklığıyla gönüllerindeki devletlerinin taslağını sıkıştırıyorlardı. Tarihçi Laurence EVANS’ın deyimiyle bu “küçük yağmacılar”, kendilerine düşecek en küçük paya bile razı olacak ısrarcı Ermeni ve Yahudilerdi.

 

20. Yüzyılın başında büyük devletlerin öz çıkarlarına göre şekillendirdikleri petrole sahip olanlar ile enerji koridorları üzerindeki ülkelerin sınırlarının 21. yüzyıla uygun olarak yeniden çizilmesinin eşiğindeyiz. Öncelikli olarak batıyla amansız bir savaşa girmiş olan radikal örgütleri etkisizleştirmek amacıyla Arap coğrafyasının siyasi sınırları çizilmeye, iktidarlarının oluşturulmasına başlanmış bulunmaktadır. Ardından sırada bekleyen Kürtçülere, Asurilere, Hıristiyan diğer azınlıklara yer açılması söz konusu olabilecektir. Zaten onlar da daha şimdiden “küçük yağmacılar” olarak harekete geçmek için uygun zamanı beklemektedirler.

 

San Remo’da, Paris’te ve bunların tümünün bileşkesi olan Sevr’de çizilen Ortadoğu ve Mezopotamya haritalarıyla kısa süreli de olsa bir hayal yaşayanlar, bugünlerde ellerini ovuşturmaktalar. Tıpkı o günlerdeki gibi batının politika ve diplomasi merkezlerinin kapılarını aşındırmaktalar. Yüzyılda bir ele geçen fırsatın ilkini Atatürk’ün oyunu bozması nedeniyle kıl payı kaçırdıklarını hep hatırlarında tutmaktadırlar. Doğacak ikinci fırsatı düşünüp, bu kez ilk denemedeki hataları yapmamak için hazırlık içerisindeler. Batının küresel egemenleriyle bağlarını canlı tutmaktalar.

 

İşte böyle bir atmosfer içerisinde Irak’ın işgaliyle bir sonraki yüzyılın ikinci fırsatı ellerine geçmiş oldu. Kürtçüler bir anda kendilerine ait bölgesel bir yönetimin sahibi oldular. Batılı televizyonlarda Hıristiyanlara en yakın konumda olan Müslümanlar olarak takdim edildiler. 17. Yüzyılda Hindistan’dan ticaret yapan Fransız tüccar Jean Baptiste TAVERNIER’nin batıya hırsız diyerek takdim ettiklerine Mezopotamya’nın zengin petrol yataklarını emanet ettiler. Yavaş ama hedefe giden adımlarla Kürtçülerin rüyasının gerçek olmasının yoluna çıktılar. Daha önce Arap bir gazeteciye atfen belirttiğimiz gibi KBY-Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İsrail’den sonra ABD’nin bölgedeki ikinci uçak gemisi haline getirildi. Her ne kadar bugün için denize açılacak limanı olmasa da bu, büyük bir sorun değildi. Hesapları bozan bir gelişme olmaması halinde bu kusurun düzeltilmesiyle uçakgemisinin denize indirilmesinin yolu nasılsa bulunacaktı.

 

Mağrip ülkelerinde halkın bir anlık öfkesiyle kendiliğinden ortaya çıkan haklı ve meşru hareket nihayet güney komşularımıza kadar ulaştı. Bunlardan K. Irak’taki dalgalanma bir halk hareketi görüntüsünden çok üniversite öğrencilerinin çoğunluğu oluşturduğu, Goran-Değişim Herketi’nin ve iki küçük İslamcı siyasi partinin başını çektiği siyasi bir kavga niteliği taşımaktadır. Aşiret ve feodalitenin egemen olduğu bu bölgedeki gelişmelerin Mağrip’teki, Yemen’deki ve Bahreyn’dekilere benzediğini söylemek zordur. Buralardaki halk hareketine dönüştürecek gerekli toplumsal ve siyasal oluşum henüz emekleme aşamasındadır.

 

Diğer bir açıdan; sayıca kalabalık, siyaseten güçlü, para kaynaklarını elinde tutan ve örgütlülük içerisindeki KBY’nin muhalif Kürt hareketinin dikkatini bir başka noktaya çekecek adımlar atması beklenmesi gereken bir gelişme olmalıdır. Kitle hareketlerinin heyecanının doruk noktada olması ve toplumun tümü tarafından benimsenme niteliği taşıması nedeniyle böyle bir girişim hiç zor olmayacaktır. Bu yöndeki ilk adım Kerkük’e peşmergenin sokulmasıyla atıldı. KBY, bu oldu-bitti uyanıklığına hukuki bir gerekçe hazırladı. Bu gerekçede; Bağdat’ta sınırlı bir etkiyle ortaya çıkan artık gelenekselleşen Cuma gösterileri doğrultusunda Kerkük’te de yaşanacak böyle bir gelişmenin Arapların kazancına sonuçlanmaması için şehre girdiklerini öne sürdüler.

 

Gerekçenin aksine peşmerge Irak’taki Arap hareketinin kentin asayişini bozacağı bahanesiyle Kerkük’ü fiilen işgal etti. Kentin sokaklarında otolara bindirilmiş peşmergeler ellerindeki silahlarını ve KBY’ne ait bayrakları sallayarak kentin diğer sakinlerine gözdağı verdiler. Arap ve Türkmenlerin tepkileri üzerinde gönülsüz bir şekilde şehrin dış mahallelerine çekildiler. K. Iraklı Kürtlerin gururunu okşayan bu hareketin devamında KBY, peşmergenin Kerkük’ten hiçbir şekilde geri çekilmeyeceğini vurguladı. Hemen arkasından en büyük destek kendisinin devlet başkanı olmasını, K. Iraklıların lideri olmasının çok gerisinde tutan TALABANİ’den geldi. Kerkük’ün Kürtlerin Kudüs’ü olduğunu söyledi. Küçük yağmacıların uyanıklığı elbette burada son bulmadı. Sanki demokrasinin zirvesindeki bir devletin valisiymiş gibi Kerkük’ün Kürt valisi yorulduğunu ve dinlenmek istediği gerekçesiyle görevinden istifa ettiğini açıkladı. Basit bir komedi oyununun yine basit bir bölümü olan bu istifanın arkasından Kerkük’e Türkmen bir valinin atandığı bildirildi. İlk anda Türkiye’nin hoşnutluğuna yol açtığı düşünülen bu atamanın da aynı nitelikte bir oyun olduğu, yeni valinin Türkmen olmasının dışında tüm özelliğinin KBY’nin adamı olmasıyla ortaya çıktı.

 

K. Irak’taki halk hareketlerinin daha çok içe dönük olma özelliğine karşılık Suriye’deki Kürtçülük sınırları aşmak üzere pusuda beklemektedir. Durumun böyle olmasında geçen yüzyılda Suriye sınırı çizilirken egemen devletlerin Stalinvari bir kurnazlıkla bölgedeki Kürt halkının yarısı diğer tarafta bırakmalarının etkisi büyüktür. Birbirine akraba iki halk iki ayrı devlettin vatandaşı olmaya zorlandı. Suriye’nin teröre verdiği desteği kesmesinden sonra bu iki halkın arasındaki sınırların olumsuz etkisi mümkün olduğunca ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Sınırları içerisindeki Kürt varlığına devamlı olarak güvensizlikle yaklaşan Suriye, en küçük bir hareketi bile aşırı bir güçle bastırdı. 2004 yılındaki Kamışlı olayları sırasında yaşananlar sıcaklığını hep korudu. Suriye’nin baskın ve şiddet içerikli tutumu Kürtçülerin halkın intikam duygularını sürekli canlı tutmalarını kolaylaştırdı. Her yıldönümünde Suriye’ye duyulan öfke biraz daha yükseltildi. İslam ülkelerindeki halk ayaklanmalarının etkisiyle bu sene yapılan yıldönümü anmaları ve Nevruz kutlamaları açık bir meydan okumaya dönüştürüldü. Gösterilerde siyasi tutukluların serbest bırakılması, olağanüstü halin kaldırılması ve özgürlüklere saygı gösterilmesi istendi. Geceleyin açık bir protestoya dönüşen gösterilerde halk sokaklarda özgürlük sloganları attı. Güneyde Dara’daki ayaklanmanın ülkenin geneline yayılması beklenirken Kürtçülerde vakit geçirmeden harekete geçmek üzere örgütlenmekteler. Kamışlıyı anma ve Nevruz’u kutlama fırsatlarını iyi değerlendiren Kürtçüler, her türlü iletişim yoluyla tansiyonu yüksek tutmaktalar. Facebook’da Şoreşa Ciwanên Kurd adıyla topluluk kurup, hem propaganda yapmakta hem de birbirleriyle haberleşmekteler. Sanal dünyadaki diğer Kürt bağlantılarının adreslerini vermekteler. Türkiye’deki bölücülerle de bağlantı kurarak hareketleri hakkında karşılıklı olarak bilgi alış-verişi yapmaktalar.  PJAK’ın başındaki Hacı Ahmed, İran ve Suriye yönetimlerinin Afrika’dakiler gibi düşmelerinin kaçınılmaz olduğunu öne sürmektedir.

 

Türkiye’deki Kürtçüler ise uzun bir zamandan beri halkı eylemlilik içerisinde tutmaktadırlar. DTK, devletin rolüne soyunup, onu bölgeden atmanın peşinden gitmekte. Türkiye’nin terörle mücadelesini yolundan saptırıp, bambaşka bir kimlikle yani halkıyla çatışan devlet olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Terör örgütü bu yolla kırsaldan sokaklara inmeyi hedeflemektedir. ÖCALAN’ın Diyarbakır’da halkın sokakları işgale etme ve Tahrir Meydanına dönüştürülmesi talimatı hemen karşılığını “sivil itaatsizlik eylemleriyle” buldu. Mısır ve Tunus’takine benzetilmeye çalışılan kitle hareketleriyle uluslararası güçlerin benzer tutumla kendilerini sahiplenmelerine çaba göstermekteler. Sivil itaatsizlik eylemlerinin ardından güvenlik güçleriyle çatışmalar çıkarılarak eylemlerin serhıldana dönüştürülmesine çalışmaktalar. Eylemler birbirleriyle bağlantılı olarak doğunun güneydoğunun şehirlerine yayılmaktadır. Halk DTK’nın yönetimi altında devletin yasalarını çiğnemeye, devletini tanımamaya zorlanmaktadır. Etnik Kürt milliyetçiliği kullanılarak bir yandan Kürt halkı taraf olmaya zorlanırken, diğer yandan da Kürtçülüğe ve PKK’ya karşı olanların tepki duygularının uyanması sağlanmaya ve böylelikle kamu düzeninin, hukukun yıkılması hedeflenmektedir.

 

ÖCALAN’ın “yol haritası” gereğince PKK’nın, bu baharda önce sivil, olmadığı takdirde de silahlı eylemler takvimi hazır olarak beklemektedir.  Arap ülkelerinde yaşanan halk ayaklanmaları bu planlamasına daha etkili bir içerik kazandırdı. Artık hemen komşularımıza dayanmış olan halk hareketlerinin rüzgârından istifadeyle Nevruz ve seçim dönemi öncesi yağmacılık için çok uygun bir dönem olduğunu düşünen PKK, yüzyılın fırsatını en verimli şekilde değerlendirmeye çalışmaktadır. Kentlerden kırsala kadar her alanda planlı faaliyet içerisindedir. Kentlerde sivil itaatsizlik çadırları kurulup, İmralı ve Kandil’in istekleri tekrarlanırken kırsalda da kitle eylemlerinde azami hedefi ele geçirmek için eğitimler verilmektedir. Halkı devletiyle çatıştırmak için intihar eylemcisinden, molotof ve havai fişek atıcısına kadar eğitim verdiği birçok militanı kalabalıkların arasına sokmaktadır.

 

Bölgedeki ülkelerde yaşayan bütün Kürt halkını sahiplenen KCK’nın başı Murat KARAYILAN, Ortadoğu’daki halk isyanlarının ulus-devletlerin sonunun geldiğini gösterdiğini iddia etmektedir. Silahlısından, siviline ve siyasisine (3S) kadar tüm örgüt üye ve yandaşlarının kullandıkları dile de bu arada dikkat etmek zorundayız. Terör örgütüne has ifade tarzının yerini daha diplomatik ve uluslararası bir dilin aldığını görmekteyiz. Özenle seçilen ifadeyle Türkiye’nin uluslararası kurumlar nezdinde suçlanmasına yol açacak iddia ve söylemler ortaya atılmaktadır. PKK ile işbirliği ve eşgüdüm içerisinde atılan Dersim İsyanının bastırılmasını bir soykırım davası haline getirerek uluslararası mahkemelerin önüne çıkarma, AB’ye bağlı kurumların Kürtçenin devlet dili olması için yaptıkları çağrılar, Kürt halkının azınlık olarak kabul edilmesinin raporlara konu edilmesi şeklindeki pek çok girişimlerde artan bir tempo bulunmaktadır. Son günlerin en ilginç gelişmelerinden birisi de ülkemizin terörle mücadelesinin hukuki dayanağını boşa çıkarmak için kullanılmaya başlanan “guise of 'counter-terrorism” deyimidir. İngilizceyi diplomaside ve uluslararası ilişkilerde ustalıkla kullanan birinin ortaya attığı anlaşılan bu deyimle, Türkiye’nin terörle mücadele görüntüsü altında hukuksuz uygulamalar yaptığı, buna karşılık terörün haklı olduğu anlatılmak istenmektedir. Amacın ne olduğu artık gizlenmemektedir. Dünyadaki etnik-dini ayrılıkçı hareketleri izleyenler bu tutumun hangi anlama geldiğini iyi birlirler. Onlar kendilerine hiç yabancı gelmeyen bu tarzı, Doğu Timor’dan, Güney Sudan’dan tanımaktadırlar.

 

Suriye’deki ayaklanmanın önünün alınması zor gibi görünmektedir. Sınırımızın hemen bitişiğindeki Kamışlı’daki, hemen ardından da Afrin’deki, Hasaka’daki PKK yanlısı Kürtçüler havanın biraz daha bulanmasını beklemektedirler. Şam yönetimine başkaldırı olarak ortaya çıkacak bir hareketi yönlendirmek ve sınırlar dışına taşırmak için pusuda beklemektedir. Söylediklerinin arasına söyleyemediklerini gizleme konusunda çok başarılı olan PKK’lıların “özerk Kürdistan” taleplerinin üzerinde önemle durulmalıdır. Batının tutumu ise şimdiden bellidir. Arap ülkelerindeki halk hareketlerini dışarından izleyenler Nevruz’dan beri doğu ve güneydoğu illerimizde üslenmiş durumdadırlar. Şimdilik Danimarkalı ve İtalyan müfettişler halkın arasında gelişmeleri izlemektedirler. Başkalarının da gelmesi ve görmek istediklerini toparlayıp ülkelerine döndüklerinde görevlendirilmelerinin doğrultusunda raporlar döktürmeleri yakındır.

 

Yüzyıl önce bölgenin sınırları çizerlerken yapamadıklarını bugün gerçekleştirmenin rüyasını gördüklerini gizlemiyorlar bile…  Sonuç olarak, 20. Yüzyılın başında kanıtladıkları gibi bölgeyi saracak bir kargaşayı, yeniden şekil vermenin bir fırsatına dönüştüreceklerinden kuşku duyulmamalıdır.